<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-142731373086965294</id><updated>2011-07-28T06:05:37.012-07:00</updated><title type='text'>KUTLU BİLGİ</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://kutlubilgi.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/142731373086965294/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kutlubilgi.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Canislupus</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>31</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-142731373086965294.post-5431227218100195432</id><published>2010-10-09T04:05:00.000-07:00</published><updated>2010-10-09T04:32:47.198-07:00</updated><title type='text'>Türk'çe İbadet</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_zRU6OLntNq8/TLBSyux31EI/AAAAAAAADMA/nONh5DTPfjE/s1600/Khan-Tengri-South-Side.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 234px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_zRU6OLntNq8/TLBSyux31EI/AAAAAAAADMA/nONh5DTPfjE/s320/Khan-Tengri-South-Side.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5526007774287746114" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Kuran’ın İslam’ının yaşanması için yapılması gereken en temel faaliyet Kuran’ın, dini yaşayacak toplumun ana diline çevrilmesidir. Kuran Arapça inmiştir ve orijinali Arapça’dır. Fakat Kuran’a göre Arapça, kutsal bir dil değildir. Kuran, her kavme Peygamberler’in gönderildiğini ve bu peygamberlerin kavimlerine kendi dillerinde mesajlar getirdiklerini söyler. Tevrat Hz. Musa’nın kavminin dilindedir, İncil de Hz. İsa’nın kavminin dilindedir. Hz. Lut’un vahiyleri kendi kavminin dilindedir, Hz. Nuh’unkiler de öyledir... Bu mesajları kutsal yapan Allah’tan indirilmiş olmalarıdır ve bu mesajların hiçbiri Arapça değildir. Allah’ın mesajı Arapça yazılabileceği gibi; Allah’a, dine karşıt sözler, putlara iltifatlar da Arapça yazılabilir. Arapça’yı Allah’ın özel dili, Cennet’in lisanı; Arapça harfleri Allah’ın özel harfleri, Cennet’in harfleri gibi gösteren zihniyet dini Araplar’ın tekeline sokmak isteyen Arap ırkçısı, mezhepçi zihniyettir. Fussilet Suresi 44. ayetten Kuran’ın Arapça olmasının sebebinin, Kuran’ın ilk olarak Arap toplumuna hitap etmesi olduğunu anlıyoruz. Kuran Allah’ın din gönderdiği her kavme kendi dilinde hitap etme adetinden dolayı Arapça’dır. Araplar’a dinlerinin yabancı dilde bildirilmesi saçma olduğu gibi, Türkler’e de kendi dilleri dışında bildirimde bulunmak saçmadır. Türkler’e kendi dillerinde bildirim ancak Kuran’ın çevirisi ile mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuran’da geçen kelimeler, kavramlar Kuran’da geçmeden önce de Araplar’ın kullandığı kelimeler, kavramlardı. Kuran Allah dediğinde neyi kastettiği, domuz dediğinde domuzun ne olduğu, miras deyince mirasın ne olduğu, vasiyet deyince vasiyetin ne olduğu biliniyordu. Kuran evvelden varolan kelimelerle geldi. Kuran’ı okuyan bir kimse bu apaçık gerçeği rahatça kavrar. Kutsal olan Arapça veya kelimeler değil; Allah’ın bu kelimelerle, kavramlarla oluşturduğu Kuran’dır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arapça’yı kutsallaştırıp, dinin anlaşılmadan yaşanmasına sebep olanların düştüğü komik durumun bir örneği şöyledir: “Arap Bedevi kadınları ellerinde deşer, yanık sesle türküler söylüyorlardı. Türkülerin konusu da deve etinin lezzetiydi. Bu etin kebabının, haşlamasının, kızartmasının ne kadar lezzetli olduğu yanık yanık, makam içinde anlatılıyordu. Töreni tertipleyen Osmanlı Teşkilatı Mahsusa Reisi Eşref Sencer Kuşçubaşı Bey bir de gördü ki, hazır ol vaziyetinde olan Anadolu’nun aslan yapılı Osmancık Taburu’nun erlerinden bazılarının Arapça deve eti kasidesini dinlerken göz yaşları şıpır şıpır damlıyordu. İyi Arapça bilen Eşref Bey Şafi ırdı, bir kere:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-“Oğlum ne ağlıyorsun?” diye sordu. Hazır ol vaziyetindeki Mehmetçik durumu değiştirmeden cevap verdi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-“Kumandanım bakınız ne güzel Kuran okuyor...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu saf, pırıl pırıl yürekli Anadolu çocuğunun duyguları önünde gözleri dolan Eşref Bey dayanamıyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-“Oğlum o bedevi kadınları kendilerine dağıtılacak olan deve etinin lezzetini anlatan kasideyi makamla okuyorlar, sil göz yaşlarını...”(Cemal Kutay, Türkçe İbadet, sayfa 61)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TÜM KAVİMLERİN DİLLERİNİN YARATICISI ALLAH’TIR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelin ayrı dilleri, ayrı ırkları nasıl değerlendireceğimizi Kuran’ın aydınlatıcı ayetlerine başvurup öğrenelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göklerin ve yerin yaratılması ile dilleriniz ve renklerinizin başka oluşu O’nun delillerindendir. Şüphesiz bunda bilgi sahipleri için deliller vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;30- Rum Suresi 22&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer Allah dileseydi sizi bir tek ümmet yapardı, ancak bu sizleri verdikleriyle sınaması içindir. Tümünüzün dönüşü Allah’adır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5- Maide Suresi 48&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey insanlar! Gerçekten biz sizi bir erkekten ve bir dişiden yarattık. Birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler yaptık. Allah açısından en üstün olanınız en çok sakınanınızdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;49- Hucurat Suresi 13&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ayetleri örnek gösteren Cengiz Özakıncı şunları söyler: “Kuran’ı benimsemiş bir kişi kendi bildiği dilden başka bir dille, kendi soyundan başka bir soyla, kendi toplumundan başka bir toplumla, kendi yazısından başka bir yazıyla karşılaştığında bunları Tanrı’nın bir ürünü olarak görecek, bir üstünlük ya da aşağılık duygusuna kapılmayacak, bunları tanımaya, anlamaya, öğrenmeye girişecektir. Daha açığını söyleyelim: Kuran’a göre bir Müslüman Arap, Türkler’in ulus olarak varlığını, dilini, yazısını ancak bir inceleme, araştırma, öğrenme, yararlanma konusu edinebilir. Türkler’in ulus olarak varlığını ortadan kaldırmaya, ya da eritmeye girişmesi durumunda Tanrı katında suçlu olacaktır. Türkçe’yi at, Arapça’yı kullan, ya da kendi yazını at, Arap yazısını kullan diyemez. Öteki ulusları Araplaştırmaya yeltenemez. Eğer yeltenirse, bu girişimi Tanrı’nın buyruklarına aykırı olur. Geçmişte Tanrı’nın buyruklarını çiğneyen pek çok Müslüman Arap, Müslüman Türk çıkmış, Türkler’in dilini, yazısını Araplaştırmaya girişmiş ve bunu belli oranda başarmışlardır. Bundan 900 yıl önce kimi Arap, kimi Türk kandırıcı kişiler Tanrı ile Türkler’in arasına dilden bir engel koydular. Türkler’in Tanrı’ya Türkçe seslenmesinin Tanrı’yı kızdıracağını söyleyerek, Türkler’i bu yalana inandırdılar. Türkler Tanrı’nın yalnızca Arapça seslenişlere ilgi gösterdiğine kandırıldılar. Tanrı’nın yalnızca Arapça dilekleri, yakarıları işleme koyduğunu söyleyen bu tilkilere inanan Türkler ağızlarını Arapça sözcüklerle açtıklarında, kullanımdan düşürdükleri Türkçe sözcükleri peynir gibi yitiren kargalar konumuna düşmüş, dilleri bozulmuş, imgelemleri bulanmış, anlama, anlatma yetileri devingenliğini, diriliğini, türetgenliğini tüketmiş durumdadırlar.” (Cengiz Özakıncı, Dil ve Din, sayfa 120 ve 156)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alıntıladığımız ayetlerden anlayacağımız gibi Arapça da, Türkçe de, İngilizce de, Fransızca da, tüm diller de Allah’ın isteğiyle oluşmuştur, tümü Allah’ın delilleridir. İnsanlar bu renkliliği yok etmeye değil, bu farklılıkların içinde kaynaşmaya, tanışmaya çalışmalıdırlar. Her dil bir güzelliktir. Hiçbir dilin kutsallığı yoktur. Allah’ın beğendiği bu çeşitliliği uydurma kutsal etiketiyle yok edenler Allah’ın kitabı Kuran ile çelişmektedirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah, meleklere Hz. Adem’in üstünlüğünü açıklarken, Hz. Adem’e isimleri öğretmesine ve Hz. Adem’in isimlerle tanımlamalar yapmasına dikkat çekmektedir. İsimlendirerek tanımlama, kelimelerle düşünme gibi dilin temel fonksiyonları, insanı üstün kılan özellikleridir. Hiç şüphesiz dilin bu tarz kullanımında, ne söylediğinin bilincinde olma unsuru vardır. Aklı işletme faaliyeti kelimelerle isimlendirmenin sonucunda yapılan bir faaliyettir. Kullanılan akıl ise insan olmanın ayırt edici özelliğidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuran’ın herkesin anladığı dilde, tercümesinden okunmasının önemini Prof. Dr. Beyza Bilgin de şu sözleriyle vurgulamaktadır: “Kuran’ın anlaşılması esastır ve vahiyler yoluyla tebliğ ve yol gösterme daima milletlerin konuştuğu dilde yapılmıştır. Öyleyse, milletin fertleri, Allah’ın Kitabı’nı anlamak, ondaki haber ve öğütlerden yararlanarak terbiye olmak, davranış geliştirmek için, onu yabancı dilde değil, konuştukları dilde ve anlayarak okuyacaklardır. Böyle bir okuyuş temin edilmedikçe, Kuran belli bir zümrenin, bir azınlığın elinde kaldıkça, ondaki ilahi amaca yönelik yöntem etkinliğinin ve anlam zenginliğinin meydana getirebileceği bütün gelişmelerden mahrum kalınacaktır. Kuran’ın vahyolunduğu dönemde, Arap edebiyatı çoğunluğun ilgilendiği, zevk alarak izlediği bir alandı. Kuran, şiirle nesrin birleştiği bir üslûpla, yeni konulardan söz ediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuran’ı dinletmeyin. Kuran okunduğunda gürültü yapın, belki bu yolla ona galabe edebilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(41 Fussilet 26)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlamışlardı ki, Kuran dinlenir ve anlaşılırsa, onunla başa çıkamayacaklardır. Oysa geleneklerimizden gelen günümüzdeki okuyuşta, musiki ile okuyuştan etkilenmekten söz edilebilir ama o şiirli üslûp kullanılarak verilmiş olan haber ve öğütlerden etkilenmekten söz edilemez. Kuran’ı inanarak, güvenerek, sevgi ile okuyan insanlar, onu okurken, onda anlatılanları, onu üslubu ile anlayarak okusalar, bilgilenseler ve etkilenseler, duyguları o yönde aksa, o yönde içerik kazansa, neler olabilir, kabiliyetli müminler onları nasıl kullanır, bir düşünülse! Güzel sanatların bütün dalları, şiir, roman, film, tiyatro, müzik, estetik, gazete, dergi, radyo, televizyon gibi güçlü araçlar, onları kullanan inançlı insanların belleklerinde yüksek fikirlerle seslense, sevgiyi, güzelliği, temizliği, merhameti, adaleti, barışı ve yardımlaşmayı ifadeye dökseler, ülkede ince bir ruh hali, bir yüksek terbiye, bir bilgiseverlik, bir aydınlanma meydana gelmez mi? Meydana gelen bu aydınlık dışa vurmaz mı?! (1. Kuran Sempozyumu, sayfa 82)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;OSMANLI DÖNEMİNDE KURAN’IN YERİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah dinde akledilmesini, ince ince düşünülmesini, araştırılmasını, emirlerinin uygulanmasını, kitabının rehber edinilmesini ister. Kişiler Allah’ın kitabının manasını bilmeden üzerinde nasıl inceden inceye düşünebilirler? Kuran’ın kendi üzerinde ince ince düşünülmesiyle ilgili emirleri Kuran’ın manası bilinmezse nasıl uygulanacaktır? Sonuçta kişiler dini yaşamak için, dinle ilgili bilgileri anladıkları dilden duymak veya okumak zorundadırlar. Geleneksel, mezhepçi İslamcılar kendi din adamlarının veya ilmihal kitaplarının Türkçe anlatımlarında bir sakınca görmemişlerdir. Onlar da herkesin Arapça öğrenmesinin farz olduğunu savunmamışlardır. İlmihal kitaplarının, kendi öğretileri doğrultusunda yetişen müftülerin, imamların, şeyhlerin dini Türkçe olarak anlatmasını normal görenler, Kuran’ın Türkçe’ye çevrilmesine karşı çıkmışlardır. Amaç kişi ile Allah arasına din adamlarının sokulması ve mezhep izahlarıyla yetişmiş din adamlarının ve mezheplerin izahlarının din diye sorgulamasız yutturulmasıdır. Oysa dinin tek kaynağı olan Kuran’ın çevirisi elde olunca kişilerin Allah’ın dini ile uydurulan dini ayırt etmeleri mümkün olabilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuran’ın ancak Cumhuriyet döneminden sonra çevrilebilmesinin ve mezhepçi, gelenekçi grupların buna direnişlerinin altındaki temel neden budur. Bunlar, dinin mezheplerin tekelinden çıkmasına ve uydurmaların sorgulanmasına tahammül edememektedirler. Kuran’ın İslamının, Osmanlı tarihinde doğru dürüst ortaya çıkmamasının, çıksa da kökleşip yerleşmemesinin altındaki temel sebebin mevcut sistemin despotluğu ile beraber, bu çeviri yasağı olduğu kanaatindeyiz. Çevrilemeyen, Arapça’sının bile matbaada basılmasına izin verilmeyen Kuran’ın ismi vardı ama kendisi ortada yoktu. “Çok şanlı” diye nitelenen atalarımız ne yazık ki Kuran’ı çevirtmediler. Yıllarca günah dedikleri matbaanın günah olmasından vazgeçtiklerinde bile Kuran’ın matbaada basılmasının günahlığı devam etti. Hattatların el yazısı ile çoğalttığı, ender olarak bazı evlerde bulunan Kuran ise bulunduğu evlerde de bohçalar içinde saklandı. Bohçalar açılıp okunduğunda ise manası için değil, melodisi için okundu. Halk hiçbir konunun çözümü için Kuran’a müracaat edemedi. Şeyhülislamlar, şeyhler, imamlar halka dini öğretti. Onlarsa dini Sünnilik mezhebiyle eşitleyen, Sünniliğin halifesi olan padişaha itaatli kişilerdi. Böylece Sünni mezhepçi görüş kendini ayakta tutup, kendi devamını sağladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuran tercüme edilemez iddiası yanlıştır. Kuran “Allah birdir” diyor, tercüme ediyoruz; “Allah bağışlayıcıdır” diyor, tercüme ediyoruz; “Kuran her şeyi açıklar” diyor, tercüme ediyoruz; “Hz. Musa’ya Tevrat verildi” diyor, tercüme ediyoruz; “Kan içilmez, domuz yenmez” diyor, tercüme ediyoruz. Bunların hangisi anlaşılmıyor? Dillerde somut veya soyut kavramlar seslere dönüştürülür, bu sesler duyulunca o somut veya soyut kavram zihinde canlandırılıp, iletişim sağlanır. Dil bir iletişim aracıdır. Domuz kelimesini ele alalım. Domuzun Arapça’sı da, Türkçe’si de söylendiğinde somut varlık olan domuzun karşılığıdır. Şimdi Arapça’daki domuz kelimesini, Türkçe’ye çevirdiğimizde bunun nesi anlaşılmaz oluyor? İstiyorsanız domuz gibi somut değil, başka soyut bir kavramı ele alalım. Örneğin Arapça’da “bağışlayıcı” manasına gelen “Gafur” kelimesini ele alalım. Arapça’da “Gafur” kelimesi g, a, f, u, r harşerinden oluşan bir titreşim oluşturur ve sesin bu titreşimleri soyut kavram olarak “bağışlayıcılığı” ifade eder. Eğer Türkçe’ye bir çeviri yapılırsa b, a, ğ, ı, ş, l, a, y, ı, c, ı harflerinin titreşimlerinden oluşan “bağışlayıcı” kelimesi “Gafur”un yerini alacak ve bu da aynı soyut kavramı ifade edecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çeviride ortaya çıkan bazı zorluklar, Arapça’dan Türkçe’ye çevirinin zorluklarından ziyade, kavramın Arapça’sının neyi ifade ettiğinin tartışmasından ortaya çıkmaktadır. Bu da bir çeviri sorunu değil, anlaşılma sorunudur. Araplar da bu sorunu Türkler kadar yaşarlar. Kuran’da anlatılan Yahudiler’in dinlerindeki kelimelerin yerlerini, manalarını kaydırma eğilimi dinimizde de yaşanmıştır. Kuran’ın kullandığı manadan farklı bir şekilde kelimeyi kullanma eğilimi, çeviriyle değil, anlaşılmayla ilgili bir çözüm konusudur. Bunun da baş sorumlusu dini uydurma izahlarıyla bozmaya kalkan zihniyetin, Kuran’ın kelimelerinin manasını kaydırarak Kuran’ı kendi arzularına uydurma çabalarıdır. Kuran’da aynı kelimenin farklı yerlerdeki kullanımı gibi noktaların irdelenmesiyle çözülebilen bu sorun, istisnai bazı yerlerde ortaya çıkar ve bahsettiğimiz şekilde titiz bir incelemeyle çözülebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkler’in Arapça ibadeti birçok açıdan hatalıdır. Cengiz Özakıncı bu sakıncalardan bir kısmını şöyle açıklamaktadır: “...Eğer Türkçe söylenirse Tanrı bu yakarıları işleme koymaz, kesin sonuç almak istiyorsanız, bu duaları Arapça yazın, söyleyin denilerek öğretilmektedir. Oysa bir Türk bu yakarıları Arapça’yı gereği gibi seslendirerek yapamaz. Arap dilinde öyle sesler vardır ki, bunlara boğaz sesleri denir, ancak Arap olanlar söyleyebilirler. İçinde böylesi Türk gırtlağına yabancı sesler olan Arapça sözcükleri bir Türk söylemeye kalkıştığında, o sesi çıkartamayacağı için, onu andıran başka bir ses çıkarır. Bu durumda Arapça sözcüğün anlamı da değişir. Tıpkı “sevmek” ve “sövmek” sözcüklerinde olduğu gibi, Arapça’da da küçük bir ses değişimi anlamı tersine dönüştürebilmektedir, çünkü bütün dillerde olduğu gibi Arapça’da da böylesi yakın sesli, ters anlamlı sözcükler vardır. Bir Arap Türkçe konuşurken nasıl “sev” diyeceği yerde “söv” diyebilirse, bunun gibi bir Türk de Tanrı’ya Arapça sesleneyim derken “fağfir lene (bizi yargıla, koru)” diyeceği yerde “fakfir lene(bizimle ilişkini kes, bize boşver)” diyebilir. Çünkü Arapça’da bulunan “ğ” sesi çok özel bir sestir. Türk dilinde bu ses yoktur. Bir Türk özel bir eğitim almadıkça bu iki sözcüğün söylenişini birbirine karıştıracaktır. Görüleceği üzere Türk’ün Tanrı’ya kendi diliyle değil de seslendirmeyi beceremeyeceği Arapça sözcüklerle yakarması, her açıdan yanlıştır.”(Cengiz Özakıncı, Dil ve Din, sayfa 118)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SARHOŞVARİ NAMAZ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuran’da geçen; Kuran’ı rehber edinmemiz, Kuran’ın üzerine düşünmemiz ancak anlayacağımız dilde Kuran’ı okumamızla mümkündür. Namazda da gerçek manada Allah’a yönelmemiz ancak anladığımız dilde ne söylediğimizi bilerek namaz kılmamızla mümkündür. Namazı anlamadıkları kelimelerin tekrarıyla kılanlar, namazı bitirdikten sonra bir an dursunlar ve kendilerine Allah’a ne kadar yönelebildiklerini sorsunlar. Anlaşılmayan kelimelerle namazı kılmakta ve farkında olunmayan kelimeleri tekrardaki yarar ne olabilir? Allah’ın istediği şekilde aklı işletmek, Allah’ın delilleri üzerinde düşünmek, Allah’tan günahlara bağışlanma dilemek, ancak kişinin ne söylediğinin bilincinde olmasıyla mümkündür. Allah savaşta ve korku zamanında bile namaz kılmamızı özel tedbirlere bağlayıp emreder. Kuran’a göre kişilerin namaz kılmamaları gereken tek durum vardır; o da kişinin ne söylediğinin farkında olmayacak şekilde sarhoş olduğu durumdur. Ne söylediğinin farkına varacak şekle gelen içkili kişinin bile Kuran’a göre namaz kılması gerekir.(Bakınız 4-Nisa Suresi 43) Şimdi ne söylediğinin farkında olmadan namaz kılan, anlamını bilmedikleri sözlerle Allah’a dua edenler, bu ibadetlerinin Allah katında ne kadar makbul olabileceğini, Allah’ın isteğine bu ibadetlerin ne kadar uyabileceğini düşünmek zorundadırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne yazıktır ki ülkemizde dinci gazete diye bilinen gazeteler, Kuran’ın anlaşılmasının gereksizliğinin baş savunucularıdır. Örneğin bir gazetenin “Bir Bilen” köşesinde şu izahlar yazılmıştır: “Hiç kimseye Kuran tercümelerini tavsiye etmiyoruz... Kuran tercümesi okumak fayda yerine zarar verir... Herkesin Kuran’ı anlamasını tavsiye etmek büyük sapıklıktır... Kuran’ı hiç okumayıp sırf hayır ve bereket için evinde saklamak caiz ve sevaptır... Anlamadan Kuran okunmaz diyenler büyük sapıktır.” Bu yüksek tirajlı gazetenin iddiaları hiç de şaşırtıcı değildir. Zaten Kuran’ın yüzyıllarca Türkçe’ye çevrilmesini engelleyen hep bu kafadır. Kuran’ın anlaşılması için çaba sarfedilmesi Allah’ın emridir. Öyle ki Kuran’ın sırf anlamamız için kolaylaştırıldığı Kuran’da geçmektedir. Kuran’ı herkesin anlamasını tavsiye edenlere sapık diyenler başta Allah’ın bunu söylediğinden nasıl habersiz oluyorlar? Mezheplerinin hatırı için Allah’a bilerek veya bilmeyerek hakaret eden kafa kendisine “Bir Bilen” adını takmış. Bileni buysa, bilmeyeni nasıldır acaba! Böyle bilenler oldukça, Müslümanlar’ın kendi dışında düşmanlar aramasına hiç gerek yok, kendisini “bilen Müslümanlar” ilan edenlerin zihniyeti dine zaten en büyük zararı vermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkler’i Arapça bilmeseler bile Arapça ibadet etmeye zorlamak, Allah’ın bizden manasını anlamadığımız ibadetler istediğini iddia etmek; Arapça’yı kutsallaştırmanın, dini mantıksızlaştırmanın bir ürünüdür. Bildiğimiz dilde Allah’a daha bilinçli, daha güzel bir şekilde yönelebiliriz. Allah her dili bilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SONUÇ OLARAK...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuran dine eşittir. Dinin %100’ünü Kuran oluşturur. Her kim olursa olsun hiç kimsenin dine yani Kuran’a artı bir ilave, eksi bir eksiltme yapması kabul edilemez. Maksadımız dinin, yani Kuran’ın, onun sahibi olan Allah’ın tekeline girmesidir. Allah’ın tekelinde olana ortaklık etmeye kalkmak, biraz da olsa kendi fikrini, geleneğini, şahsi görüşünü dine sokuşturmak olacak şey değildir. Allah’ın hüküm konusunda hiçbir ortağı yoktur. Kuran’a dönüş hareketi her şeyden önce Allah dışında hüküm koyucu bırakmama hareketidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dini belirleme ve dini anlama gayretinde temel prensibimiz olan Kuran’ın dinin tek kaynağı kabul edilmesinin, fikri ve pratiği ile tüm dinin bu yönteme göre şekillenmesinin, dinimizi boğmuş olan yobazlıkların kapkara örtülerini dinimizin üstünden ve insanların zihninden kaldırmada temel şart olduğu kanaatindeyiz. Ayrıca Kuran’ın emri olan bu temel prensibi yerine getirmek, dinci yobazlar kadar popülist zihniyetlerin ve şahsi görüşünü dinselleştirmek isteyen menfaatçi zihniyetlerin de dini bozmasını önleyecektir. Kuran’da aldatıcıların insanları Allah’ı kullanarak aldattıkları söylenmektedir. (Bakınız 35-Fatır Suresi 5 ve 31-Lokman Suresi 33) Kısacası Allah adına, din adına yapılan konuşmalarda aldatılma ihtimalimizi hiç unutmamalı ve aldatılmamak için din adına söylenen her şeyi, dinin tek kaynağı olan Kuran’ın süzgecinden geçirmeliyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuran kendi tabirleriyle detayları veren kitabımızdır, her şeyi açıklayıcıdır, rahmettir, müjdedir, ışıktır, anlamamız, uygulamamız için indirilmiş rehberimizdir. Elimizde Allah’ın böyle nitelendirdiği mucize kitabımız varken, niye başka dini kaynaklar arayalım? Kuran her yaramıza merhem, her derdimize şifa, zihnimize aydınlık, yolumuza rehber olacaktır. Yeter ki biz Kuran’ı, yalnız ve yalnız Kuran’ı rehber edinelim. Unutmayalım ki ahirette, Allah’ın vahyi olan Kuran’dan sorumlu tutulacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;43-Sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Şüphesiz sen dosdoğru yol üzerindesin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;44-Ve şüphesiz O (Kuran) sana ve toplumuna bir hatırlatmadır. O’ndan sorumlu tutulacaksınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;43- Zuhruf Suresi 43,44&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/142731373086965294-5431227218100195432?l=kutlubilgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kutlubilgi.blogspot.com/feeds/5431227218100195432/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kutlubilgi.blogspot.com/2010/10/turkce-ibadet.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/142731373086965294/posts/default/5431227218100195432'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/142731373086965294/posts/default/5431227218100195432'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kutlubilgi.blogspot.com/2010/10/turkce-ibadet.html' title='Türk&apos;çe İbadet'/><author><name>Canislupus</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_zRU6OLntNq8/TLBSyux31EI/AAAAAAAADMA/nONh5DTPfjE/s72-c/Khan-Tengri-South-Side.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-142731373086965294.post-925669224999901005</id><published>2010-10-09T03:41:00.000-07:00</published><updated>2010-10-09T03:53:05.195-07:00</updated><title type='text'>Başörtüsü ve Kapanma</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_zRU6OLntNq8/TLBIS6UJI9I/AAAAAAAADL4/C86mVmi4YHk/s1600/2009_0401_basortusu1.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 226px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_zRU6OLntNq8/TLBIS6UJI9I/AAAAAAAADL4/C86mVmi4YHk/s320/2009_0401_basortusu1.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5525996232512185298" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Peygamberimiz’in vefatından sonra din adına yapılan saptırma ve ilavelerde, kadınlarla ilgili konuların özel bir yeri olduğunu bir evvelki bölümde gördük. Kadınların kapanması ise kadınlarla ilgili uydurulanlar içinde özel bir yere sahiptir. Bu yüzden kitabımızda bu konuyu ayrı bir başlık altında inceliyoruz. İnsan memeli canlılar içinde tek çıplak doğan ve tek giyinendir. 7 Araf suresi 22. ayetten insanların giyinmesinin insanlık tarihi kadar eski olduğunu öğreniyoruz. Kıyafet, zamana, toplumun geleneklerine, iklimin şartlarına, meslek gruplarına, makama, mevkiye, yaşa ve birçok faktöre göre hem toplumlar arası hem de toplum içi çeşitlilik göstermiştir. Bazı toplumlar, Hint-Avrupa ırkında olduğu gibi tarih boyunca kıyafetlerinde birçok kere değişiklikler yapmışlardır. Bazı toplumlar ise, Asya toplumlarında olduğu gibi tarih boyunca kıyafetlerinde çok daha az değişiklikler yapmışlardır. Toplum içi kıyafet farklılıklarınınsa en iyi örneklerinden birisi Osmanlı’dır. Osmanlı’da padişah üç sorguçlu sarık takarken, veziri azam iki sorguçlu, halk ise tek sorguçlu takabilirdi. İki veya üç sorguç halka yasaktı. Saraylının, esnafın, tekkecinin, ayrı din mensubu kadın ve erkeklerin başlıkları, kıyafetleri, renkleri Osmanlı’da hep farklıydı. Bu kıyafetlerin farklılığı kanunlar ile korunurdu. Görüldüğü gibi hem toplumlar arası, hem toplum içi kıyafetlerin farklılığı, gelenek ve şartların bu kıyafetleri oluşturması, zengin malzemeli bir tarih ve sosyoloji konusudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SORUN GELENEĞİN DİNSELLEŞMESİDİR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önce değindiğimiz gibi din adına uydurulanları incelersek, toplumun belli bir dönemindeki bakış açısının ve geleneklerinin dinselleştirilmesinin bunlarda önemli bir yeri olduğunu görürüz. Bu gelenekleri dinden ayırmanın yolu Kuran’dan anlaşılan kapanmanın din olduğunu; Kuran’dan çıkmayan kapanma şekillerinin, izahların din adına uydurma, geleneklerin dine sokulması olduğunu bilmektir. Şunu bir daha belirtelim ki geleneklerin bir kıyafet oluşturmasının bir mahsuru yoktur. Yanlış olan, tarihin belli bir anının ihtiyaçlarından doğan ve o toplumu ilgilendiren kıyafetlerin, evrensel olan ve binlerce yıllık zaman dilimine inmiş olan dine maledilmesidir. Örneğin, sarığı belli bir dönemde erkeklerin kıyafetini tamamlayan bir aksesuar, sıcaktan koruyan bir başlık olarak erkeklerin tümüne yakınının giymesi yanlış değildir. Yanlış olan, sarığın dinen kutsal bir giyecek olarak giyilmesi, başkalarına dîni kıyafet diye empoze edilmesi ve Kuran’da hiç bahsedilmeyen bir uygulamanın sevap diye dine sokulmasıdır. Görüldüğü gibi sorun belli bir toplumun geleneği sonucu sarığın takılması değil, o geleneğin din olarak takdimidir. Bu temel mantığı iyice kavramamız çarşaf, peçe, başörtüsünün nasıl dinselleştirildiğini anlamamızda ve bu kıyafet şekillerini gereği gibi değerlendirmemizde faydalı olacaktır. İlk önce yapmamız gerekeni yapalım ve Kuran’da kapanmayla ilgili geçen tüm ayetleri inceleyip Kuran’ın yani dinin istediği ölçüyü bulalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey ademoğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek giysi ve süs kıyafeti indirdik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7- Araf Suresi 26&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Araf 26’dan ve Araf 22’den avret yerlerini örtmenin ilk insandan beri hem erkek, hem kadın için örtünmenin minimumu olduğunu anlarız. Kadınlara özel giyinme ile ilgili ise Kuran’da 3 ayet vardır. Bu 3 ayeti incelemek kadının kıyafetinin nasıl olması gerektiğini, İslam’ın neyi söyleyip, neyi söylemediğini anlamamızı sağlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KURAN’DA BAŞI KAPAMAK GEÇMİYOR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mümin kadınlara da söyle: Bakışları ölçülü olsun ve cinsel organlarını korusunlar. Süslerini, kendiliğinden görünenler hariç açmasınlar. Örtülerini yaka açıklarına koysunlar. Süslerini şu kişilerden başkasına göstermesinler: Kocaları, yahut babaları, yahut kocalarının babaları, yahut oğulları, yahut kocalarının oğulları, yahut kardeşleri, yahut kardeşlerinin oğulları, yahut kendi kadınları, yahut ellerinin altında bulunanlar, yahut kadına ihtiyaç duymaz olmuş erkeklerden kendilerinin hizmetinde bulunanlar, yahut kadınların mahrem yerlerini henüz anlayacak yaşa gelmemiş çocuklar. Gizledikleri süsleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey müminler, hepiniz topluca Allah’a tövbe edin ki kurtuluşa erebilesiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;24- Nur Suresi 31&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadını kendi zihniyetine göre yaşatmak isteyen zihniyetin çarpıttığı ayetlerin başında bu ayet gelir. Bu ayetteki “hımar” kelimesi geniş manalı bir kelime olup örtü manasına gelir. Eski Arap yazılarına bakılırsa hımarın yere konulan, masaya örtülen veya herhangi bir örtüyü tarif edebileceğini görürüz. Hımar, başı örterse başörtüsü olur, masaya konursa masa örtüsü olur. Allah eğer “hımar” kelimesi ile başın örtülmesini isteseydi “hımarürres” gibi bir vurgulama ile başörtüsü diyebilirdi: Böylece “res” kelimesi ile baş bölgesi vurgulanır ve örtü kelimesi olan “hımar” ile beraber başörtüsü net bir şekilde anlaşılırdı. Nitekim abdest alınmasıyla ilgili ayette başın sıvazlanması söyenirken, baş kelimesi Arapça karşılığı ‘res’ ile vurgulanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstelik ayette kapatılacak yerin yaka açığı olduğu geçer. Yani hımarın başı kapatması değil, ayette açıkça yaka dekoltesini örtmesi istenir. (Yaka açığı manasına gelen ‘cuub’ kelimesi hem bu ayette kapanılacak bölgeyi belirtmek için, hem Hz. Musa’nın yaka açığına elini soktuğunu belirten ayetlerde geçer.) “Hımar” kelimesi sırf başörtüsü manasına gelse bile bu ayetten başı örtmek değil, yine yaka dekoltesini kapatmak anlaşılacaktı. Üstelik başörtüsünü Kuran’a maletmek isteyen zihniyet, açık bir saptırma yaparak “felyedribne” fiilini “salsınlar” diye tercüme etmeye kalkmıştır. Böylece ayeti okuyan “başörtüsünü yaka açıklarına salsınlar” şeklinde okuyacaktır. Oysa hiçbir şekilde “darabe” kökünden türeyen “felyedribne” fiili “salsınlar” manasına gelmez. Bu fiille örtünün yaka açığına konulması yani kapatılması anlatılır. Kuran’da salsınlar, indirsinler manasında “felyüdnine” kelimesi kullanılır. Allah böyle bir ifade kullanmak isteseydi “felyedribne” fiili yerine “felyüdnine” fiilini kullanabilirdi. Bu örnek bize gelenekçi zihniyetin, kendi fikirlerini doğru çıkartmak uğruna gereğinde Kuran’daki kelimelerin manasını kaydırmaktan çekinmediğini göstermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayette diğer dikkat etmemiz gereken nokta “süsler” kelimesi ile neyin kastedildiğidir. Bizim kanaatimize göre “süsler” kelimesi ile özellikle “göğüsler” kastedilmektedir. Çünkü ayetteki tüm noktalarla mantıklı bir şekilde göğüs bölgesinin uyum sağladığı kanaatindeyiz. Birincisi, ayette yaka açıklarının kapatılması geçiyor, yaka açıklarından ise göğüsler gözükür. İkincisi, ayette gizlenen süslerin belli edilmesi için ayakların yere vurulmaması geçiyor. Ayaklar yere vurulduğunda vücutta belli olacak yer özellikle göğüslerdir. (sütyenin o dönemde icad edilmediğini düşünürsek bu daha da iyi anlaşılır.) Üçüncüsü, ayetten kendiliğinden görünenler hariç süslerin kapanması söylenmektedir. Ne kadar kapatılmaya çalışılırsa çalışılsın özellikle iri göğüsler, çeşitli fiziksel hareketlerde, hatta rüzgarın esmesiyle elbise yapışınca bile kendini belli edebilir. Ayetten bunun doğal olduğu anlaşılır. Dördüncüsü, ayette süslerin kimlerin yanında açılabileceği söylenir. Kuran’daki diğer ayetlerden kadınların bir kısmının iki yıl gibi uzun bir süre çocuklarını emzirdiğini görüyoruz. Kadının, babası gibi yakınlarının yanında, çocuğu acıktığında ve ağladığında onu emzirmesi gerekebilir. Ayetteki bu açıklamanın özellikle bu konuda kadınlara büyük kolaylık sağlayacağı kanaatindeyiz. Tüm bu izahlara göğüs gibi uyan başka bir bölge bulunmadığı için süslerle özellikle göğüslerin kastedildiği sonucuna varabiliriz. Süsler kelimesinden ziynet, takı gibi maddelerin anlaşılamayacağı ayetin bütünsel olarak ele alınmasıyla açığa çıkar. Çünkü ayette kadınların süslerini kendi kadınları yanında açabileceği geçiyor. Takı gibi maddeler tahrik unsurundan daha çok hava atma unsuru olabilir. Eğer bu hava atma olayı engellenilmeye çalışılsaydı, buna ilk karşı cins erkekler yerine, aynı cinsten olan kadınlar dahil edilirdi. Ayrıca ayakları yere vurunca hangi ziynet, takı eşyası belli olur? Kendiliğinden gözüken ziynet, takı ne olabilir? Araf suresi 31’de ziynet eşyalarının mescid yanında giyilebileceğinin söylenmesi, takıların cami yanı gibi en kalabalık yerlerde de teşhir edilebildiğini, yani saklanmasına gerek olmadığını gösterir. Görüldüğü gibi mantıksal bir elemeyle gidildiğinde ayetin özellikle göğüs bölgesinin kapanmasını vurguladığı anlaşılır.&lt;br /&gt;KURAN’DA TESETTÜR KELİMESİ YOK&lt;br /&gt;Günümüzde kadının kapanması için kullanılan “tesettür” ifadesi de Kuran’da geçmez. İslam adına etrafında bu kadar büyük fırtınalar koparılan bir kavramın, yani “tesettür” ifadesinin İslam’ın temel kaynağı olan Kuran-ı Kerim’de bulunmaması önemlidir. Demek ki “tesettür” kelimesi dîni bir kavram olarak sonradan oluşturulmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ayette geçen “humur” ve onun tekili olan “hımar” kelimesi kadınların başlarına örttükleri beze verilen özel isim değildir. Herhangi bir örtüdür. Bir şeyi örten şeye “hımar” yani o şeyin örtüsü denir.” Arapça sözlükler El- Mucem ul Vasıf, El Müncid, Lisan-ı Arap, Tacul Arus’dan “hımar”ın temel manasının “örtmek” olduğunu göstermektedir. Anlaşılıyor ki mezheplerin yorumundan sonra “hımar” kelimesi ile sırf başörtüsünün anlaşılmaya çalışılması, bu sözlüklerde bu kelimenin bir manasının “başörtüsü” olmasını sağlamıştır. Fakat kelimenin temel manası mezheplerin kelimeleri tahrif etmesine rağmen bu sözlüklerden bile bellidir. Daha evvel açıkladığımız gibi ayette kapatılacak yerin yaka açığı olduğu söylenir, baştan bahsedilmez. “Arapça’da kadınların başlarına örttükleri şeyin özel adı “hımar” değil “mikna” ve “nasıyf”tır. Hangi Arapça sözlüğe bakılırsa bakılsın “mikna (çoğulu mekani)” ve “nasıyfın” hanımların başlarını örttükleri kumaşın adı olduğu yazılıdır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KURAN’DA ÜNİFORMA YOK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadınların kapanması konusunun daha da iyi anlaşılması için ikinci olarak Ahzab suresinin 59. ayetini de inceleyelim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle cilbablarını(elbiselerini) üzerlerine giysinler. Bilinip incitilmemeleri için bu daha uygundur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;33-Ahzab Suresi 59&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ayetin anlaşılmasında kilit kelime “cilbab”dır. “Cilbab” Arapça’da gömlek, elbise gibi üste giyilen giysileri ifade eden bir kelimedir. Fakat hiçbir şekilde cilbab; belli bir yerden belli bir yere kadar örten giysi manasına gelmez. Gelenekçi İslamcıların kimisi kadının yüzü de dahil vücudunun tümünün örtülmesinin farz olduğunu, kimisi iki gözü, kimisi tek gözü dışındaki her yerini örtmesinin farz olduğunu, en ılımlıları ise yüz, eller ve ayaklar dışında her yerini örtmesinin farz olduğunu savunurlar. Oysa kadınların kapanmasıyla ilgili dinin tek kaynağı olan Kuran’da açıklananlar bu iki ayetle sınırlıdır. Yani kadınların başını örtmesi, peçe giymesi ve diğer anlatılan sınırlar Kuran’ın değil geleneklerin ve şahsi görüşlerin dine sokulmasının sonucudur. Eğer Allah böyle katı sınırlar çizmek isteseydi, bir ayette “Cilbabla; yüzünüz ve elleriniz dışında her yerinizi örtün” şeklinde bir sınırla kapanmanın sınırlarını çizebilirdi. Örneğin abdest ile ilgili ayette Allah, yıkanacak yerleri tek tek saymış ve “Dirseklere kadar ellerinizi yıkayın” gibi ifadelerle kesin sınırları koymuştur. Eğer Allah kapanmada da kesin sınırlar koymak isteseydi, bunu en azından bir cümleyle belirtebilirdi. Geçmiş kavimlerin başına gelenleri bile detaylarıyla anlatan Kuran, her şeyi açıkladığını kendisi söyleyen Kuran, eğer kapanmada sınırları belirlenmiş bir ölçü olacaksa ve bu bir tek cümleyle bile açıklanabilecekse, niye bu cümleyi içermesin? Bu açıklamanın olmaması, haşa Allah’ın unutmuş olmasından değil, bilakis bu tarzda kesin bir sınır koymak istememesindendir. Yukarıdaki 33-Ahzab suresi 59. ayeti ele alırsak, ayette kesin hatları olmayan esnek bir ölçünün olduğunu görürüz. Ayetten, üzere alınan elbiseyle kadının bilineceğini, böylece incitilmeyeceğini anlarız. Kadın namuslu bilinirse, bilinmemeden dolayı bir incitilmeye uğramaz. Bazı insanlar namussuz, fahişe sandıkları kadınlara takılıp onları incitebilir. Ayet kadının üzerine elbise alıp bunu önlemesini sağlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peygamber’in döneminde kadınların bir kısmının çırılçıplağa yakın, göğüsleri açıkta dolaştığı, hatta İslam’ın hakimiyetinden önce putperestlerin Kabe’de haccı çıplak yaptığı söylenir. (Kurtubi, el Cami-il Ahkamil Kuran 7/189) 33-Ahzab suresi 33. ayetten de İslam’dan önceki cahiliye döneminde kadınların süslerini açığa vurduğunu anlayabiliriz. Kendi dönemindeki ölçüyü ve fahişe kadınların açıklığının derecesini bilen kadınlar, elbiselerini ona göre ayarlayıp bu tacizden kurtulurlar. Günümüzde de eğer böyle bir durum olursa; kadınlar, kendi yörelerini, geleneklerini, şartlarını gözönünde bulundurup, kendilerini fahişe tipli kadınlardan ayırıp tacizden kurtulurlar. Burada şuna dikkat edelim; kadınlar elbise giyip tanınmamaktan dolayı oluşan tacizden korunur. Toplumda kadın nasıl giyinirse giyinsin taciz edecek adamlar da olabilir. Ayet namuslu bilinmemeden dolayı oluşan tacizi önlüyor ve bunu önlerken “daha uygundur” tarzında yumuşak ifadeler kullanıyor. Yoksa bazı erkeklerin beğendiği bir kadını terbiyesizce taciz etmesi bu ayetin konusu değildir. Ayetin esnek ve şartlara göre ayarlanacak ifadesinden anlaşılmaktadır ki kadın cilbabını (elbisesini) öyle giyecektir ki; çıplaklığıyla fahişe mesajı verenlerden ayrılacak, tanınacak ve böylece tacizden korunup, daha uygun bir hareket tarzında bulunacaktır. Kıyafet nasıl olmalıdır sorusu görüldüğü gibi ayetin içinde gizlidir; kıyafet ayetin amacına uygun olmalıdır. Eğer ki amaç yerine sınırlar önemli olsaydı ve bunda katılık gerekseydi, Allah ayeti ona göre indirirdi. Kapanmayı temel olarak bu iki ayet tarif etmektedir. Kapanmayı tarif etmemesine rağmen, kadınların giyimine değinen son ayetse 24-Nur suresi 60. ayettir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nikah arzuları kalmamış, hayızdan kesilen kadınların süslerini göstermeye çalışmadan siyablarını (giysilerini) çıkarmalarında kendilerine bir günah yoktur. Sakınmak için iffetli davranmaları onlar için daha hayırlıdır. Allah İşitendir, Bilendir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;24-Nur suresi 60&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ayette geçen “siyab” kelimesi de hiçbir şekilde belli bir yerden belli bir yere kadar olan bölgeyi kapatan bir elbise manasına gelmez. Bu ayetten, belli bir yaşa gelmiş kadınların, kıyafetlerine daha az dikkat edebileceğini anlıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SICAKTA BAŞIN ÖRTÜLMESİ KÜLTÜRELDİR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görüldüğü gibi Kuran’ın tarif ettiği kapanmada, İslam adına bugün uygulanan kapanma şekillerinin, peçelerin, çarşafların, başörtülerinin tarifi yoktur. Yani bunların temeli dinimiz değil, örflerin, geleneklerin dinselleştirilmesidir. Peygamberimiz’in döneminde erkek, kadın birçok kişinin gelenek olarak başını örttüğü söylenir. Kıyafetlerin giyilişindeki temel sebeplerden birinin sıcaktan korunma olduğunu 16 Nahl suresi 81. ayette söylemektedir. Sıcak yörelerde başı örtmek, böylece güneşin etkilerinden, güneş çarpmalarından korunmak birçok sıcak iklimli bölgenin kültüründe vardır. Fakat ne yazık ki dinimizde kadının başının kapanması geleneği farzlaştırılmış, erkeğin başına sarık takması da sarıklı namaz kılanın 70 kat daha fazla sevap alacağı izahlarıyla dîni bir kıyafete dönüştürülmüştür. Oysa ne erkeğin sarığının, ne kadının başını örtmesinin Kuran’da geçmemesi, bunların dinsel bir nitelikleri olmadığının delilidir. Allah isteseydi “Erkekler sarıkla namaz kılsın” veya “Kadınlar saçlarının tek teli gözükmeyecek şekilde başörtüsü taksın” izahlarıyla konuya açıklık getirirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde başörtüsü için yapılan şamatayı ve eylemleri görenler Kuran’da geçmeyen bu hükmün İslam’ın en temel hükümlerinden biri olduğunu, Kuran’da ısrarla üzerinde durulduğunu sanmaktadırlar. Geleneğin savunulması, radikal hareketlerin karşı radikalizmi artırması, başörtüsünü birçok kere gündemin birinci maddesi yapmıştır. Başörtüsünü ısrarla savunup eylemler yapanlara, her eylemin, zıtlaşmanın sonunda, uğrunda bu kadar zahmete katlandıkları şeyin, din değil de gelenek olduğunu anlatmak daha da zorlaşmaktadır. Yapılan her eylem akıllı düşünmeyi, objektifliği kenara bıraktırıp, akılcılık, Kuran’ı samimi değerlendirme yerine örfe sahip çıkmayı, inadı ön plana aldırmaktadır. Başörtüsü yüzünden okulundan ayrılan bir kıza, “Başörtüsü diye, pardesülü kapanma diye bir şey dinde yok, sen din adına Arap örf ve adetlerine, Emevi ve Abbasi döneminin uydurmalarına sahip çıkıyorsun” deyince o kız sizi ne kadar objektif değerlendirebilir? Bu yüzden hepimiz dinci yobazlık kadar, kişisel hak ve özgürlükleri kısıtlayan; başörtüsü, kıyafet yasağı gibi gereksiz uygulamalarla insanları radikal çizgilere iten yasaklamacı kafalarla da mücadele etmek zorundayız. Çünkü bu kafalar ancak dinci yobazlığın ve radikalizmin artmasına sebep olurlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KADINLARI POŞETE SOKMA&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuran’da gerekli malzemeyi bulamayan gelenekçilik , uydurma hadislerle, uydurma yorumlarla, mezhep izahlarıyla kadınları poşete sokulmuş şekilde kapatacak malzemeyi türetmiştir. Kuran’da 33-Ahzab suresi 52. ayette Peygamber’in, bu ayetin inişinden itibaren güzelliği hoşuna giden bir kadın dahi olsa, artık evlenmesinin helal olmadığı söylenir. Demek ki Peygamber’in döneminde kadınların kıyafetleri kimin ne kadar güzel olduğunu bilmeyi engellemiyordu. Oysa mezheplerin izahlarındaki çarşaftan, peçeden, başörtüsünden hangi hanımın ne kadar güzel olduğu nasıl anlaşılabilir? Birçok konuda olduğu gibi bu konuda da Kuran’ın gözardı edildiğini görüyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her zaman olduğu gibi uydurma hadislerle dolu kitaplardan ise, işe gelen hadis alınmış, işe gelmeyen hadis görmezlikten gelinmiştir. Oysa hadis külliyatında Peygamber döneminde kadın ve erkeklerin aynı kaptan abdest aldıkları da geçer. (Bakın Buhari, vudu 43 Ebu Davud, taharet 39- İbni Mace, taharet 36-Nesai, taharet 56) Abdeste konu olan yerler, ayak, dirseklere kadar eller, yüz ve baş olduğuna göre bu hadisten kadınların erkeklerle karışık ve başı açık oldukları anlaşılır. Oysa gelenekçi İslamcılık bu hadisi yorumlayarak atar ve kendi kafasına uygun diğer malzemelere sarılır. Peki madem kadının sizin söylediğiniz şekilde kapanmasının açık bir hüküm olduğunu söylüyorsunuz, niye ayrı ayrı kapanma şekillerini savunuyorsunuz? Neden kiminiz peçe farzdır, kiminiz ise değildir diyor? Neden kiminiz kadınların elleri gözükemez deyip yaz-kış kadınlara eldiven giydiriyor da, kiminiz kadınların elleri gözükebilir diyor? Neden kiminiz çarşaf dışında hiçbir şeyle kapanılamaz diyor da, kiminiz pardesü ile de olabilir diyor? Hiç şüphesiz kesin sınırlı bir hüküm olsa, böyle ayrı ölçüler çıkmazdı. Tüm bu ayrı ölçüler, hükümler kapanma konusunda geleneklerin, örfün, Emevi, Abbasi döneminin kadına bakış açısının dinselleşmesinin neticeleridir. Her bir ayrı kapanma modeli de “Allah’ın isteği tam budur.” diye savunulup sanki Allah’ın aynı konuda beş-on tane ayrı görüşü varmış gibi bir komedi ortaya konulmuştur. Allah’ın kadınların giyinmesi konusundaki hükmü yukarıdaki 3 ayette bellidir ve bunlardan anlaşılan neyse kadının giyim tarzı öyle olmalıdır. Verilen esneklik de, tam bir sınırın olmaması da muhakkak hikmetlidir. Çünkü Kuran’ı indiren, hikmetli olan Allah’tır ve Allah bu dini yüzlerce yıllık zaman dilimine, apayrı kültürlere, apayrı adetlere, apayrı iklimlere indirmiştir. Ayetlerdeki esneklikler dinimizin her şart ve zaman dilimine uyumunu sağlayan Allah’ın rahmet ve hikmetleridirler. Emeviler’in, Abbasiler’in kendi görüşlerini dondurup, Allah’ın görüşünü kendi bakış açılarına hapsetmeye çalışmalarından dinimizi kurtarmak hepimizin Allah’a karşı borcudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TEK GÖZ İZAHI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buraya kadar Kuran’ın kapanma ile ilgili ayetlerini gördük. Şimdi de gelenekçilerin vardığı uçuk sonuçları görelim: Şafii ve Hanbeli mezheplerinde kadının istisnasız tüm vücudu her zaman kapanması gereken bölgedir (yüz ve eller de dahil). Hanefi ve Maliki mezheplerinde ise bir tek eller ve yüz, o da fitne olmayan koşullarda açık olabilir.(Sabuni Tefsirul Ayatil Ahkam 2/154,155) Es Suddi: “Kadın gözlerinden birini ve yüzünün açık kalan göz kısmındaki tarafını kapatır. Sadece bir göz açıkta kalır.” Ebu Hayyan: “Endülüs’te adet böyle idi. Kadının bir gözünden başka hiçbir yeri görünmezdi.”( Ebu Hayyan, El Bahrul Muhit) Şafii imamları kadının kesilmiş olan tırnaklarına dahi bakmayı yasaklamışlardır.(İbni Hacer el Heytemi, İslam’da Helal ve Haramlar 2Ğ13) İslam’ın kadına farz kıldığı örtünme kadının yüzünü de içine almaktadır.(Fıkhus siyre sf:240) Kadının, yabancı erkeğin göğsüne, sırtına, bacağına lezzet korkusu olmasa bile bakması caiz değildir. Yüz ise fitne açısından ayaktan, saçtan ve bacaklardan daha ileridedir. Bu kısımlara bakmak ittifakla haram olduğuna göre, yüze bakmak da evveliyetle haram olması gereken bir fiildir. (Sabuni, Revai 2/156)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelenekçilikte varılan uçuk sonuçlar saymakla bitmeyecek kadar çoktur. Yukarıda gördüğümüz gibi bırakın kadının komple kapanması gerektiği, kadının kesilen tırnağının bile görülemeyeceği iddialar arasındadır. Tüm bu izahları yapan gelenekçilerin sanki dinin tek kaynağının Kuran olduğunu kabul ediyorlarmış gibi “hımar” kelimesini ve ayetleri çekiştirip, Kuran’ı kendi kafalarındaki modele örnek gösterme çabaları şaşılacak bir tutumdur. Asıl sorun kadının kalktığı yere oturulamayacağını, hiçbir yönetici vasfı olmadığını, erkeğin kölesi gibi olması gerektiğini, kadınların çoğunun cehennemlik olduğunu zanneden zihniyette olmaktır. Başörtüsü ve diğer kapanma çeşitleri kitabın 21. bölümünde gördüğümüz zihniyetin sonucudur. Fakat günümüzde başörtüsünün özel bir yer kazanması mevcut gösteri ve eylemlerin neticesidir. Yoksa başörtüsünün kadının kalktığı yere oturulamayacağı izahından bir farkı yoktur. Başörtüsünün bu kadar tartışılması çağımıza mahsustur. Çünkü uydurmaların ortaya atıldığı ilk dönemlerde tartışma konusu “Kadının hangi bölgelerinin dışındaki yerler gözükebilir?” şeklindeydi. Tartışma “Tek göz mü, çift göz mü, tamamen peçe ile mi?” şeklindeydi. Bu dönemde kadınları tamamen kapatanların çoğu başörtüsü değil, çarşaf gibi tepeden tırnağa örtüleri kullanıyorlardı. Görüldüğü gibi başörtüsünü “hımar” kelimesiyle açıklamaya kalkmak yeni bir gayrettir. Daha eski yıllarda “hımar”ı peçe şeklinde tanımlama gayretleri, bugünkü başörtüsü gayretlerinin önündeydi! Aslında Kuran bu izahların hiçbirine geçit verecek izahlar içermez. Yoksa Kuran kesilen tırnağınızı göstermeyin mi diyor? Kuran peçe ile yüzünüzü örtün mü diyor? Kuran’da saçınızın tek telini göstermeyin deniyor mu? Saçın kapanmasına dair bir açıklama var mı? Peki, başınızı örtün diye hiçbir ifade var mı? Madem ki Kuran’da tüm bu izahlar yok, samimi bir şekilde Kuran dışı kaynakları kullanıp bu uygulamaları çıkardığınızı itiraf edin. Kuran’ın kadınların giyimiyle alakalı 3 ayeti de, diğer izahlar da ortadadır. Hiç olmazsa kendi fikriniz içinde samimi olun, Kuran’ı çekiştirmeyin. Ayrıca şunu da belirtelim ki Kuran’da namaz kıyafeti diye ayrı bir kıyafet yoktur. Başörtüsü, peçe, çarşaf diye dinimizde bir şey olmadığına göre, elbette ki namazda da bunları giymenin bir mecburiyeti yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;FUTBOL OYNAYAN ERKEKLER SEYREDİLEBİLİR Mİ?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelenekçiler kadınların kapanması ile ilgili bu izahları yaparken, erkekler için de Kuran’da olmayan birçok zorluk getirmişlerdir. Erkeğin diz ile göbek arasını örtmesinin farz olduğu kimi mezheplerin uydurmasıdır. Gerçi Peygamber’in baldırının gözüktüğüne dair de hadis vardır ama, bazı mezhep imamları öbür hadisi beğenip erkeğin baldırı ile dizinin arası gözükemez demişlerdir. Üstelik erkeklerin birbirinin diz ile göbek arasına bakmasının da haram olduğuna kanaat getirilmiştir. Bu izaha göre futbol, basketbol gibi erkeklerin şortla oynadığı oyunları da seyretmek haram olur. Türkiye’de yaygın olan Hanefi mezhebinin koyu savunucusu televizyonlar, kendi mezheplerine göre haram olmasına rağmen; futbol, basketbol gibi sporların maçlarını hiç çekinmeden göstermektedirler. Bu da bizce bu grupların kendi inançlarında ne kadar samimi olduklarının bir göstergesidir! Erkeklerin sarı ve kırmızı giyemeyeceği de yine mezheplerin İslam’ının uydurmalarından birisidir. (Bakın Müslim libas 27 ve Mişkat 2/1247) Erkeklerin parlak olanlarının peçe giymesi gerektiği izahı da gelenekçi eserlerdeki bir izahtır. Sakal konusunda yapılan izahlar ise tam bir felakettir. Diyebiliriz ki kadında nasıl başörtüsü uydurma bir dîni sembole dönüştürülmüşse, erkekte bu sembolün bir karşılığı varsa o da sakaldır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sakal bırakmak sünnet, başörtüsü farzdır izahları yapılabilir, ama sakalı bırakmaya sünnet diyenler garip bir mantıkla kesmeye haram demişlerdir. Türkiye’ye hakim olan en büyük mezhep Hanefiliğe ve diğer mezhepler Maliki’ye, Hanbeli’ye göre sakalı kesmek haram görülmüştür. (Halil Günenç, İslam’da Kılık Kıyafet ve Örtünme sf:177) Tabi ki diğer uydurmalar gibi erkeklerin sakal bırakması gerektiğine dair bir izah Kuran’da yer almaz. Fakat mezheplerin İslam’ını savunanlar: “Allah sakal çıkarıyor, sen kesiyorsun. Sonra Allah yine sakal çıkarıyor, sen Allah’la savaşıp bir daha kesiyorsun...” gibi enteresan açıklamalarla sakalı kesmenin, Allah’la savaşmak anlamına geldiğini halka anlatmaktadırlar. Allah’a şükür ki Allah kitabı Kuran’da her türlü detayı verdi ve böyle saçma uygulamaları savunan fıkıh ve hadis kitaplarına bizi muhtaç etmedi. Ne mutlu Kuran’ın yeterliliğini anlayanlara. Ne mutlu Kuran’a güvenenlere.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendilerine okunmakta olan kitabı sana indirmemiz onlara yetmiyor mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;29-Ankebut Suresi 51 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaynak : http://kurandakidin.com/bolumler/22-basortusu-ve-kapanma.asp&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/142731373086965294-925669224999901005?l=kutlubilgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kutlubilgi.blogspot.com/feeds/925669224999901005/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kutlubilgi.blogspot.com/2010/10/basortusu-ve-kapanma.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/142731373086965294/posts/default/925669224999901005'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/142731373086965294/posts/default/925669224999901005'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kutlubilgi.blogspot.com/2010/10/basortusu-ve-kapanma.html' title='Başörtüsü ve Kapanma'/><author><name>Canislupus</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_zRU6OLntNq8/TLBIS6UJI9I/AAAAAAAADL4/C86mVmi4YHk/s72-c/2009_0401_basortusu1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-142731373086965294.post-5161530109629442490</id><published>2009-12-23T04:40:00.000-08:00</published><updated>2009-12-23T04:48:32.167-08:00</updated><title type='text'>24 ayrı Türk Lehçesinde yeni yılı kutlama mesajı</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_zRU6OLntNq8/SzIRlKyLtyI/AAAAAAAACj4/F2G1duEdKTs/s1600-h/image00229.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 274px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_zRU6OLntNq8/SzIRlKyLtyI/AAAAAAAACj4/F2G1duEdKTs/s320/image00229.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5418412631927797538" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Türk Dil Kurumu'nun (TDK) resmi web sitesinde 24 ayrı Türk Lehçesinde yeni yılı kutlama mesajı yer aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk lehçelerinde yeni yıl kutlamaları şöyle:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;''Altay Türkçesi: Slerdi cangı cılla utkup turum!&lt;br /&gt;Azerbaycan Türkçesi: Yeni iliniz mübarek olsun!&lt;br /&gt;Başkırt Türkçesi: Hizzi yangı yıl menen kotlayım!&lt;br /&gt;Çuvaş Türkçesi: Sene sul yaçepe salamlatap!&lt;br /&gt;Füyu Kırgızcası: Naa cılıngar guttug bolsun!&lt;br /&gt;Gagauz Türkçesi: Yeni yılınızı kutlerim!&lt;br /&gt;Hakas Türkçesi: Naa çılnang alğıstapçam sirerni!&lt;br /&gt;Karaçay-Malkar Türkçesi: Cangı cılığıznı alğışlayma!&lt;br /&gt;Karakalpak Türkçesi: Canga cılıngız kuttı bolsın!&lt;br /&gt;Karay/Karaim Türkçesi: Sizni yanhı yıl bıla kutleymın!&lt;br /&gt;Kazak Türkçesi: Janga jılıngız kuttı bolsın veya Janga jılıngız ben!&lt;br /&gt;Kırım Türkçesi: Yangı ılıngız kaırlı (veya mubarek) olsun!&lt;br /&gt;Kırgız Türkçesi: Cangı cılıngız kuttu bolsun!&lt;br /&gt;Kumuk Türkçesi: Yangı yılıgız kutlu bolsun!&lt;br /&gt;Nogay Türkçesi: Yanga yılıngız men!&lt;br /&gt;Özbek Türkçesi: Yengi yılıngız mübarek bolsun!&lt;br /&gt;Sarı Uygurca Türkçesi: Ak éy yahşi mo!&lt;br /&gt;Şor Türkçesi: Naa çıl çakşı polzun!&lt;br /&gt;Tatar Türkçesi: Sezne yanga yıl belen tebrik item!&lt;br /&gt;Tuva Türkçesi: Caa çıl-bile bayır çedirip or men!&lt;br /&gt;Türkiye Türkçesi: Yeni yılınız kutlu olsun!&lt;br /&gt;Türkmen Türkçesi: Teze yılınızı gutlayaarın! (Irak Türkmenleri) Yengi iliyiz (iliwiz) mubarak olsun!&lt;br /&gt;Uygur Türkçesi: Yengi yılıngızğa mübarek bolsun!&lt;br /&gt;Yakut Türkçesi: Ehigini şanga sılınan eğerdeliibin!''&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/142731373086965294-5161530109629442490?l=kutlubilgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kutlubilgi.blogspot.com/feeds/5161530109629442490/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kutlubilgi.blogspot.com/2009/12/24-ayr-turk-lehcesinde-yeni-yl-kutlama.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/142731373086965294/posts/default/5161530109629442490'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/142731373086965294/posts/default/5161530109629442490'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kutlubilgi.blogspot.com/2009/12/24-ayr-turk-lehcesinde-yeni-yl-kutlama.html' title='24 ayrı Türk Lehçesinde yeni yılı kutlama mesajı'/><author><name>Canislupus</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_zRU6OLntNq8/SzIRlKyLtyI/AAAAAAAACj4/F2G1duEdKTs/s72-c/image00229.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-142731373086965294.post-1303786907975232057</id><published>2009-12-23T04:28:00.000-08:00</published><updated>2009-12-23T04:40:18.983-08:00</updated><title type='text'>Kutsal Hayat Ağacı</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_zRU6OLntNq8/SzIPnqI7LmI/AAAAAAAACjw/NYGQoSnx9yw/s1600-h/hayat+a%C4%9Fac%C4%B1.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 318px; height: 320px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_zRU6OLntNq8/SzIPnqI7LmI/AAAAAAAACjw/NYGQoSnx9yw/s320/hayat+a%C4%9Fac%C4%B1.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5418410475681164898" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Muazzez İlmiye Çığ, tarihi değiştirecek keşfi şöyle anlattı: "Çam ağacı süslemek tamamıyla Türk adetidir. Yeni Türk devletleriyle münasebetimiz bize yepyeni şeyler öğretiyor. Eski Türklerde yerin göbeğinden göğe kadar bir ağaç tasavvur ediliyor. Bu hayat ağacı. Sümerlerde de var. Bir ucunda göktanrısı duruyor. Türklerde güneş kutsal ama tanrı olarak kabul edilmiyor. 22 Aralık'ta güneş yeniden fazla olarak dünyayı aydınlatmaya başlayacak. Günler uzamaya başlayacak. Türklerin göktanrısı gün ile geceyi tanzim ediyor gökte. Sözde gün ile gece sürekli münakaşa halinde. 22 Aralık'ta gün geceyi yeniyor. Bunu "Yeniden doğuş bayramı" Türkler kutluyorlarmış. Türkistan'da bir ağaç varmış, akçam, ve bu akçam vaşka yerde yetişmiyormuş. Akçam getirip eve koyuyorlar, akçamın altına o sene Tanrı onlara güzel şeyler verdi, güzel bir yaşam verdi diye Tanrı'ya hediyeler koyuyorlar. Dallarına da ertesi sene için Tanrı'dan niyaz ettikleri şeyler, adak olarak istedikleri şeyler için paçavra veya kurdela koyuyorlar. O günlerde büyük bayram, şenlik yapıyorlarmış. Aileler toplanıyor, büyükler varsa ziyaret ediliyor, özel yemekler yeniliyor, güzel elbiseler giyiliyor. Bu adet Türkler yoluyla Avrupa'ya geçti. Konunun Noel'le alakası yok. İznik Konsili'nde pagan adeti görülen bu adeti İsa'nın doğuşu olarak kabul edelim diyorlar ve bu adet Hristiyanlara geçiyor. Ama ağaç süsleme pek yok, 16. yy'da Almanya'da başlıyor, daha sonra Fransa'ya geçiyor ve dünyaya yayılıyor."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-------------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeryüzünün her yönünü gösterircesine büyüyen budaklarında çıkan kahverengi tomurcuklar, ardından açılan yemyeşil yaprakların ülkesi ağaç, dünya üzerinde insanoğlundan çok daha eski bir varlığa sahiptir…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üç yüz bin yıl önce ortaya çıkan ilk çağcıl kişiler, karşıtlıklar felsefesini bile kıskandıracak biçimde ağacın gökyüzünden vuran yıldırımla ateşin kaynağı olduğunu öğrenir. Bu ateşin kaynağı ise ölüm üzerinden insanoğluna sağlanan hayat sıcaklığıdır aslında …&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaman içerisinde kişioğlu, ağacın yalnızca odun olmadığını, aynı zamanda uzak bir seyahat esnasında yorucu sıcaklıktan bunalan bir yolcu için, o an gerçekten hayat suyu kadar değerli gölge anlamını ifade ettiğini de öğrenmiştir. Bu da ağacın hayat üzerinden hayat serinliğini sağlamasıdır …&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağacın kışın yanarak, yazın ise tüm yeşillik gücüyle yaşayarak kişiye sıcaklık ve serinliğin kaynağını oluşturması kişioğlunun, zaman zaman kendisine hakkından gelinmesi gereken bir düşman olarak algılanmasına kadar varacak doğayla tanışması yolunu açmıştır belki de …&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ustanın elinde yine karşıtlıklar silsilesinden geçerek ölüm üzerinden başka bir biçime bürünmesi ve böylece yeni bir yaşam anlamını bulması da ağaca, insan dünyasında sahip olduğu dönüşüm içinde aslında manevi anlamda ölümsüzlük, ustanın düşüncelerine ise sanatsal sonsuzluk boyutunu katmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın çoğu kültüründe önemli bir yere sahip ağaç, hayat ağacı ya da onun daha az oranda bilinen ölüm ağacı (hayat ağacının köklerinin yukarı doğru baktığı biçimi) kültleri biçiminde varlığını sürdürmektedir. Aslında bu iki inanış biçimi de Kamlık inancında Dünya ağacında birleşmektedir, çünkü bu ağaçta hem yaşam hem de ölüm bir aradadır. Zaten karşıtlıklar birlikteliğinin ifadesi olan ağaç dünyanın birçok eski kültüründe yer aldığı mitolojik boyuttan inanç vadisine inerek örneğin tektanrılı dinlerde iyilik ve kötülük anlayışına dayalı bilginin öğrenilme kaynağı olarak karşımıza yeniden çıkmaktadır. Bu haliyle hayat ağacı bir anlamda bilge ağacı duruma gelerek Havva ya da Eva olarak biçimine dönüşerek onun üzerinden varlığına devam etmektedir. Ağacın meyvesine dokunduğuna inanılan Eva sözcüğünün anlamının “hayat” olması bu bakımdan çok anlamlıdır aslında…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türklerde de tarihin derinliklerinden beri inanışların odağını, masal ve destanların konusunu ve hayatın beşiğini oluşturmuştur. Ağaç Türk kültür yaşantısının içerisinde her baharın gelmesiyle dirilen ve her güzün gelmesiyle sönen sonsuz bir hayat sürecini temsil etmekteydi. Belki de hayat ağacı olarak bilinen inanışın özünde bu dünya görüşü yatmaktadır, hayatın sonsuzluğu …&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türklerde ağaç kutsaldı, ağaç yeşil doğanın simgesiydi. Doğa ise hayatın zaten özüydü…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güçlü kökleri, geçmişi ve ataları, güçlü gövdesi şimdiki zamanı ve insanların şu anki yaşamını, güçlü budakları ise geleceği ve gelecek kuşakları, gelişmeyi temsil etmekteydi, hayat ağacının. Ağacın bütün üç kısmı da, daha doğrusu evrendeki üç dünya da aslında birbirine eşit bir denge üzerine bağlıydı ve birindeki bozulma hayat ağacının kendisinin de yok olmasına neden olabilirdi …&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani, geçmişi olan kişiler yalnızca, bugünü yaşadıktan sonra geleceğe doğru uzanabilirdi ve yalnızca geleceği olan kişiler hem kendilerini hem de atalarını anılarında yaşatabilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genel olarak tarihsel bir perspektiften bakıldığında Türklerin yaşadığı bölgeler iklim ve çevre olarak ne tamamen kurak ve örtüsüz ne de tamamen buzul ve soğuktur. Bunun yerine ağaçların meydana getirdiği “yişler” her zaman yaşantımız ve dolayısıyla da kültürümüzle iç içeydi. Ağaçlar sosyal hayatımıza bile biçimlendirmiştir, denilebilir. Türklerde kan kardeşliğinin yanı sıra ağaç kardeşliği müessesesinin varlığı işte buna en iyi örnektir. Bu kurumun temelinde ise hayat ağacı kültü yatmaktaydı. Bu inanış ise her ne kadar basit gelebilse de aslında ekolojik denge bakımından oldukça işlevseldi. Çünkü bu inanışlar üzerinden kişiler hayatın kaynağı olan ağaçları satış için kesmezdi, gereksiz yere yakmazdı. Her bir soy, kardeşliğinin dayandığı ve kutsal hayat ağacı olarak kabul ettiği ağaç cinsini asla kesmezdi, bu ise genel anlamda ağaçların korunmasına hizmet etmekteydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evrendeki Üst, Orta ve Alt dünyayı birleştiren hayat ağacı inanışı Türklerde, ağaç budaklarına çaputlar bağlamak yoluyla dileklerin tutulması geleneğini de kapsamaktadır. Ağaçla konuşulur, onun da tepki verdiği bilinirdi. Artık modern ölçü aygıtlarıyla kolayca saptanabilen ağacın tepki verme olayından atalarımız, bu aletlerden binlerce yıl öncesinde de haberdardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atalarımız için hayatın simgesi olan ağaç, gerçekten de çevrede oksijen sağlayarak, kendisine yüklenen bu anlamı tam anlamıyla haketmektedir. Böylece, modern bilim anlamında ‘ilkel’ olarak kabul edilen dönemde bile insanların, ağacının bu hayati işlevinden haberdar olmaları bir devrim değil midir? Belki de bize bu böyle gelebilir, oysa geleneksel bir ortamda yaşayan bir kişi için bu, duygularında patlamalara açmayacak kadar olağan bir şeydir, çünkü ağaç hayatın simgesiydi …&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bununla birlikte hayat ağacı ya da dünya ağacı ne toprağa dayalı sınırları ne ırka dayalı etnik hudutları ne de kültürel ayırımları tanıyan gerçekten evrensel bir inanış olgusudur. Bu bakımdan bu kült dünyanın birçok kültüründe bu denli yaygın ve aynı zamanda aşağı yukarı benzer çizgiler üzerine kuruludur. Sibirya kamları (şamanları), Üst dünya ile Alt dünyanın kesişme ve birleşme yeri olan dünya ağacı üzerinden kendi metafizik yolculuklarını gerçekleştirmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çeşitli ağaçlardan em yapılmakta ve bu anlamda hayat ağacı inanışı gerçek yaşamda da, özellikle hastalananlar için hayat vermekte ya da hayat güçlerini pekiştirmekteydi. Yani, görüldüğü gibi eski kültürümüzde inanış ve gerçek hayat aslında birbiriyle iç içe ve etkileşim halindeydi. Günümüzde ise maalesef …&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki de, evrenin ana ekseni olan hayat ağacı inanışına göre bizler şu anda yaşamımızın yalnızca güz mevsimini yaşamaktayız ve bir zaman geçtikten sonra Güneşin yükselmesiyle içimizdeki ağaçlar da uyanacak ve yeşermeye başlayacaktır … ”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Timur B. Davletov&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/142731373086965294-1303786907975232057?l=kutlubilgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kutlubilgi.blogspot.com/feeds/1303786907975232057/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kutlubilgi.blogspot.com/2009/12/kutsal-hayat-agac.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/142731373086965294/posts/default/1303786907975232057'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/142731373086965294/posts/default/1303786907975232057'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kutlubilgi.blogspot.com/2009/12/kutsal-hayat-agac.html' title='Kutsal Hayat Ağacı'/><author><name>Canislupus</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_zRU6OLntNq8/SzIPnqI7LmI/AAAAAAAACjw/NYGQoSnx9yw/s72-c/hayat+a%C4%9Fac%C4%B1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-142731373086965294.post-554629338287611731</id><published>2009-08-13T06:39:00.000-07:00</published><updated>2009-08-14T01:56:32.427-07:00</updated><title type='text'>Ademoğulları</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_zRU6OLntNq8/SoQYc_aktNI/AAAAAAAAB-k/nvbrGx0eHfM/s1600-h/Shem%252C_Ham_and_Japheth.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 306px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_zRU6OLntNq8/SoQYc_aktNI/AAAAAAAAB-k/nvbrGx0eHfM/s320/Shem%252C_Ham_and_Japheth.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5369443542070768850" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Efendiler, Bu insanlık dünyasında en az yüz milyonu aşkın nüfustan oluşan büyük bir Türk milleti vardır ve bu milletin yeryüzündeki genişliği oranında tarih alanında da bir derinliği vardır. Türk milletinin kökünün dayandığı Türk adındaki insan, insanlığın ikinci babası Nuh Aleyhisselamın oğlu Yasef'in oğlu olan kişidir." &lt;br /&gt;MUSTAFA KEMAL ATATÜRK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ben Haz. İdris'e dedim ki, etrafımda dolanan bir ruh gördüm. Bana atalarımdan olduğunu belirterek ismini söyledi. Onun ölüm tarihini sordum, bana kırk bin sene önce olduğunu söyledi. Bizim inançlarda Adem'in ne zamanlar yaşadığını sordum. O da, `Hangi Adem'i soruyorsun, Yakın olan Adem mı?' diye sordu. Haz. İdris Buyurdu ki, `Doğrudur ...' "&lt;br /&gt;İbn'ül Arabi, Fütühat-ı Mekkiyye (1)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz.Adem ve Ademoğulları :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adem, üç semavi din tarafından ilk insan olarak bilinir. Fars-Sanskrit kökeninde bulunan "adamas" sözcüğü Türkçe'de "adam", erkek olarak yerleşmiştir (2). Bu gösteriyor ki Adem sözcüğü oldukça yaygındır. İbranice'de "kızıl toprak" anlamına gelen Adem, ilk insanın Kızılderili olduğu kanısını uyandırmıştır. Ayrıca, Atlantaloglar arasında Atlantis'in toprağının verimli, voklanik ve demir oksitli oluşundan dolayı kırmızı renkte olduğunu düşünenler de var. Kızılderili, Amerika'nın keşfinden çok önce Grekler tarafından (Atlantisliler gibi) deniz ulusları olan Finikelilere ve Giritlilere denilirdi. Fenikeli (Phoinikia) Grekçe'de Kızılderili anlamına gelir. Ayrıca Mısırlılar kendilerinin aslen Kızılderili olduklarını söylerdi. Blavatsky'e göre, "Gizli Doktrin öğretir ki, Ad-i ilk konuşan insanlara verilen adını... Adam, Sanskritçe Ada-Nath'dır, ve Ad-İswara gibi ilk önder anlamına gelir. Aynı şekilde Ad (ilk)'le başlayan her hangi bir Sanskrit sözcük bu anlamı içerir" (3).&lt;br /&gt;Fenikelerin tanrısı Adonis etrafında, Anadolu ve Orta-Doğu'da yaygın bir kült oluşmuştu. Batı Anadolu'da Frigler ona Attis derlerdi. Sami dillerde Adonis sözcüğü efendi veya önder (hükmeden) anlamını aldı. İbraniler Tanrı anlamıa gelen "Yahweh" sözcüğü boş yere kullanıp on emirlere karşı gelmemek için onun yerine aynı kökenden "Adonay" sözcüğü kullanırlar.&lt;br /&gt;Adem konusu, tarih boyunca çeşitli spekülasyonlara yol açmıştır. Tevrat’ta verilen bilgilere göre, Adem'in ilk oğulları, Habil ve Kabil (Kaini) idi. Kabil öz kardeşi Habil'i öldürdüğü için lanetlenmişti ve Tanrı tarafından yüzüne bir işaret konularak kovulmuştu. Cennet Bahçesi Aden'in doğusunda uzak bir yerde kendine Nod adında bir şehir kurmuştu ve evlenerek çocuk sahibi olmuştu. Onun soyundan Filistin'de Kenanlılar ortaya çıkmıştı. Tevrat'ta bu çelişkili metin (Tekvin, Bap 4) "Adem öncesi" ırkların (Pre-Adamities) varlığı konusunda birçok varsayımlara yol açmıştı. Adem ve Havva'nın oğlu, Kabil'in kendisine karı bulması, hatta şehir kurması aksi takdirde nasıl açıklanır? Ezoterik anlamda din kitaplarında anılan Adem, ilk insan değildi, fakat Atlantis'te ortaya çıkan yeni bir ırkın prototipi idi, ondan önce başka "Adem"ler de vardı. Adem, o halde, belirli bir insan proto-genotip'e verilen bir unvandı. Doğal olarak, ortaya çıktığında diğer aborijin/yerli insan türlerine göre daha gelişmiş olduğunu varsaymak gerekir. Bu sebepten dolayı, Kutsal Kitaplar onun ortaya çıkışı ile, insan prototipin ilk yaratıldığını belirtmişlerdir.&lt;br /&gt;Donelly'e göre cennet bahçesi, Aden, Atlantis'ti. "Aden" sözcüğü "Atlan" kelimesinde türemişti ve Adem sözcüğü "Atlantis ırkı" Ad'lardan türemişti. Tevrat'ta Kenan ülkesinin (Filistin) Aden'in doğusunda olmasının belirtilmesi (Tekvin Bap 4/16) oldukça anlamlıdır. Bu gösteriyor ki, Aden, cennette değil de, yer yüzünde bir bölgedir, ve insanların ana yurdu olan ve tufan öncesi bir yer olan Aden, batıda yer almaktaydı. O halde, Atlantis öyküsü üç “semavi” dinde yer alan öykülere açıklık getirmektedir, ve onlara tamamen uyumludur.&lt;br /&gt;İbranilere göre, ilk insanın kızıl topraktan meydana gelmiş olması ve Platon'un Atlantis'le Amerika arasındaki ilişkinin üzerinde önemle durması, tufan öncesi kayıp ülke ve Amerikalar arasındaki yakın bağı işaret etmektedir. Atlantoloji'nin en kuvvetli kanıtları Amerika'lardan geliyor. Orta Amerika'nın muhteşem uygarlıkları beyaz adamın gelişi ile, dizili iskambil kağıtları gibi yıkılı verildi.&lt;br /&gt;İspanyol konkiskadoru Cortez Meksika'ya istila ettiği zaman, yerliler onu çok iyi karşıladılar, Çünkü efsanelerinde çok eski devirlerde beyaz "tanrılar" gemilerle doğudan gelmişlerdi ve onlara uygarlık öğretmişlerdi. Sonra, tekrar döneceklerine söz vererek doğuda yurtlarına dönmüşlerdi. Kızılderililer köse oldukları halde "tanrılar" aynı Cortes'in yüzbaşısı Pedro de Alvarado gibi sakalı, sarı saçlı, beyaz tenli ve mavi gözlüydü. Kızılderililer onu tanrıları Kuetzalkoatl sanarak önünde secde ettiler. Peru'ya istila eden Pizarro'da aynı sebepten dolayı, bir avuç adamla 10 milyon nüfuslu İncalara karşı kolay bir zafer kazanmıştı, onların tanrıları Virakoşa'nın adı "beyaz adam" anlamına geliyordu.&lt;br /&gt;Ergeç Kızılderililer doğudan gelen bu istilacıların uygar, insancıl ve öğretici "beyaz tanrılar"la hiç bir ilgileri olmadığını öğrendiler. Onların vermeye değil, çalmaya geldiklerini gördüler. Kısa bir sürede, din maskesi ile beyaz adam, kızıl adamın altınlarını, gümüşlerini, ve kıymetli taşlarını soyacak; sanat eserlerini, heykellerini, edebiyatlarını yok edeceğini; kültürlerini silmek için elinden geleni yapacaklarını göreceklerdi. Kızılderililere ruhsuz bir boşluk çökmüştü, tarih boyunca gurur duyduğu ananeler küstahça ayak altında ezilmişti. Yeni gelen bu acımasız insanlar, onun kutsal topraklarına yerleşiyorlardı; onun kucak açtığı doğayı tahrip ediyorlardı. Eski, çok eski uygarlıkları sönüyordu. İspanyol Krallı II Philip'e, Peru'daki İnkalar ile ilgili rapor veren Manico Serra de Leguicamo, onların beyaz adam gelene kadar suç ve ahlaksızlık bilmediklerini, fakat sonradan beyaz adamı örnek alarak, hızla değiştiklerini yakarmıştı, "orada kötülük yoktu, şimdi neredeyse iyilik kalmadı" (4).&lt;br /&gt;Atlantis'nin en kuvvetli kanıtlarından biri Meksikalı Azteklerin kendilerine Azt'ler olarak tanımlamaları ve batıda "Aztlan" adında "sula çevrili ve büyük bir dağın bulunduğu bir ülke" den geldiklerini belirtmelerinden kaynaklanıyor. Atantis tezine karşı olanlar, Azteklerin 12. asırda geldiklerini işaret ediyorlar. Ancak onlar, ne Azteklerin bir deniz kültüründen geldiklerini, ne de "Aztlan"ın nerede olduğu konusunu açıklama getiremiyorlar (5). Kristof Kolombo'nun Amerika'ya ilk indiği yere yakın, Atlan adında bir yerleşim bölgesi varmış. Ayrıca Peru'da Atlan isminde bir liman vardı. İspanyollar Meksika'ya girdikleri vakit Atlan isminde beyaz yerlilerin bulunduğu bir yerleşim bölgesi buldular. Kızılderili dillerde "atl" su anlamına gelir ve "atlan" le biten pek çok yer ismi vardır. &lt;br /&gt;Kuran'da söz edilen Ad kavmine gelince, M. Asım Köksal'ın Peygamberler Tarihi şöyle yazar,"Ad kavminin yurtları; Hudramevt'e ve Yemen'e kadar uzanan yerler olup Allah'ın yerlerinden, en genişi, en otlu, sulu, bol nimetli olanı idi. Başkalarına verilmeyen boy bos, güç kuvvet de, onlara, verilmişti ... Onlar, inatçı bir zorbanın emrini tutup ardından gittiler de: `Kuvvetçe, bizden daha güçlü kim varmış?" diyerek yer yüzünde büyüklük taslamağa, memleketlerinde azgınlık ve fesatlarını artırmağa, halka zülüm etmeğe başladılar"(6).&lt;br /&gt;Bundan sonra Hud peygamber'in ikazlarına dinlemeyerek Tanrının gazabına uğradılar. Bir kara bulutun ardından gelen kasırgada yok oldular. Halen kadim ****lit (büyük taş) harabelere Araplar "işte Ad kavimden arta kalanlar" diye gösterirler. Soy kütükleri Tekvin'de Nuh oğlu Ham'ın soyundan Ad olarak gösterilen bu kavime gelen felaket Atlantis tufanından sonra olması gerekir. Ancak onlar, tufandan kurtulanlar arasında olup, Nuh soyundan ayrı bir kavim olabileceklerini de hesaba katmamız gerekir. Bu durumda onların iri lanetlenmiş Titan-Nefilim soyundan olup, Atlantisli atalarının "Ad" ismini kullanmaları doğaldır.&lt;br /&gt;Türkçe'de "ata" sözcüğün Atlantis'le ilgili ilkel bir anı içerebilir. Linguist ve Anlantolog Charles Berlitz aşağıdaki cetveli (7) hazırlamıştır:&lt;br /&gt;Bask - ait&lt;br /&gt;Quechua - taita&lt;br /&gt;Türkçe ve Türk dilleri - ata&lt;br /&gt;Dakota (siyu) - atey&lt;br /&gt;Nahuatl - tata&lt;br /&gt;Semiole - initati&lt;br /&gt;Zuni - taççu (tatçu)&lt;br /&gt;Malta - ta&lt;br /&gt;Tagalog - tatay&lt;br /&gt;Welsh - tad&lt;br /&gt;Roumani - thatha&lt;br /&gt;Fiji - tata&lt;br /&gt;Samoa - tata &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca, Latince'da Pater söcüğü unutmamak gerekir. Grek mitolojisinde "titan" aynı kökten geldikleri kanısındayız. İlerdeki sayfalarda göreceğimiz gibi büyük olasılıkla titanlar Atlantis'in yerlileriydi. Tamamen varsayımlara dayanarak, Türkçe'de "ata" sözcüğü Atlantis'li Ad'lara dayanan bir soy kütüğün göstergesi olabilir mi? Ada sözcüğü Atlan'dan türemiş olabilir mi? Bu konuda bir varsayım ileri atmaktan ileri gidemeyiz. Aynı şeyi Poseidon'a kutsal olan ve bazılarına göre soyları Atlantis'te gelişen at için denilebilir mi? Atın ilkel türleri Amerikalarda bulunduğu halde, onlar oradan binlerce sene önce yok oldular. İspanyollar Amerika'ya ilk atları getirdikleri zaman yerliler ilk başta, İspanyolları yarı at yarı insan bir yaratık sandılar.&lt;br /&gt;Tekvin'e göre, Adem'in yaratılışından tufan'a kadar 10 nesil geçmişti. Her neslin başında bir önder (patriarch) vardı. Bunların birincisi Adem ve onuncusu Nuh'tu. Onların yaşları gümümüzdeki insanlara göre oldukça fazlamış. Bu konuda Metuşelah 966 senelik ömrü ile rekoru tutuyor. Bazı araştırmacılar bu yılların aslında ay hesabı olduğu kanısındalar. Platon'un kaydettiği Atlantis'in batış tarihini bu kameri hesapla düşürmeye çalışanlar da olmuştur. Ancak, Tekvin'in yazarı veya yazarları onları yıl olarak gösterir. Tekvin'e göre tufandan sonra insanın yaşama süresi yıl itibari ile, gittikçe azaldı. Platon'un Atlantis’inde 10 kral olması ve Berosus'un tarihinde tufan öncesi 10 kral olması, geçen yüzyıllarda Batı dini çevrelerde gözden kaçmadı, ve Platon'un öyküsü Tevrat’la karşılaştırıldı. Bir çok benzerlikler çeşitli din adamları tarafından Platon'un öyküsün kutsal kitapları doğruladığı görüşüne sevk etti.&lt;br /&gt;Tekvin'de diğer bir bölüm oldukça anlamlıdır, "Ve vaki ki toprağın üzerinde adamlar çoğalmağa başladı, ve onların kızları doğduğu zaman, Tanrı oğulları adam kızlarının güzel olduklarını gördüler, ve bütün seçtiklerinden kendilerine karılar aldılar. Ve Rab dedi, Ruhun adam ile ebediyen çekişmeyecektir, çünkü o da ettir, bunun için onun günleri yüz yirmi yıl olacaktır. Tanrı oğulları insan kızlarına vardıkları, ve bu kızlar onlara çocuk doğurdukları zaman, o günlerde hem de ondan sonra, yeryüzünde Nefilim (devler) vardı, bunlar eski zorbalar, şöhretli adamlardı" (Tekvin Bap 6).&lt;br /&gt;Bu yazımızda biraz olta atacağız belki de zaman zaman sizce fazla uçuk ve fantastik gelebilecek olasılıklarla flört edebiliriz, ancak asıl amacımız bir şekilde gerçekleri ortaya çıkarmaktır. Kitabi Mukaddes'te (Eski Ahit ve Yeni Ahit/İncil) Enok kitabından yer yer söz edilir. Asırlardır saklanan ve kutsal metinler külliyatından çıkarılan bu kitabın iki farklı nüshası vardır, biri yakın zamanlarda bir Rus manastırında bulunarak Slavonik dilde muhafaza edilmiştir. Adı "Enok'un (Haz. İdris) Sırlar Kitabı"dır(8). Bu kitapta Enok'un Tanrı tarafından göğe kaldırıldıktan sonra cennet ve cehennem katlarında gördüklerini ve sonradan 360 kitap yazdığını anlatmaktadır. İkinci ve çok daha uzun kitap ise "Enok’un kitabı"dır. Burada Nefilimlerin devler olduklarını ve tufandan önceki çöküş devrinde onların insanoğlunun yiyeceklerini tükettiklerini ve bunlar da yetmediğinde insanları yediklerini yazıyor. Bu kitapta, bu çeşit atıflar, dini çevreleri rahatsız etmişti (San Augustine "Tanrının Şehri") ve kitabın 1772 yılında James Bruce tarafından bir Habeş manastırında bulunana dek, eski ahit külliyatından çıkarılmasına, yüzyıllardır ortandan kayıp olmasına sebep vermişti (9). Bu kitaba göre Samael tarafından idare edilen melekler Hermon dağına inerek insanlara büyü, savaş, kozmetik gibi yasak sanatları öğretiler. Daha sonra başmelek Mikhael'in önderliğinde dört baş melek Rafael (İsrafil) Mikayil, Cebrail ve Uriel onları bağladılar yeraltına inen bir çukura atılar. Bundan böyle bu dört başmeleğe "Denetçiler" denildi ve onlar dört istikameti, Doğu, Güney, Batı ve Kuzeyi uykusuz gözleriyle gözetlediler. Harut ve Marut gibi düşmüş melekler efsanesi böyle gelişti ve daha sonra Legemeton gibi Haz. Süleyman'a addedilen büyü kitaplara malzeme oldular. Bu da ayrı bir hikaye. Belki de Blavasky'nin dediği gibi kutsal metinlerin ezoterik şifrelerini çözmede 7 anahtar kullanmamız gerekir. Tekvin'de söz edilen varlıklar melek değil de fiziksel olmalı ki Ademoğullarının kızları ile ilişki kursunlar ve çocukları olsun. &lt;br /&gt;Ademoğulları ile birleşerek bir melez ırkı doğuran Tanrı oğulları kimdi? Gerek Tevrat'ta gerek Ölü Deniz'de bulunan Esen kayıtları anlatıyor ki, insanoğulları kadim bir devirde bir genetik aşılanma gördüler. Bu o kadar açıkça ifade edilmiştir ki bazı arkeolojik ufologlar uzaydan astronotların (tanrıların) gelip insan evrimini geliştirmek için böyle bir işlemde bulundukları olasılığı ciddi ciddi ele almışlardır. Her ne kadar bu yazarlar, kendi tezlerini doğrulamak için bir takım asılsız benzetmeler ortaya atmışsa, Tanrı oğullarının kim oldukları konusunda, kimse tatminkar bir çözüm getirememiştir ve binlerce sene önce, uzaydan gelen ve insandan daha gelişmiş, ancak yinede humanoid (insan türününden) olan varlıkların, insan evrimini hızlandırmak için bir genetik aşılama yapmaları modern mitoslardan da biridir. Böyle bir tez doğruysa, o zaman onların insanlarla ortak bir kaynak paylaşmaları gerekir, aksi takdirde onların ne humanoid olmaları, ne de Ademoğullarının kızlarından çocuk yapmaları olasılığı vardır. Bu da spekülasyonlar için yeni sahalar açmaktadır, ancak bütün bunlar, tabii ki, birer varsayımdır.&lt;br /&gt;Kayıtlar insanı kolayca böyle bir düşünceye sevk ediyor. Tanrı oğulların (Beni Elohim) yaratığı bu melez ırk, Grek mitolojisinde Titanlar'a benzer. Platon'un belirtiği gibi bir "tanrı" olan Poseidon yerli bir kadınla birleşerek Atlas ve diğer Titan kardeşlerini doğurdu. Platon'a göre, Atlantis'i yöneten sınıfta tanrı soyu vardı, ancak zamanla tanrı soyu insan soyuna nispeten azalmıştır ve Atlantis'de bir çöküş, bir dejenerasyon başlamıştı. Onlar "yüce ideallerinden sapmaya" başladıkça, sonları hazırlanmaya başlanmıştı. Burada kullanılan "tanrı" sözcüğü ele alırken, unutmamak gerekir ki, farklı kültürlü bir toplumdan çevrilmiş bir terimdir. Platon tek bir Tanrı'yı öğretirdi, küçük harf başlıklı "tanrı" sözcüğü ise büyük harf başlıklı "Tanrı" ile aynı şey ifade etmez.&lt;br /&gt;Irk kavramları, İkinci Dünya Harbinden sonra tabu bir konu haline gelmiştir. Ancak, materyalist bir temele dayanan ve Üçüncü Reich mitosunu oluşturan "herenvolk", "ırk saflığı" gibi görüşler yerine, bu kadim görüşlerde melezliğin işlendiğini görüyoruz. Ancak, Nuh soyu için, ırk saflığını korumak gibi adetlerin varlığı metinlerde gözükmektedir. Bu, hem Yafeti bir kökenden gelen Ariler için, hem de Sami bir kökenden gelen İbraniler için geçerli olmuştur. Musevilerin ırkları dışında evlilik yapmaları tabu olduğu gibi, Ariler de benzeri uygulamaları Hindistan'da yürüterek kast sistemini oluşmuşlardır. En üstte Ari soyundan Brahminler vardı. Onların diğer kastlerle evlenmeleri bir tabudu. Hatta, en alt tabakayı oluşturan Sudralar dokunulmazdı. Bu adet de, Nuh soyundan olmayan kavimlerinin varlığını ima etmektedir.&lt;br /&gt;Ezoterik açıdan, bedeni esas alan "ırkcılık" tezleri geçersizdir. Çünkü beden ruhun bir aracıdır. Reenkarnasyon yolu ile ruh farklı ırklara, kültürlere enkarne olmaktadır ve böylece deneyimleri zenginleşmektedir. Ancak, makro düzeyde, kitlesel açıdan ruhsal evrime paralel olarak gelişen ruha daha uyumlu bir araç sağlamak üzere insan bedeninin de bir evrimden geçirmesi söz konusudur. Bu sebeple Nazilerin zorla, kan dökerek empoze etmek istedikleri ırksal evrim, aslında doğal ve birazda planlı ve bilinçli (eugenics) yöntemlerle, ırk ayrımına yer vermeden ileri ki yılarda gerçekleşecektir. &lt;br /&gt;O halde, bazı kadim öğretilere göre, soyumuzda her türlü karışımdan geçen biz insanlar, aslında melez bir ırkız, ve hemen hemen her birimiz, her ırktan olanımız, tarih öncesi unutulmuş göçler sayesinde, bu sözde "tanrıların" kanını az veya çok taşımaktayız. Ancak, Nuh peygamberi ile ilgili kayıtlar bu tür bir aşılamayı desteklemekle birlikte, aynı zamanlarda farklı türden bir mütasyonu da kutsal kitaplarda ele alındığını görüyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;" O günlerde Nuh gördü ki, dünyanın ekseni eğildi, ve felaket yaklaşıyordu. O zaman ayaklarını kaldırarak dünyanın ucunda büyük babasının babası, Enok'un (İdris) bulunduğu yere götürdü. Ve Nuh acılı bir sesle üç kez haykırdı: Dinle, dinle, dinle, söyle dünyada neler oluyor? Yeryüzü zorlanıyor ve şiddetli bir şekilde sarsılıyor."&lt;br /&gt;Enok'un Kitabı (64/ 1-3)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nuh ve Nuhoğulları&lt;br /&gt;Genelde, insan tarihinin 10,000 sene önce biten son buzul çağın gerilemesiyle başladığı inanılır, tabii burada taş devrinden başlayan yükselişten söz ediyoruz. Atlantis'in olması gerektiği çağda dünyanın büyük kısmı buzlarla örtülü olmalıydı. Bu buzlar hemen hemen Kanada'nın ve Kuzey Avrupa'nın çoğunu kapladığı gibi Güney Amerika'nın bazı kısımlarını örtüyordu. Demek oluyor ki, dünyanın etrafında ince bir kuşak uygarlığı barındıracak durumdaydı. Aslında dünyanın şimdiki durumu bundan iyi olmakla beraber yine de, onun yuvarlak oluşu ideal iklim açısından güneşi bazı yerleri fazla, bazı yerleri az ısıtmaya ve aydınlatmaya yol açıyor. Ancak, buzul çağı ile ilgili bilmediğimiz birçok şey vardır. Buzul çağların neden olduklarını bilim adamları saptayamamıştır. Bir takın hipotezler ortaya atılmıştır. Güneşte periyodik olarak ısı gücün azaldığı veya güneş sistemi zaman zaman soğuk alanlara girdiği ortaya atılmıştır. Ayrıca son buzul çağında tropik iklimlerin bitki ve hayvan çeşitlerinin bulunması iklim kuşaklarının yer değiştirdiği tezini güçlendiriyor.&lt;br /&gt;Bilindiği gibi İbranilerin kutsal kitapları arkeoloji ve tarih açısından genelde oldukça güvenilir kaynaklar oldukları saptanmıştır. Ancak kronolojik kayıtlar daha eski çağlara indikçe güvenilirliği de aynı oranda azalmaktadır. Dünyanın Tevrat'ta belirtildiği gibi 6000 yıl önce yaratılmadığı ve en az dört buçuk milyar yıllık ömrü olduğu artık herkes tarafından biliniyor. Oysa, 1654 yılında, Ussher adında bir İrlandalı Başpiskopos, Tevrat'taki verilere dayanarak yaratılışın M.Ö. 4004 yılında, 26 Ekim sabahı, saat dokuzda başladığını iddia etmişti. Bazı metin ve hadislere dayanarak, dünyanın yaratılış süresi olan 6 günü, her günü 1,000 veya 50,000 yıl ile çarpsak yinede alınan netice tatminkar değildir. O halde, eski İbrani metinlerinin Kuran'da belirtildiği gibi tahrifata uğradığı kanısına varmak mümkündür. Oysa, mecazi açıdan, Kuran'da da belirtildiği gibi, Yaratılışın sürdüğü 6 günün, aslında farklı anlama geldiği, ilerdeki bölümlerde ele alınacaktır. "Gün" denildiği zaman belirli bir devreyi (bir siklüsü) tamamlayan bir süre düşünüldüğü ortaya çıkıyor. Kutsal kitaplarda (Kuran, İncil ve Bhagavad Gita) bu bazen 1000 yıl olarak ifade edilmektedir ("Tanrının nezrinde bir gün bin yıl gibidir"), 6 gün için daha farklı yaklaşımlar da söz konusu. Bu konuyu kapsamlı olarak "Siklüsler" adlı bölümde ele alınacağız.&lt;br /&gt;Aynı şekilde, Atlantoloji açısındanda, Nuh tufanı M.Ö. 2500 veya 3000 değilde, M.Ö. 10.000 civarında olması mümkündür. Bu tarihlerde, büyük olasılıkla, önce açıkladığımız gibi dev bir asteroid'ın yeryüzü ile çarpışması, ya dünyanın yörüngesini güneşe daha yakın getirmişti, veya eksenini değiştirerek yine buzul alanları yaratıp eski buzul alanın erimesine yol açmıştır. Böylece, kutuplarda yer değişme iklim değişliklere de yol açması gerekir. Kutuplarda buzların altında bulunan ormanları, aksi taktirde nasıl açıklarız. İlginçtir ki, gerek Enok'un kitabında gerek Herodotus' un Mısır rahiplerinden duyduklarında ve nice eski kayıtta böyle bir eksen değişikliği olduğu açıklanıyor. Mısırlı rahiplerin Herodotus'a anlattıklarına göre Güneş bir zaman batıdan doğuyormuş be doğuda batıyormuş ve dünya birkaç kez eksen değiştirmiş.&lt;br /&gt;Çarpışma yerinin büyük olasılıkla Atlas Okyanusunda, belki de Meksika körfezinde olması okyanusdaki kara parçaları volkanik patlamalar eşliğinde denizin dibine sürükledi. Amerika kıtasında incelemeler oranın belirsiz bir geçmişte, büyük bir meteor yağmuruna tutulduğun göstermiştir. Aynı şekilde Büyük Okyanusta bir zamanlar böyle bir meteor yağmuruna maruz kalmıştır. Gökten gelen felaketin sonucunda Atlantis kıtası batmıştı, bazı dağ tepeleri de okyanus ortasında adalar olarak kalmıştır. Bir taraftan kara parçaları çökerken, başka kara parçaları yükselmeye başlamıştı, bunların arasında Ant dağları, Cordilleras dağları, Himalayalar, Pamir dağları ve Kafkas dağlarını sayabiliriz. Hayvan sürüleri, doğa örtüleri ve insanlar toplu olarak öldüler. İnsanların uygarlık anıtları yeryüzünden silindi.&lt;br /&gt;O halde, insan tarihin dünya geçmişi açısından bu kadar kısa bir süre önce başlamasına şaşmamak gerekir. İnsanlar her şeyi yeniden başlamaları gerekirdi. Bu öykünün doğru olmadığını savunanlar, Platon'un belirttiği tarihten çok sonra yazı ve uygarlığın geliştiğini belirtiyorlar. Ancak mevcut arkeolojik bulgulara dayanarak M.Ö. 8-9 bin yıl önce Konya yakınlarında Çatalhöyük'te gelişmiş şehircilik olduğunu gösteriyor (10). Yazının nispeten yakın tarihte gelişmesi, onun bir felaket öncesi uygarlıkta bulunmaması anlamına gelmez. Yaşlı Mısırlı rahip bilginin yazının unutulması konusunda verdiği açıklamalar bu konuda yeterlidir. Arkeolojik buluntular, uygarlık gereçlerini, bilim ve sanatları gittikçe daha geri bir tarihe atıyor.&lt;br /&gt;Binlerce yıl önceki bu felaketten bir kaç insanın kurtuluşu, tarih boyunca unutulmayan bir öykünün konusu olmuştur. Daha önce belirttiğimiz gibi, bu öykü dünyanın her tarafında korunmaktaydı. Şüphesiz, bunun sonucu olarak diğer felaketlerde olduğu gibi, bir çok hayvanların nesli tükenmişti. Bilimsel bir varsayıma göre, bu devirde (11 bin sene önce) 40 milyon hayvan aniden öldü.&lt;br /&gt;Nuh peygamberinin bu devirde yaşadığını varsayımına dayanarak onunu bu felakette hazırlıklı olduğu belirtiliyor. Gemisinde ailesi ile birlikte hayvan neslinin seçkin çeşitlerini de almış. Büyük olasılıkla, o devirde bol çeşitleri olan vahşi ve dev cüsseli hayvanlar yerine evcil hayvanların felaketten kurtulmaları, ve gelecekte insan yararına nesillerini devam etmeleri öngörülmüştü. Ayrıca, Kutsal metinlerde açıkca belirtilmediği halde, tarıma elverişli bitkilerin ve meyve ağaçların filizleri de taşındığını kabul edebiliriz. bu konuda bazı belirtiler vardır. &lt;br /&gt;Ancak, dünyanın her tarafında yaygın olan tufan mitoslara dayanarak, öyle sanıyoruz ki, dünyanın çeşitli yerlerinde başka kurtulanlar da vardı. Onlar, "ikinci Adem" olarak değerlendirilen Nuh'tan farklı olarak hazırlıklı değillerdi. Kurtulmaları genelde şans eseriydi. Bu kurtulanlar arasında Ad soyundan olanlar da vardı, dünyanın çeşitli yerlerinde bulunan "Adem öncesi" ve tanrı soyundan aşılanmamış, aborijin ırklar da vardı. Bu yüzden Nuhoğulları ve Ad'lar ırklarının "saflığını" korumak için türlü yöntemler aldılar, ve tarih boyunca görülen ve çeşitli kutsal kitapta yazılan (aborijin) yerlilerle ilişki yasağı sürdürüldü. Ancak, bu uygulanma doğal olarak pek başarılı değildi.&lt;br /&gt;1947 yıllında, Ölü Denize yakın Kumran mağrasında bulunan rulo yazıtlar, İbrani kutsal edebiyatın en eski örneklerini oluşturuyor. Bulunan bir yazıta göre Haz. Nuh farklı bir fiziğe sahipti. Öyle ki, babası Lamek onun kendi oğlu olduğunu karısı Bartenoş'un yemin ve ısrarlarına rağmen inanmamıştı. Haz. Nuh'un "Bakıcılar, Kutsal Olanlar veya devler" in soyundan gelmediğini ancak "meleklerden her şeyi öğrenen" büyükbabası Enok (Haz. İdris)'a danıştıktan sonra inanmıştı (11).&lt;br /&gt;Kumran'da bulunan bu yazıtların Haz. İsa'dan yüz sene önce yazıldığı dikkate alınırsa onların değeri anlaşılır. Her ne kadar Enok'un kitabı San Augustin tarafından belirtiildği gibi kadimliğinden dolayı tahrifata uğramışsa da, Kumran yazıtları ile ilginç benzerlikleri vardır. Orada Haz. Nuh ile ilgili şunları yazılıyor: "Bir süre sonra, oğlum Mathusala, oğlu Lamek için bir eş aldı. O ondan hamile oldu ve bir çoçuk doğurdu. O çocuğun etti kar gibi beyaz ve gül gibi kırmızıydı, saçları yün gibi beyaz ve uzun, gözleri güzeldi. Gözlerini açtığı zaman evi güneş gibi aydınlat ı... Ve babası Lamek ondan korktu ve koşarak Mathusala'ya gitti ve şöyle konuştu, Ben başka çocuklara benzemeyen bir oğul doğurdum. O insan değil gibi, fakat gökyüzü meleklerinin çocuklarına benziyor. O bizden farklı bir yapıda ve hiç bir şekilde bize benzemiyor ... Ve şimdi, babam sana gerçeği öğrenmek için atamız Enok'a gitmeni yalvarırım, çünkü onun yurdu meleklerledir" (Enok'un kitabı 105/1-6). O halde, eski kayıtlar tufanla silinen eski dünyadan, Nuh ve soyu yeni bir insan prototipi olarak kurtulduğunu belirtiyor. Bu soyun eski Kızılderili ademoğulları ve melez dev ırk yerine beyaz ırk olduğu görülmektedir.&lt;br /&gt;Daha önce belirtimiz gibi, Blavatsky'e göre Atlantisliler dördüncü kök ırka mensuptu, üçüncü kök ırk'ta Lemuryalılar'dı (Mulular), her bir ırk bir felaketle yok olduğu gibi, kurtulanlar, bir sonraki ırkın atalarını oluşturup yeni bir ırk oluşturmuşlar. Bizim de beşinci kök ırktan olduğumuz söylenir ve altıncı kök ırk oluşmaktadır.&lt;br /&gt;Tevrat'ta göre, Nuh'un gemisi Ararat dağında demirlendi. Her ne kadar bu bize olasılık dışı gibi gelse, jeolojik kanıtlar o bölgenin bir zaman su altında olduğunu gösteriyor. Civarda bol miktarda deniz fosilleri ve tuz kristalleri vardır. Van göllünün tuzlu olduğu ve deniz balıkları bulunduğu bilinir. Bunun dışında Ararat'ın tepesinde doğru veya yanlış gemi kalıntıları bulunduğu söylenir. Zaman zaman, bu parçalar incelenmek üzere indirilmişti (12). Bu konuda ilginç iddialar var, çeşitli belgeler ve fotoğrafları içeren kitaplar yazıldı. Keşif heyetlerinin araştırmaları düzenlendi.&lt;br /&gt;Bu iddiaların gerçek olup olmadığını bilmiyoruz, ancak kutsal kitaplardaki her öykünün arkasında bir gerçek payı vardır. Nuh'un üç oğlu Yafes, Ham ve Sam'dan bütün ırkların türediği inanılır. Yafes'ten “beyaz” ırk, Sam'den Araplar ve İbraniler dahil olmak üzere Sami ırkı, ve Ham'dan Kuzey Afrikalılar türediği yazılır. Tevrat'ta bu üç oğlun soylarını ayrıntılı olarak açıklıyor. Bu soy isimleri aslında bir çoğu Anadolu'da olmak üzere bir çok kavim ve halkların isimlerinden başka bir şey değildir.&lt;br /&gt;Bu konuda birinci asırda yazılan Flavius Josephus'un İbraniler tarihi ayrıntılı bilgi veriyor (13). Josephus bu konuda şöyle yazıyor, "Nuh'un oğulları üçtü, tufandan yüz sene önce doğan Sam, Yafes ve Ham, [Tufan'dan sonra] dağlardan vadilere ilk inip ev kuranlardandı. Tufanı anımsayarak alçak arazilere inmekten büyük korku duyanları da ikna ederek önderlik yaptılar (1-4-1)". Onlar biliyorlardı ki yaşlı Mısırlı rahibin belirttiği gibi bir tufan olduğu zaman, dağlarda yaşayanlar kurtulur ve vadi ve ovalarda yaşayanlar silinirdi. İlginçtir ki, Orta-Amerika kızılderilileri, gelen ilk beyaz adamlara, piramitlerin tufandan korunmak, yükseklere tırmanmak maksadıyla yapıldığını söylemişlerdi.&lt;br /&gt;Josephus'un tarihi, Tekvin'deki verilere dayanarak Nuhoğulları için şöyle yazıyor: "Nuh'un torunları anısına kurdukları devletlere kendi isimlerini verilmiştir. Yafes'in yedi oğullu vardı, onlar ilk başlarda Toros ve Amanus (Klikya) dağlarında yerleştiler, sonra Asya'ya doğru Tanais nehrine kadar, ve bir kolu Avrupa'da Kadiz [İspanyada Cebelültarık'ın ağızında ve Atlas Okyanus kıyısında bir şehir]'a kadar yol aldı ve daha önce başkaları bulunmayan ülkelerde yerleşerek, kendi adlarını verdiler. Yafes'in oğlu Gomer Grekler'in Galata [Ankara çevresinde bir Kelt Devleti, ayrıca Fransa'da aynı halk Gal'ler] dedikleri fakat o zamanlar onlar Gomerliler olarak bilinirdi. Magog, Magogitleri kurdu, onlara Grekler İskitler derlerdi. Yavan ve Madai'a gelince, Madai'dan Madianlar geldi. Onlara'da Grekler Medes [İranlı bir kavim] derlerdi. Oysa, Yavan'dan İyonyalılar ve bütün Yunanlılar gelmiştir. Thobel, Thobelitleri kurdu, onlardan da bütün İberler gelir. Mosocheniler Mosoch tarafından kuruldu onlara şimdi Kapadokyalılar (Göreme, Nevşehir) denilir. Halen onlarda eski adlarını gösteren Mazaca (Kayseri) şehri vardır. Anlayana bu gösterir ki, bütün devlet bir zaman o ismi taşırdı. Thiras aynı zamanda hükmettiği halklara Thiraslılar derdi, ancak Grekler onların adlarını Trakyalılar olarak değiştirdiler. Yafes'in soyundan ilk yerlileri olan devletleri adedi çoktur. Gomer'in üç oğlundan Aschanax, Aschanakslılar gelmişdir, artık onlara Grekler tarafından Rhegin [Güney İtlaya'da]'ler denilir. Aynı şekilde Riphath'da Riphalılar Paphlagonlar [Anadolu'da Karadeniz kıyısında yaşayan bir topluluk] ismi türedi. Grekler'in Frigler (Batı Anadolu'da bir devlet) dedikleri Thrugramma'dan türeyen Thrugrammalılar'dı. Yavan'ın üç oğullundan Elissa, Eliselilere adını verdi, onlara şimdi Aioller (Batı Anadulu'da) denir. Tharslar'dan Tarsus ismi alındı, ki bu Klikya'nın eski adıydı. Bunun belirtisi şöyledir, onların en kayde değer şehirlerin ismi Tarsus'dur bu adda theta yerine Tau harfini değiştirmek suretiyle elde edilmiştir. Cethimus, Cethima adasını almıştır, ona şimdi Kıbrıs denilir. Bu nedenle İbraniler adalara ve deniz kıyılara Cethima derler. Kıbrıs'ta bir şehir eski adını belirtisi korumuştur, o da Grekler tarafından Citius denilir, fakat yerliler tarafından Cithim denilir..."&lt;br /&gt;"Ham'ın çoçukları Suriye, Amanus ve Libanus dağlarına kadar yayıldılar... Chus'tan Habeşliler geldi. Halen'de günümüzde onlara kendileri ve başkaları tarafından Kuşit'ler denilir. Mestre ismi halen Mısır'da oturanlara Mestre'liler olarak korunmuştur. Phut Libya'nın ilk yerlisiydi... Grek coğrafya'cılar oradaki nehrin ve yerin ismi Phut'tan değiştiğini kaydetmişlerdir. Şimdeki ismini Mesraim'in oğullarından biri olan Lybyos'tan almıştır... Sabas, Sabileri kurmuştur..."&lt;br /&gt;"Sam, Nuhu'un üçüncü oğullunun beş oğullu olmuştur. Onlar Fırat nehrinden Hint Okyanusa kadar olan bölge'de yerleştiler. Elam Pers'lerin (İran) atası olan Elamlıları kurdu. Ashur Nineve şehrinde oturdu ve halkına Assuriler dedi...Arphaxad, şimdi Keldani'ler denilen Arphaksadlılar'ı kurdu. Aram, şimde Suriyeliler fakat önceden Aramiler denilen topluluğu kurdu. Laud, şimdi Lidyalılar (Batı Anadolu'da) fakat önce'den Lauditler olarak bilinen devleti kurdu. Aram'ın dört oğulundan Uz Teachonitis ve Şam’ı kurdu...Uz Ermenistan'ı kurdu... (1-6)". Josephus bundan sonra Arphaxad'ın soy kütüğün inceleyerek Haz. İbrahim'e kadar getiriyor. Bilindiği gibi kutsal kitaplara göre, Haz. İbrahim'in bir oğullundan İbraniler, diğer oğulundan Araplar türemişti.&lt;br /&gt;Kayıtlara göre, Atlantisliler Nuh yönetiminde bir dağa yerleştiler. Bu dağ Tekvin'e göre Ararat dağı, Kuran ve Suryani Tekvin'ine göre Cudi dağı ve diğer tradisyonlarda farklı dağlardı. Unutmamak gerekir ki olay çok eskidir ve kulaktan ağza geçerken ve yazıtlar kopyalanırken insanlar sürekli bildiği ve onlara yakın olan yerlerin isimlerini yerleştirmeye yönelirlerdi. Atlantis felaketinden diğer kurtulanlar dağlık bölgelerde yerleştiler. Kafkas dağları, Pireneler ve Atlas dağlar onların odaklandığı yerler olduğu kanısındayız. Burada yerleşmiş olan Kafkasyalılar, Basklar ve Berberler aynı soydan geldiği anlaşılıyor.&lt;br /&gt;Ararat dağına yakın olan Kafkas dağları büyük göçlerin başladığı bir yerdir. "Beyaz" ırka Batıda kokazik (kafkasyalı) denilmesi oldukça anlamlıdır. Ömer Büyükata'nın değerli çalışmaları (14) bu konuyu ayrıntılı bir şekilde aydınlatıyor. Ona göre Apas kelimesi ve Yafes (Japhet) ile aynıdır, hatta Bask ve Pelask aynı kelimenin zamanla değişmeye uğramasından kaynaklanıyor. Toponymy (bölge ve yer isimleri)'e dayanarak Büyükata bu göç yerleri belirtiyor. Pelasklar, Akdenizin Grek öncesi yerlileri idi ve Yunan kültürünü büyük çapta etkilemişlerdi. Dünyanın en kadim dillerinden birine sahip olan Basklar, Atlas dağlarında yaşayan Berberler ile akrabalıkları vardır. Cohane'e göre Berber, İber kelimesinden kaynaklanıyor(İber-İber). Aynı şekilde, Britanya (İnglitere) ve Breton (Batı Fransa) aynı kelime kökenindendir(Britler), ve çok eski çağlarda ****lit (büyük taş) inşatlar yapan gelişmiş bir İberik akımın kalıntıları İnglitere, Batı Fransa, İrlanda gibi Atlas Okyanus sahili ülkelerde görmek mümkündür (15). Son bulgulara göre bunların sanıldığından daha eski oldukları ortaya çıkmıştır.&lt;br /&gt;Sekiz senelik bir araştırma sonucu kitabını yazan Cohane, toponomi'e dayanarak dünyayı saran bir kadim kültür kalıntısı konusunda ilginç neticelere varmıştır. Birbirinden yakın neticelerine varan Büyükata ve Cohane'nin çalışmaları şaşılacak benzerlikler arz ediyor. Ancak, ne yazık ki Batı edebiyatı, Kafkasya konusunu ihmal etmektedir. Roma çağında Kafkasya İmparatorluğa bağlı bir eyaletti, adıda aynı İspanya'nın antik adı gibi "İberia"dı. Kafkasyalıların eski adı Adigeler'di. Başka bir değişle, Ad'lardı.&lt;br /&gt;Atlas Okyanusun sahilinde yerleşmiş olan Baskların dilleri Orta-Amerika'da Maya diline çok yakın bir benzerliği vardır. Bask efsanelerine göre ataları mağaralarda saklanarak felaketten kurtulmuşlar. Baskların eski bir adeti Kızılderili uygarlıklarındaki gibi 20'lerle saymaktı. Bu adet halen Fransızların 80 rakamı 4 adet 20 ile dille getirmeleri şeklinde kalmıştır. Baskların "jai alai" ismindeki top oyunları Mayaların "pok-a-tok" oyunlarına benzer. Kan grupları da diğer Avrupalılardan farklıdır (rh negatif ve AB ve O grubu ağırlıklıdır).&lt;br /&gt;Baskların M.Ö. 10,000 sene Avrupa'yı batıdan istila eden Kro-Magnonların bir kalıntısı oldukları inanılır. Kro-Magnonların beyin kapasiteleri (1600cc) bugünkü insanlardan (1400cc) daha büyüktü. Bu günkü insanlardan daha iri ve boyludular (182-195 cm.) (16). Bu insanların belki en son türleri Kanarya adalarında bir zamanlar yaşayan Guançlardı, soylarını İspanyollar tamamen tüketildi. Guançlarda ölülerini mumyalama gibi birçok kadim gelenekleri mevcuttu ve değik fiziksel özelliklere sahip oldukları söylenir. Aynı şekilde Peru ve Paskalya adalarında yaşayan "Uru" lar yakın zamanda yerliler tarafından tamamen öldürüldü. Bu ada halkları günümüzün insanlarına göre iri ve boyludular.&lt;br /&gt;Atlas Okyanusun Batı sahilleri şu anda Keltler adında sonradan gelme halklarla çevrilidir. Bunlar İskoçyalılar, İrlandalılar, Galler, Cornwallılar ve Bretonlardır. Konuştukları diller Kafkas dillerine benzerlik gösterir. Onların binlerce sene evvel Kafkasya'dan göç ettiklerine dair efsaneleri vardır. Atlas Okyanusuna geldikleri zaman kendilerine benzeyen İberlerle hemen kaynaşmışlardı. Keltlerin izlerini Anadolu'da da bulmak mümkündür, bir zamanlar Ankara yakınlarında bir Galata devleti vardı (17). İskoçların çaldığı tulumun (bagpipes) ve Bretonlar'ın çaldığı biniou'a benzeri müzik aleti, Basklar'da ve Karadeniz sahilinde Kafkas soyundan olan Laz'larda tulum halen çalınır.&lt;br /&gt;Amerika kıtasından gelen tarım ürünler çoktur. Yüzlerce bitki arasında patates, domates, çilek, salatalık gibi ürünler beyaz adam gelmeden evvel Amerika'da, çoğu And dağlarında yetişiyordu. Soframıza kurduğumuz sebze ürünlerin yarısı Amerika'ların keşfine borçluyuz. Gerçekten Amerikan uygarlıkların sofraları gelen İspanyollara nispeten daha zengin olduğu saptanmıştır. Bu ürünlerin birçoğunun vahşi çeşitlerin bulunmaması onların çok kadim çağlardan yetiştirilip geliştirdiğini gösterir. Avustralya gibi Atlantis İmparatorluğun ağından uzak olan ülkelerde tarımsal ürünlerin yoksunluğu Darwin'in de dikkatini çekmişti.&lt;br /&gt;Donnelly'e göre bu ürünlerin kaynağı Atlantis'ti ve o, bu ürünlerin gelişmesi gerektiği on binlerce yıllık evrimin orada gerçekleştiği kanısında. Yeni dünyayı bir kenara bırakıp eski dünyada tarım ürünlerin yayıldığı başka bir bölgede de görüyoruz. Edmond de Molin'i aktaran Ömer Büyükata, "Gerçekten; meyve ağaçları, dünyanın bu mümtaz derecede çeşitli meyve türlerine rastlanılmaz ... Sicilya' dan daha mutlu olan Kolkhide (Batı Kafkasya) eski bolluğundan bugün hiçbir şey kaybetmemiştir ... Burada en çok göze çarpan şey meyve ağaçları arazisi olmasıdır. Hatta Kandül ve başka bitki bilginlerine göre Kolkhide, meyve ağaçların anavatanıdır. Onların kanılarına göre elma, armut, erik, kiraz, dut, kiraz badem ağaçları, frenküzümü, bağ, turp ve birçok sebze çeşitleri hep buradan, bu vadilerden etrafa yayılmış bulunduğu gibi, bu ürünler en ilkel ve en çok kendi kendine yetişir bir halde yalnız burada bulunurlar..."(18). Bir varsayıma göre tufandan kurtulan bir gemi, insanoğullunun evcilleştirdiği hayvanları ve tarım için elverişli bitki ve ağaç türlerini bu bölgeye yakın bir yere taşıdı, bu gemiye Nuh'un gemisi denilirdi.&lt;br /&gt;Türkçe'nin kızılderili dillerle benzerlikleri bilinir, bu konuda bazı araştırmalar vardır. Atlantoloji ve Mu konusu işleyenler arasında ile ilgili özellikle Haluk Cemil Tanju'nun "Orta-Asya Göçlerinde Turunçderililer" (19) ve Kazım Mirşan'ın anlaşılması zor "Akınış Mekaniği, Altı Yarıq Tiğin" (20) kitapları ilginçtir. Ayrıca Dr. Hamit Zübeyir Koşay birkaç yıl Basklar arasında bulunduktan sonra Türkçe ve Baskça arasında bir bağ kurmuştur (21). Diller kısa sürelerde büyük değişikliklere uğradığı için binlerce sene evvelki durumu için bir şey söylemek zor.&lt;br /&gt;Norveç'li Thor Heyerdahl yaptığı araştırmalarında haklı bir ün kazanmıştır. "Kon-Tiki" (22), "Aku Aku" ve "Polenesya'ya Deniz Yolları" adlı eserlerinde anlatılan, Peru'dan Paskalya adalarına ilkel bir deniz salında yaptığı yolculukta, eskiden böyle bir yolculuğun olasılığını kanıtlamıştı. Onun gerek arkeolojik, dilbilimi ve mitolojik araştırmaları eski çağlarda beyaz adam anlamına gelen "Urukehu" adında bir halkın Peru uygarlığını yaratıklarını, ancak melezler ve oranın yerlileri tarafından kovulduktan veya bilinmeyen bir sebepten dolayı göç ettiklerinde, Paskalya adalarına yerleştiklerini belirtmişti. Urukehular sonradan Paskalya ve Hawaii adalarında aynı akibete uğradıktan sonra nesli yok olmuştu. Yeni Zelanda da aynı şekilde Urewera ülkesinin dağlarında bir zamanlar Turehu adında beyaz bir ırk varmış. Bu ırklar And dağlarında Titicaca gölü civarında yaşayan ve muhtemelen Uruguay'a ismini veren "Uru"larla aynı oldukları inanılyor. Heyerdahl'a göre Urukehuların boyları iki metre civarlarında olup, genelde kızıl saçlı ve bazen sarışındılar. Gerek Peru'da gerek de Paskalya adasında yapılan mezar kazıları bu tezleri doğrulayan cesetler bulundu. Ayrıca Paskalya adasındaki dev heykellerin kafa üstleri kırmızıya boyanıyordu. Paskalaya adalarında on yedinci asırda çıkan bir ayaklanmada yerliler "uzun kulaklılar" denilen bu halkı yok ettiler. Kurtulan tek bir "uzun kulaklı" soyunu sürdü, ve Thor Hyderdahl bazıları kızıl saçlı olan ve önceden Avrupalı sandığı torunları ile geçirdiği ilginç anıları kitaplarında aktarmıştır. Bu kavimin adı kulaklarını uzatmak için uyguladıkları bir deformasyon yönteminden ileri geliyordu ve uzun kulak kültü, Uzak Doğu'da, özellikle Kamboçya'daki esrarengiz Anghor medeniyetine Buda heykellerinde görülmektedir. Paskalya adalarında bulunan yazıt örneklerindeki harf karakterleri Sümer yazıtları ile hemen hemen aynı oldukları gözetilmiştir. Bu çok ilginç bir olaydır, arkeologlar her zaman ki gibi açıklayamadıkları olaylar karşısında sessizliklerini korumaktadırlar.&lt;br /&gt;Ergenekon efsanesine göre ilk Türkler demirciydi. Sarp dağlarla çevrili bir arazide bulunuyorlardı. Dağları eriterek ve delerek bu doğal hapisten kurtulmuşlardı, ki bu yüksek bir teknoloji anımsatıyor. Çin kayıtlarına göre eski Göktürkler (Tükmenler) genelde kızıl kestane saçlı ve bazen sarışındı, gözleri yeşil veya maviydi. İran'daki Türkmenlerde de aynı şey söz konusu. Kullandıkları runik görünüşlü alfabe de düşündürücüdür. Yine de, bu konuda demode ve şoven ırkçı tezleri yeniden hortlatmak amacınca değiliz, bu görüşlerimize tamamen ters düşer. Diğer topluluklar gibi Türkler çok karışmıştır, özellikle Anadolu ve Trakya Türkleri. Günümüzün insanı her yerde melezdir, ancak kadim çağlarda insanlar bu denli karışmamışlardı. &lt;br /&gt;Türk adının kökeni Urukehu veya Turehularla bir olabilir mi? James Bailey'nin araştırmalarına göre dünyanın muhtelif yerlerinde demir mağaraları bulunur. Karbon 14 testlere göre Güney Afrika'da bir mağara M.Ö. 41.250 senesinde işleniyordu. Bailey'e göre binlerce yıl önce Tunç çağı denizci madencilik firmaları dünya'nın çeşitli yerlerinde demir ve başka madenler için kazı yapıyorlardı ve mağara duvarlarında "şirketlerinin logolarını" bırakıyorlardı. Bunların arasında gamalı haç (svastika), haç, güneş sembolü, çifte balta, helezon ve paralel iki dalga en yaygın olanlar arasındaydı. Türklerin ilk ataları Ural-Altay dağlarında kadim ve kayıp uygarlığın madencilik kolonisi olabilir mi? Felaket geldiğinde ondan kurtulanlar arasında olup, yeni yurtları Orta Asya'da yayılmış olabilirler mi? Yoksa, Yafes oğullarının bir kolları mı idiler? Tanrıçaları "Turan" olan ve Troya'dan (Truva, Tür-va ?) Etrurya'ya (İtlaya/Tyrhenia) göç ettikleri söylenen ve şehirleri Tarkon tarafından kurulan Etrüskler (E-türk ?) ve ile bir bağlantıları var mıydı? &lt;br /&gt;Bir denizci halkı olan Etrüsklerin Anadolu’dan geldiklerini ve Lidya'dan giden bir koloni oldukları Herodotus tarafından kaydedildiği halde, günümüzde bu ihtiyatla karşılanır. Her ne kadar Lidyalıların baştanrıları Tarku adına taşıyorsa, Halikarnaslı Diyonysos iki toplumun arasındaki farkları işaret etmişti. Heykel ve resimlerindeki çekik gözlü moğul-kokazoid figürler, at, şavaş ve güreş motifleri bir Türk köken tezine yol açmıştı, ancak bunu kanıtlayacak ciddi delil olmadığı gibi, dilleri de henüz çözülememiştir. Ayrıca Türklerin kökeni en az Etrüsklerin kökeni kadar çözülmemiştir. Elli yıl önceye kadar, Batı'da Türklere belirli bir hüviyet tanınırken ve Sümeroloji ile ilgili kitapların çoğunda Sümerlerin Turan asıllı olduğunu yazarken, günümüzde Türklerin adeta kökleri olmadığı yolundaki görüşler yaygındır. Ancak, bundan alınmamak gerekir, çünkü varsayımcılığa karşı olan bu akım, diğer toplumları da aynı işleme tabi tutuyor.&lt;br /&gt;Bir iddiaya göre Lidyalıların bir kolu İtalyaya giderken, diğer bir kolu Klikya'ya (Güney Doğu Anadolu) giderek Toroslara ve Tarsus şehrine adlarını vermişler, onlara Trakheiotlar denilirdi ve adları Trakyalılara benzerlik arz eder. Diğer bir kolu da İspanya'ya giderek Tartessus (Eski Ahit'te Tarşiş) ismini vermiş, ancak Tartessus'un çok eski olduğu, kökenleri taş devrine uzandığı anlaşılıyor.&lt;br /&gt;Her ne kadar İtalya'da Turin ve Torino gibi bir sürü ilginç şehir isimi varsa ve Roma ve Romulus efsanesi, Asena efsanesine şaşılacak benzerliği varsa. Tabii ki, şüpheli bir yöntem olan toponymy'e (yer isimleri) dayanarak ve şoven duygulara kapılarak böyle bir sonuca varmak, bu konuda spekülatif bir varsayımı ileri sürmekten öteye gitmez. Daha somut sonuçlara varmak uzmanların işidir. Ama bazı ilginç bağlantılara işaret etmekten kendimizi alıkoyamıyoruz.&lt;br /&gt;Örneğin, İsviçre'de Zurih kentinin eski adı Turikon idi ve civarında ona benzer yer adları da varmış. Donelly şöyle yazıyor "Strabo (M.Ö. 63 - M.S. 21) Turduli ve Turdetaniler konusunda şöyle diyor "Bütün İberler arasında en bilgili bunlardır; onlar yazı sanatı kullanıyorlar; eski tarih anılarını kaydeden kitapları var, ayrıca altı bin senelik bir geçmişleri olduğunu iddia ettikleri şiir ve şiir olarak yazılmış kanunları var". Ayrıca, eski Mısır kayıtlarına göre, Anadolu sahil halkları denizciydi ve korsanlık yaparlardı. Onlara Tukrianlar denilirdi. Altı topluluğun birliğinden oluşmuş bu halklar Ramses III ile savaşmışlardı ve aralarında Tokhariler ve Thekerler de vardı. Onlarla Lübnan'ın kadim ve esrarengiz şehri Tyre ile bağlantı kuranlar var. Gerek Tyre, gerekse de Tartessus denizcilerin barındığı liman şehirleriydi.&lt;br /&gt;Sahara Çölünde yaşayan Tuaregler de Atlantis ile bağlantıları olduğu varsayılmıştır. Peter Kolosimo "Timeless Earth" kitabında şöyle yazıyor "Comte de Charencey (1832-1916) `Histoire légendaire de la Nouvelle-Espagne'adlı kitabında "Berber, Tamaçek (Tuareglerin dili), Euzkara (Baskların dili) ve kadim Gal dilinde bazı sözler kesinlikle Kuzey ve Güney Amerikadaki Kızılderili dillerine akrabalığı vardır" (23). Vahşi çöl hayatına dönüşmüş, kendine özgü katı kuralları olan ve pek konuşmayan Tuargeler'in çok eski Finike kökenli yazıları ve alfabeleri vardır. Erkeklerin yüzlerini örttüğü ve asillerin daima mavi giydikleri bu toplum, bir zamanlar çölün hakimleriydi. Bir zamanlar Sahara Çölünde büyük bir göl vardı, Libya'da çok eski, esrarengiz şehir kalıntılarının duvar resimleri o zamanın zengin bitki örtüsüne ve hayvan çeşitlerine şahittir.&lt;br /&gt;Tevrat'ta göre Kral Nemrud, Babil kulesini inşa etmesinden önce insanlar tek bir dil konuşurmuş ancak onun yıkımı ile birden herkes farklı bir dilde konuşmaya başlamış ve birbirini anlamamaya başlamıştır. Batıda konuşulan diller genelde üç büyük gruba ayrılır: Hint-Avrupalı diller grubu, Sami diller grubu ve Ural-Altay / Finno-Ugarik, Turan diller grubu. Bazı dil bilimciler (diffusionist) bütün dillerin ortak bir dilden geldiği kanısındalar, ancak bu tez halen tartışmalı olmakla beraber pek rağbet görmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaynakça &lt;br /&gt;(1) Muhyiddin-i Arabi'nin Fütuhat'ı Mekkiye adında eseri Türkçe'ye çevrilmedi. Selahaddin Alpay'ın bu isimde 430 sayfalık eseri, yazarın belirttiği gibi, aslında bir kısaltmadır. Bu eseri aslı onun gibi birkaç cilt tutar. Verdiğimiz bu metin Fusuus'l-Hikem (İbnu'l-Arabi'nin) Tercüme ve Şerhi, Ahmed Avni Konuk, Cilt I, sayfa 159-160, (Dergah Yayınları, İstanbul,1987) bulunmaktadır ve sadeleşmiş bir Türkçe ile aktarılmıştır.&lt;br /&gt;(2) Türk Dilinin Etimolojik Sözlüğü, İsmet Zeki Eyuboğlu, Sosyal Yayınlar, İstanbul, 1988&lt;br /&gt;(3) The Secret Doctrine, H.P. Blavatsky, Theosophical University Press, 1888, 1963 (II. cilt, s. 452)&lt;br /&gt;(4) The God-Kings and the Titans, James Bailey, St.Martin's Press, New York, 1973&lt;br /&gt;(5) The Aztecs, Nigel Davies, Abacus, London, 1973, 1977 &lt;br /&gt;(6) Peygamberler Tarihi, M. Asım Köksal, Türkiye Diyanet Vakfı ayınları, Ankara 1990&lt;br /&gt;(7) Atlantis'in Esrarı, Charles Berlitz, çev. Belkıs Çorakçı, Milliyet Yayınları, İstanbul, 1976&lt;br /&gt;(8) The Lost Books of the Bible and the Forgotten Books of Eden, A &amp; B Publishing Group, Brooklyn, New York, tarihsiz. &lt;br /&gt;(9) The Book of Enoch, The Prophet, çev. Richard Laurence, Wizards Bookshelf, San Diego, 1883, 1983&lt;br /&gt;(10) Anadolu'nun Öyküsü, İskender Ohri, Millliyet Yayınları, İstanbul, 1983&lt;br /&gt;(11) The Dead Sea Scrolls in English, G. Vermes, Penguin, Middle***, 1962, (s. 215)&lt;br /&gt;(12) In Search of Noah's Ark, Balsiger and Seller, 1976, Sun Classic, Los Angeles, 1976&lt;br /&gt;(13) The Atiquities of the Jews, The Wars of the Jews, Flavius Josephus, William Clowers and Sons, London&lt;br /&gt;(14) Aphaz Mitolojisi Anaç mı? B. Ömer Büyükata, Sabri Ander, İstanbul, 1971, Kafkas Kaynaklarına Göre İlk Yaratılışlar-İlk İnsanlık-Kafkas Gerçekleri, B. Ömer Büyükata, Yarış Matbaası, İstanbul, Cilt I 1985, Cilt II 1986&lt;br /&gt;(15) The Key, John Philip Gohane, Fontana, Glasgow, 1969, 1975&lt;br /&gt;(16) Atlantis, from Legend to Discovery, Andrew Tomas, Sphere, London, 1972, 1974&lt;br /&gt;(17) Galat'lar, Fernand Lequenne, çev. Suzan Albek, TTKB, Ankara, 1979&lt;br /&gt;(18) Abaz Mitoloji Anaç Mı? (12) [s. 38-39)&lt;br /&gt;(19) Orta-Asya Göçlerinde Turunçderililer, Haluk Cemil Tanju, İstanbul Matbaacılık&lt;br /&gt;(20) Akınış Mekaniği, Altı Yarıq Tiğin, Kazım Mirşan, MMB Yayını, Ankara, 1978&lt;br /&gt;(21) Makaleler ve İncelemeler, Dr. Phil Hamit Zübeyir Koşay, Ayyıldlz Matbaası, Ankara, 1974&lt;br /&gt;(22) The Kon Tiki Expedition, Thor Heyerdahl, çev. F.H. Lyon, George Allen and Unwin Ltd., London, 1950, Aku Aku, Thor Heyerdahl, George Allen and Unwin Ltd., London, 1958, American Indians in the Pacific, Thor Heyerdahl, George Allen and Unwin Ltd., London 1952, Sea Routes to Polynesia, Thor Heyerdahl, George Allen and Unwin Ltd., London, 1968. &lt;br /&gt;(23) Timeless Earth, Peter Kolosimo, Garnstone Press, London, 1973&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/142731373086965294-554629338287611731?l=kutlubilgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kutlubilgi.blogspot.com/feeds/554629338287611731/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kutlubilgi.blogspot.com/2009/08/ademogullar.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/142731373086965294/posts/default/554629338287611731'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/142731373086965294/posts/default/554629338287611731'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kutlubilgi.blogspot.com/2009/08/ademogullar.html' title='Ademoğulları'/><author><name>Canislupus</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_zRU6OLntNq8/SoQYc_aktNI/AAAAAAAAB-k/nvbrGx0eHfM/s72-c/Shem%252C_Ham_and_Japheth.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-142731373086965294.post-796468036319365630</id><published>2009-08-12T09:10:00.000-07:00</published><updated>2009-08-12T09:14:47.531-07:00</updated><title type='text'>Anadolu Dip Kültürü Türklere Aittir !</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_zRU6OLntNq8/SoLqbjs8s1I/AAAAAAAAB-c/p7GqILsreOA/s1600-h/506.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 186px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_zRU6OLntNq8/SoLqbjs8s1I/AAAAAAAAB-c/p7GqILsreOA/s320/506.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5369111464940188498" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;HALUK TARCAN / İstanbul 31.07.2009&lt;br /&gt;DOĞU ANADOLUYA ÖN-ATALARIMIZ i.Ö. 13BİNDE GELMİŞLERDİR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özet :&lt;br /&gt;1-Doğu Anadolu’ya Ön-Atalarımız Yazılarıyla ve bu yazıların içerdiği Ön-Türk kültürüyle (İ.Ö.ONÜÇbin)lerde gelmiş ve yerleşmiş ve buradan Anadolu ile Mezopotamya’ya yayılmışlardır.&lt;br /&gt;2- Balkanlardan, yazılarıyla ve bu yazıların içerdiği Ön-Türk kültürüyle 6000’de Fikirtepe’ye, 5500de Kumburgaz’a yerleşmişlerdir.&lt;br /&gt;SONUÇ 1:&lt;br /&gt;Anadolu’nun dip kültürü başta yazı olmak üzere Ön-Atalar’a , Bizlere, Türklere aittir.&lt;br /&gt;2A-Sonradan gelenler ,asla Yazı ve kendilerine özgü önemli bir kültür sahibi değildirler.&lt;br /&gt;2B- Ya da Kökenlerinde Ön-Türk kültürü vardır.(Grekler gibi)&lt;br /&gt;SONUÇ 2.&lt;br /&gt;Empriyalistlerin Etniler politikası asla uygulanamaz&lt;br /&gt;Mozayik, Alt kimlik , Üst kimlik , Türkiyeli iddiaları Sevr’in gizlenen yüzleridir, belgeler, taşlara kazınmış görsel belgeler karşısında SAFSATA’dan ibarettir..&lt;br /&gt;Türk kökenli olmadıklarını iddia eden etnilere DNA testi yapıldığında bu gerçek ortaya çıkacaktır.&lt;br /&gt;SONUÇ 3 :&lt;br /&gt;Empriyalistlerin kaleminden çıkan Resmî Türk tarihi 1071 esas alınarak yani Sevr,e uygun tarih biçilerek yazıldığından Anadolu Türk tarihi yeniden yazılmalı ve resmî tarihçiler kemikleşmekten vazgeçmelidirler. VATAN TEHLİKEDEDİR , SIRA, GURUR, GERÇEĞİ YALNIZ BİZ BİLİRİZ İDDİASI VATANI, SEVR’İN KUCAĞINA ATAR.&lt;br /&gt;İşte kısaca doğu Anadolu Ön-Türk gerçeği&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Batılı araştırmacıların, Prof. Erzen ve ekibin yaptığı araştırmalar sonucu , Avrupa ile Asya arasındaki bu büyük köşe başını , Doğu Anadolu Yüksek Yaylâsı’nı Tarihsiz bırakmış olduklarını görmüşlerdir.(Urartular ve Doğu Anadolu, TTK, 1983 ).nedenin, Emperiyalist güçlerin bu stratejik yöreye, çıkarlarına uyan yapay devletler kurmak amacı olduğu çok açık bir gerçek olarak ortadadır..&lt;br /&gt;Porf..Erzen ve ekibinini 30 yıl çalışarak ortaya koyduğu ve nedense Tarih kitaplarımıza geçmemiş olan gerçekler şunlardır : Ön-Atalarımız buraya&lt;br /&gt;(-13bin /onüçbin)lerde Orta Asya’dan göç etmişler ve Orta Asya’da 20 binlerde, kaya esimlerinden başlayarak gelişen, başta YAZI olmak üzere, büyük bir Türk kültürünü de birlikte getirmişlerdir.&lt;br /&gt;Batılı araştırmacıları dehşete düşüren ve ondan söz etmemek için çalıştıkları tarihi ve kültürel malzeme,&lt;br /&gt;Ermenistan ile Azerbaycan kadar uzanan ve doğu Anadolu’da Van ve Hakkâri’den başlayan Tir-i Şin yaylâsındaki, 35 bin kadar kaya resmidir.Bu kaya resimleri ile Orta Asya arasında birlik ya da, benzerlik vardır.Bunun paralelinde&lt;br /&gt;Van BAŞET dağında , 13 binlerde gelmiş olan Ön-atalarımızın yaptıkları, yazı öğelerini içiren kaya resimleri vardır, bir tek örnek :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Van’ın Baş et dağındaki bu kaya resminde, damga iki dağ keçisi, adamlara benzeyen ve onları anlam olarak birbirlerine bağlayan şekiller görülmektedir ki, bu şekillerin her biri birer kavramı ifade eden damgalar’dır.Tarih 13binlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tür kaya resimlerini ve doğrudan Ön-Türk yazısını içeren yöreler çok kısa olarak şunlardır :&lt;br /&gt;Van/ Hakkâri ve Bitlis’te Gevaruh Vâdisi(10/8bin), Sat dağı ve gölü (8 /6bin),Hırkanıs suyu, Mazur vadisi, pagan köyü(8bin,),Put köy(4/3 bin) Cuudi dağı ( 8bin /1500).&lt;br /&gt;Bunlar, yaklaşık 30(otuz) kaya yazıtı, yani, gözle görülen, elle dokunulan yazılar, metinler, yazılı bilgilerdir. İki örnek veriyoruz :&lt;br /&gt;Cuudi dağındaki 3 damgalı petroglif ve.Çilgiri yazıtı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hakkâri’de SAT dağına bulunan bu 3 damgayı yani üç kavramı ifade eden petroglif (-8000) tarihlidir VE.&lt;br /&gt;Doğu Anadolu’nun sahiplerinin Türk olduklarını ispatlayan Ön-Ata DAMGASI’dır..&lt;br /&gt;Dağ keçisi : Gök, Tanrı, kral vb..&lt;br /&gt;10 on nokta : ON, türklerin bir bölümünü aldığı ad sonradan HUN, kozmos. 10 sayısı..&lt;br /&gt;boynuzlar: kişi, şeref, kutsal anlamlarını verir..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÇİLGİRİ YAZITI : Prof. Muvaffak Uyanık tarafından Van’ın Çilgiri kasabasında bulunmuş tarihi (-7 / 6bin)ler olan bu yazıt bir mermer sütun dilimi üzerine yazılmıştır. Van Müzesinin bahçesinde bulunan bu yazıtın değerini bildirmiş olduğum zamanın Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek’in emriyle Van müzesinde, içeriye alınmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ongu –utus Ögis&lt;br /&gt;Oq at ögis&lt;br /&gt;Ongu-on oqun&lt;br /&gt;Ata Oq Us Ësis&lt;br /&gt;Işı Öz – içiş Bolu&lt;br /&gt;Ub-oz aşa ekinç,&lt;br /&gt;Ësi Ögis aşınç&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mirşan tarafından okunmuş olan bu yazıtta, “OQ halkları arasında halkını kalkındıran, onu uygar yapan ermiş( ya da peygamber) in Tanrıya aşması” nedeniyle ona ithaf edilen yazıt.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çilgiri Yazıtında ortada bulunan ve OQ diye okunan günahsızlığı ya da değişmez değeri ifade eden HAÇ şeklinin aynini,&lt;br /&gt;Van gölündeki Ahtamar adasında bulmuş olduğumuz bir taş üzerinde gördüğümüz gibi,&lt;br /&gt;ayni OQ , (+1000) yılında inşa edilmiş olan Ahtamar kilisesinin kapısının iki yanında bunmaktadır.&lt;br /&gt;Bu haç bugün, Batının kökeninde kendilerinin bulunduğu,ve suçlarını bize yamamak, örtmek için parlamentolarına tarih yazdırarak, tarihi ve alçak bir yalanı Sözde Ermeni Soykırımını kanunlaştıran kararlarını görselleştirmek amacıyla, Ermenilerin meydanlara diktikleri anıtların ortasında bulunmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zavallı batı, ve zavallı Ermeni yöneticileri bu tarihi,&lt;br /&gt;(-7binler) olan OQ’u Vatikan’ın (400)lerde Haç olarak almakla&lt;br /&gt;Anadolu dip kültürünün Ön-Türk olduğunun ve kökenlerinde Ön-Türk kültürünün bulunduğunu kabul etmiş olduklarının farkında değildirler. Çünkü, Tarihi ancak 3bin yıllık olan acılanılacak Batı, Asya ve Mezoptamya’da çok sayıda binlerce yıl önce var olan büyük uygarlıklar karşısındaki aşağılık duygusunu yok edebilmek için kendi göbeğine bakmış, kendi deyimleriyle EGOSANTRİZM içinde bu uygarlıklardan önce olup karşılarına çıkan büyük bir uygarlık için , bilinmeyen bir halk ve onun bilinmeyen Uygarlığı kavramına sarılmıştır.&lt;br /&gt;Prof.Erzen ve Ekibinin Doğu Anadolu’da, onun varlığın henüz bilinmediği yıllarda ortaya çıkarmış olduğu Ön-Türk uygarlığı, Anadolu’ya yayılarak onun dip kültüründe yer aldıktan başka,&lt;br /&gt;· 10binlerde yazısıyla, Mezopotamya’ya inmiştir.Bunu, Halep sırlı taşında görmekteyiz. Tarihi, Lyon termo-nükleer laboratuarınca (-9300/8700)arasında saptandığına göre Ön-Ata kültürü (10bin)lerde Mezopotamya’da var olmuştur.&lt;br /&gt;Bu çok kısa bir şekilde, görsel belge ve bulgulara göre,&lt;br /&gt;· ANADOLU DİP KÜLTÜRÜ TÜRKLERE AİTTİR. Yani, Konu Ermeniler cevap olduğuna göre, Batılıların verdikleri&lt;br /&gt;· (- 401) tarihinde Anadolu’ya gelmiş olan Ermenilerin Doğu Anadolu’da tarihe dayanarak hak iddia etmeleri hâyal’den ibarettir.&lt;br /&gt;Kaynaklar :&lt;br /&gt;- Profof.Dr,A.Reşit Erzen,Urartulat ve dOğu Anadolu, TTk,1983,Ankara&lt;br /&gt;- Prof E.Alok Anadoluda Kaya üstü resimleri Akbank 1988 İstanbul&lt;br /&gt;- Kâzım Mirşan , Alfabetik Yazı başlangıcı MBB, 1993&lt;br /&gt;- Halûk Tarcan, Evrensel Uygarlıkların Köken Kültürü Ön-Türk Uygarlığı kitap 1B.&lt;br /&gt;Alfa dağıtım.&lt;br /&gt;- Kâmuran Gürün ,Dossier Armenien, TTK 1983&lt;br /&gt;- Prof. Erich Eigl, Un Mythe de la Terreur, Druchaus Nonntal .Salzburg 1991.&lt;br /&gt;Halûk Tarcan&lt;br /&gt;Bilimsel araştırmacı(araştırmacı yazar değil) Centre National de la Recherche Scientifique- Paris /Sobonne 6’ncı seksiyon)dan.&lt;br /&gt;Kaynaklar: Evrensel Uygarlıkların Kökendeki Ön-Türk Uygarlığı, 3cilt – Halûk Tarcan&lt;br /&gt;İsteme : tarcanhaluk@gmail.com. Yalnız tarafımdan temin edilir www.haluktarcan.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/142731373086965294-796468036319365630?l=kutlubilgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kutlubilgi.blogspot.com/feeds/796468036319365630/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kutlubilgi.blogspot.com/2009/08/anadolu-dip-kulturu-turklere-aittir.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/142731373086965294/posts/default/796468036319365630'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/142731373086965294/posts/default/796468036319365630'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kutlubilgi.blogspot.com/2009/08/anadolu-dip-kulturu-turklere-aittir.html' title='Anadolu Dip Kültürü Türklere Aittir !'/><author><name>Canislupus</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_zRU6OLntNq8/SoLqbjs8s1I/AAAAAAAAB-c/p7GqILsreOA/s72-c/506.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-142731373086965294.post-7382337843315049003</id><published>2009-05-23T04:25:00.000-07:00</published><updated>2009-05-23T04:30:46.776-07:00</updated><title type='text'>Kutlu Erke Han</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_zRU6OLntNq8/Shfdpapb1fI/AAAAAAAAB9E/BWRqYYWTA80/s1600-h/erke.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 249px; height: 320px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_zRU6OLntNq8/Shfdpapb1fI/AAAAAAAAB9E/BWRqYYWTA80/s320/erke.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5338979586868499954" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya, Kuşan hanlığının azametini I. yüzyılda öğrendi; ünlü hükümdar Kanişka, Türkleri meşhûr etti. Bereket versin ki, onun gerçek adı, bugüne kadar muhâfaza olunmuştur (sikkeler üzerinde “Kanerka olarak yazılıdır).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filozof, şâir, parlak bir komutan ve yönetici olan Han Erke, Türk kültürünü kimsenin yapamadığı kadar yükseltti. Onu, Şark’ta zirveye çıkardı. Onun huzûrunda, “Türk” sözünü, sesleri titreyerek telaffuz ediyorlardı. O kadar kutsal bir sözdü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Han Erke, 78 yılında Kuşan hanlığı tahtına oturdu; onu 23 yıl yönetti. Bilge hanın en birinci silâhı, ne taş, ne ok, ne örme demir zırhtı; sâdece söz idi. Dünyânın en kudretli sözü: “Tanrı”. Kendisine ve bütün Türk dünyâsına zaferler kazandıran asıl oydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Han Erke, Şark’a Tengri inancını hediye etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Törenleri ve duâları çok güzel bilmesi ve kendi öğretisi ona yardım etti. Onun dili, güzeli ve doğruyu seslendirirdi; saatlerce onu dinlerlerdi. Hükümdar, çok geniş bilgili bir kişiydi. Yabancılar-Türkler için değerli olan şeyin altın, dalkavukluk, diğer insanlar üzerinde hâkimiyet kurma olmadığını, Şark’ın insanları hanın konuşmalarıyla, mâkul politikasıyla öğrendiler. Onlar için değerli olan hareketler ve asâlet idi. Hükümdar, milletin yüzü, zâtı idi. Ona inandılar. Demek oluyor ki, millete inandılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Han Erke, her kişiyi, kendisi ve akrabâları için, cenneti ve cehennemi bizzat kendi davranışlarıyla Dünyâda iken hazırladığına bilgece inandırdı. Kendi musîbetlerinden ve felâketlerinden kimseyi sorumlu tutamayacağını, o öğretti. Sâdece kendisini. Çünkü Tanrı, sen ne kadar hak ediyorsan o kadarını tam olarak veriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte o, İlâhî Mahkeme; dünyâdaki en âdil mahkeme... Olan şu: Sonsuz Mâvi Gök’ün altında sâdece sen, senin hareketlerin ve onları yargılayan Tanrı. Geriye kalan her şey o kadar da mühim değil. Yeni dinin ana-fikri son derece basitti: İyilik yap, dünyâ sana daha iyi olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu saf hakîkati kavrayan insanlar, onu kabûl ettiler. Ki, başka hiçbir millette benzeri bilgelikler yoktu. Türklerin mânevî/rûhî kültürüne bu çekici geldi... Her şey senin ellerinde. Sâdece bunu hatırla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkler, meselâ, ruhların ebedîliğine, ölümden sonra kendilerinin tamâmen değişeceklerine inanmışlardı. Herkes, gelecek hayatta en koyu günahkârın bile bütün günahlarını affettirebileceğini öğrenmişti. Şimdiki hayatta ona şans ve ümit verilmişti. Tengri’ye olan bu inanç, insanların ruhları güçlendirdi; fedâkârlığa dâvet etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Han Erke, bıkıp usanmadan, “Kurtuluşun davranışlarda” olduğunu öğretti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türklerin Tengri adına yaptıkları âyin/tören, yabancıları hayretler içinde bırakmıştı. Bu, gerçekten azametli idi. Tam bir tören havasındaydı. Gök Tanrı’nın adı çabuk unutulmadı. Törenin ayırdedici husûsiyetleri vakurluk ve düzenlilikti. Öyle ihtişamları, öyle şatafatları, pagan dünyâ bile bilmiyordu. Onlardan haberdar değillerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Türkler, putperestlere başka bir gezegenden gelmiş yabancılar gibi gözüktüler. Onların her şeyi iyi ve saf idi; onun için, Altay’ı, Şark’ta “Cennet”, Yeryüzü Cenneti, kendilerini ise, Âriler olarak isimlendirdiler Bu ad (Hindistan’daki Şambxkala gibi) Türk milletinin ana-vatanının adı olarak binlerce yıldan fazla yaşadı; oradaki atlılar hakkında efsâneler düzdüler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuşan şehirleri Han Erke döneminde, çanların melodik sesleri altında uyandılar: Din adamları, milleti sabah duâsına çağırdılar... O heyecan verici dakîkalar hakkında, belki sâdece tahminde bulunulabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne yazık ki, onlar hakkında çok az şey biliniyor. Bu çanlar tam nasıldı? Onları çalanlar nasıl görünüyorlardı? Şimdi kimse bilmiyor. Fakat çanlar var idiler (bu, kazılardan biliniyor). Hattâ, bizzat “çan” kelimesi, mümkündür ki, tam bu uzak yıllarda ortaya çıktı. O, eski Türk dilinde Gök’e çağrı mânâsına geliyordu. Kelimesi kelimesine: “Gök’e duâ edin.” Ve insanlar duâ ettiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlar, duâ tören-âyinlerini mâbetlerin etrâfında ulu Gök Tengri’nin altında kutladılar... Bir zamanlar Altay’da, kutsal dağların etrâfında tıpkı böyle duâ ederlerdi. Mâbetleri, kalıntılardan anlaşıldığına göre, ufak yapmışlardı. Önceleri, bu mâbetler kutsal dağları hatırlatma vazîfesi gördüler; sonra mîmarlık nesnesi oldular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mâbetin iç hollerine girmek yasaktı. Sâdece din adamları, onlar da çok kısa bir süre için, girerlerdi. Fakat, onlar bile orada nefes alma hakkına sâhip değillerdi.... Kutsal yerdi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer milletlerin âdetleri başka türlüydü. Orada inananlar mâbetlere giriyorlardı. Mümkündür ki, Türkler bu geleneği sonradan benimsediler (bunun veya diğer kültürlerin gelenekleri nasıl geliştiklerini, bâzılarının yerlerini niçin başkalarına bıraktıklarını bugünün ilmi fazla aydınlatamıyor.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duâdan önce semâvî buhur/günlük yakmak âdettendi. Buhuru taslar (buhurdan) içinde yakıyorlardı. Eski bir Altay efsânesine göre, pis/kötü güçler, tütsü kokusuna dayanamıyorlardı. (Tören/âyin, eski Türk dilinde “savuşturmak/vazgeçirmek”, “ürkütüp kaçırmak” mânâsına gelen “kadıt” kelimesiyle adlandırılıyordu.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanrı’ya, alçak bir sesle şarkılar söyleyerek duâ edilirdi. Koro, Gök Tanrı’yı ululayan ilâhî melodileri belîğ bir şekilde terennüm ederdi. Bu şarkı-duâlar “ırmaz” olarak isimlendirildi. (Kelimesi kelimesine “bizim şarkılarımız”.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her yerde Türklerin mânevî/rûhî kültüründe Tengri’nin eşkenar (dört kolu aynı uzunlukta) haçı vardı. Ona Şark’ta “vadjra” dediler...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Han Erke, inançların yayılmaları için güç kullanmaktan kaçınmadı. Şark kavimlerinin anılarında kalan hâdiseler... Büyük hâdiseler. Tengri’-nin haçları, o zamânın “Kuşan” hanlığı döneminin Türk şehirlerinin ve mâbetlerinin yıkıntıları, arkeologların gözlerinden kaçmadı, bunlar biliniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O sırada Tengri’ye inanmayan insanların ruhlarını kaplayan inanılmaz kargaşa hakkında sâdece tahmin yürütmek mümkündür. Onlar, haddinden fazla baskılar altında olduklarından “şaşırdılar”. Kendi zaaflarına mağlûp olarak, ıstırap çektiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabiî, ülkedeki demirin, mükemmel bir ordunun ve refahın -Tanrı için yapılan törenler gibi tam olmasa da-, Türk kültürünün mümtaz yüceliğine inandırdığını unutmamak gerekir. İşte Altay’ın, sonra da Kuşan hanlığının, Şark’ın mânevî/rûhî merkezi oluşunun sebebi. Türklere, onların ana-vatanına, cennete gelir gibi geldiler... (Söz açılmışken, çok eski zamanlara âit coğrafya haritalarında, Altay’ın gerçekten Yeryüzü Cenneti olarak isimlendirildiği biliniyordu.) Buraya diğer kavimlerin elçileri geldiler; onların kültürünü öğrendiler. Kuşan hanlığındaki yabancılar için Kandahar sanat mektebi ve mânevî/rûhî eğitim merkezleri açtılar. Anlaşılan, bu merkezlerin benzerleri Altay’da da vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Altay’da, zamânında Mûsâ’nın arkasından buraya gelen Yahûdî Yeşua tahsil görmüştü. Bu konudan Kur’ân’da dolaylı olarak söz ediliyor. Bu Yeşua, sonra Roma İmparatorluğu’na, Gök Tanrı’nın atlıları ile ilgili haber götürdü. Onun sözü, Hristiyanların en birinci kitâbı olan Apokalipsis’te yazılıdır. Bundan dolayı, onu İsus Hristo (Îsâ) olarak adlandırdılar... Veya, “Tanrı’nın Yakını”, yâni “Tanrı’yı gören kişi”!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;... Kuşan hanlığının hükümdarlarının sık gelen ve istenen misâfirleri, Hindistan’ın ve Tibet’in din adamları oldular. Olmamaları da mümkün değildi; çünki Han Erke, Keşmir’i kutsal şehre, hac mahalline dönüştürmüştü..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Altay’lı hacıların Keşmir’de kendi mâbetleri vardı; orada Türk dili hiç susmadı. Anlaşılan, bu, hâlâ meşhûr olan Altın Tapınak idi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Han Erke, gücünü ve zamânını hayırlı işlere verdi; bu, bütün Türk dünyâsına cömertçe ürünler getirdi. Buda’nın taraftarları IV. Konsül’lerini Keşmir’de topladılar. Buraya Şark’ın çok meşhur Budistleri toplandı. Onlar, Tengri adını ve onun öğretisini burada tanıdılar, ki bu öğretiler, Budizm’in yeni muhtevâsını (mahayana) doldurdular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni tören/âyinlerin metni, bakır levhalar üzerine yazıldı; bunlar çok geçmeden, Çin’de, Tibet’te, Moğolistan’da Budizm’in kutsal metinleri oldular (ve hâlâ duruyorlar)... Bu levhalarla, daha doğrusu, IV. Konsül’le, Budizm dîninin, daha sonra “lamaizm” adını alan yeni bir kolu doğdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şark’ın büyük eğitimcisi Han Erke, bilgeliğiyle, kendisine müttefikler buldu. O, Budistlerce kutsal şahsiyetlerden sayılıyor; adını duâlarda zikrediyorlar; sâdece Türkler, kendi meşhur hanlarını hatırlamıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;... Bereket versin ki, bu yüce insanı diğer milletler hatırlıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaynak : Murat Adji, Türklerin ve büyük bozkırların kadim tarihi.&lt;br /&gt;http://kutlubilgi.blogspot.com/2009/02/turklerin-ve-buyuk-bozkrn-eski-tarihi.html&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/142731373086965294-7382337843315049003?l=kutlubilgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kutlubilgi.blogspot.com/feeds/7382337843315049003/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kutlubilgi.blogspot.com/2009/05/kutlu-erke-han.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/142731373086965294/posts/default/7382337843315049003'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/142731373086965294/posts/default/7382337843315049003'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kutlubilgi.blogspot.com/2009/05/kutlu-erke-han.html' title='Kutlu Erke Han'/><author><name>Canislupus</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_zRU6OLntNq8/Shfdpapb1fI/AAAAAAAAB9E/BWRqYYWTA80/s72-c/erke.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-142731373086965294.post-5749864321890666573</id><published>2009-03-14T04:05:00.001-07:00</published><updated>2009-03-14T04:16:32.352-07:00</updated><title type='text'>Türk Kültüründe Yenigün / Nevruz Bayramı</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_zRU6OLntNq8/SbuR6ff-mPI/AAAAAAAABsE/GgT6rwl92tc/s1600-h/nevruz.gif"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 241px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_zRU6OLntNq8/SbuR6ff-mPI/AAAAAAAABsE/GgT6rwl92tc/s320/nevruz.gif" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5313000619487697138" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Milleti millet yapan unsurların başında milli kültür gelmektedir. Milli kültürü oluşturan unsurlar arasında gelenekler, görenekler, inançlar, töreler, törenler, bayramlar vs. önemli bir yere sahiptir. Dini bayramlar yanında milli bayramlar da fertleri ve toplulukları yakınlaştırarak bütünleştiren ortak kültür değerlerindendir. Türk boylarının en köklu milli bayramı Yenigün'dür. Yenigün Bayramı; tarihin karanlık bilinmeyen dönemlerinden beri, Türk boyları ve akraba topluluklar yanında, Türklerle coğrafya yakınlığı olan diğer topluluklarda da kutlanmaktadır. Yüzyllar boyunca; bu bayram ile ilgili çeşitli söylenceler, inanışlar, gelenekler, törenler oluşturulmuş, geliştirilerek günümüze kadar ulaştırılmıştır.&lt;br /&gt;Türk dünyasının değişik bölgelerinde Yeni gün ile ilgili farklı adlandırmalara rastlamaktayız. Türk kültürünün zenginliğini gösteren bu adlandırmalardan bazılarını alfabetik olarak şöyle sıralayabiliriz: "Baba Marta", "Bahar Bayramı", "Baş-ay", "Başbahar', "Bozkurt". "Cılgayak/Yılbaşı", "Çağan", "Diriliş", "Ergenekon", "Erkin kün/ Kurtuluş günü", "Gündönümü", "İlkyaz Bayramı "Kurtuluş", "Mart dokuzu", "Mereke","Mesir Bayramı", "Meyram", "Nevruz/ Novruz/ Noy-nuz", "Sultan Nevruz/ Sultan Navrız/ Sultan Mevriz/ Nevruz-ı Sultani', "Teze il/ yeni yıl", "Ulustın ulu küni/Ulus küni", "Uyanış", "Yaz-başı Bayramı", "Yengikün", "Yeniden doğuş", "Yenigün", "Yeni hayat". "Yeni yıl", "Yılbaşı", "Yörük Bayramı",vs.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yenigün Bayramı; Türk boylarının büyük bölümünde ve akraba topluluklarda değişik adlarla da olsa kutlanan/bilinen, ortak bir kültür zenginliğimizdir. Müslüman-Hıristiyan-Şaman, Alevi-Bektaşi- Sünni ayırımı yapmadan, bütün Türk boylarında bu bayram ile ilgili inanışlar ve gelenekler yaşaya gelmiştir. Gece ile gündüzün birbirine eşit olduğu her yılın 21 Martında kutlanan bayram, Türk toplulukları arasında dini bayram olmaktan çok, bir tabiat bayramı, bir kurtuluş bayramı olarak kabul edilmektedir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yenigün' ü Türklerin Milattan yüzlerce yıl önce kutladıkları Çin kaynaklarında yazılıdır. Bu kaynaklarda belirtildiğine göre; Hun Türkleri, 21 Mart'ta türlü yemekler hazırlayarak kıra çıkar, kırlarda şenlikler düzenlermiş (Genç, 1995:15-23). Zaten Yenigün ile ilgili inanışlardan bazıları ateş ve su kültüne dayanmaktadır. "Nevruz ateşi" yakılarak üzerinden atlanır. Aynı gün sabahın erken vakitlerinde suyun üzerinden atlama geleneği de vardır. Çünkü Türk kültüründe "ateş", arıtma/ temizleme, aydınlatma, bolluk-bereket simgesi olarak kabul edilir. "Su" da arıtma/ temizlik, bolluk-bereket, canlılık/ dirilik sembolüdür.&lt;br /&gt;İslamiyet'ten önce Yenigün'ün başlangıcı ile ilgili birtakım inanışlar hayat bulmuştu. ' Bunlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Türklerin Ergenekon 'dan çıkış günü 21 Mart gününe rastlamakta olup, Türk boylan bu günü "kurtuluş bayramı" olarak kutlamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. On iki hayvanlı eski Türk takviminde, gece ile gündüzün eşit olduğu 21 Mart günü "yılbaşı" olarak kabul edilmekte, bu günde yeni yıl kutlamaları yapılmaktaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. Kış mevsiminin sona erip baharın başladığı, tabiatın canlandığı/ dirildiği 21 Mart'ta, Türkler kışlaklardan yaylaklara göçmeye başlamakta ve bu günü "Bahar Bayramı" olarak kutlanmaktaydı.&lt;br /&gt;Doğan, zaman ve mekana göre gelişen, gelişirken bazı değişikliklere uğrayan diğer kültür unsurları gibi Yenigün etrafında şekillenen kültür unsurları da doğar, gelişir ve bazı değişikliklere uğrar. Türk boylarının büyük bölümü Müslüman olduktan sonra, yeni din ile ters düşmeyen eski gelenek, görenek, inanç, töre ve törenler Islami unsurlarla birleştirilerek sürdürülmüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski kültür unsurları yeni dine uygunlaştırılırken Arap ve Fars kültürlerinde yaşayan bazı unsurlar da Türk kültürüne katılmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Nevruz Günü Yumurta Tokuşturmak &lt;br /&gt;Bir Gelenektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Yeni gün Bayramı da yeni dine uygunlaştırılmış İslam kaynaklı çeşitli inanışlar bu bayramla ilişkilendirilmiştir. Bu inanışlardan bazılarını söyle sıralayabiliriz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Tanrı, yeryüzünü 21 Mart'ta yaratmış olup yıldızları burçlarına o gün dağıtmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. İnsanlığın atası kabul edilen Hz. Adem' in çamuru 21 Mart'ta karılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. Şeytana uyarak yasak meyve yedikleri için Serendip Adasi' na sürülen Hz.Adem ile Cidde'ye sürülen Hz. Havva pişman olunca Tanrı onları affetmiş ve ikisi 21 Mart tarihinde Arafat'ta bulunmuşlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4. Tufandan sonra gönderilen güvercin ağzında bir define dalı ile gemiye dönünce;&lt;br /&gt;baharın geldiğini, toprağın kuruduğunu anlayan Hz. Nuh karaya bu gün ayak basmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5. Hz. Yunus' un balık tarafından korunduktan sonra karaya çıktığı gündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6. Kardeşleri tarafından kuyuya atılan Hz. Yusuf'u, bir bezirgan, kuyudan bu gün kurtarmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7. Hz. Musa, asasıyla KızıIdeniz'i yararak karşıya bu günde geçmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;8. Hz. Muhammed'e peygamberlik hil'atının giydirildiği gündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;9. Hz. Ali'nin doğduğu; Hz. Fatma ile evlendiği, halife olduğu gündür.&lt;br /&gt;Yukarıda sıralanan kabul ve inanışlardan anlaşılacağı gibi. Yenigün ile ilgili en eski inançlar din kaynaklı değildir. İslamiyet'in kabulü ile birlikte Yeni gün ile ilgili bazı&lt;br /&gt;inançlar da ortaya çıkmıştır. Kazakistan'da tespit ettiğimiz bir efsaneye göre, Korkut Ata'nın da "ulıstın ulu küni" adi verilen Yenigün'de doğduğuna inanılmaktadır (Durbilmez, 2000).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bağımsız Türk devletleri ve akraba toplulukları edebiyatlarında Yenigün önemli bir yere sahiptir. Yenigün konusunda yazılmış/söylenmiş şiirler o kadar çoktur ki adeta bir "Yenigün/ Nevruz Edebiyat" oluşmuştur. Bu şiirlere Anadolu ve Osmanlı sahasında "Nevruziye, Bahariye", Azerbaycan'da "Novruziyye, Novruz ,Şe'rleri", Kazakistan'da "Novruz Cırlan", Kırgızistan'da "Novrız Jırları", Özbekistan'da "Navröz Koşukları, Navrözname", Türkmenistan' da "Nevruzname", Doğu Türkistan'da "Nevruziye Nevruzluk, Nevruz Koşakları' gibi adlar verilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Klasik edebiyat ve halk edebiyatı ürünleri arasında Yenigün şiirleri önemli yer tutar. Osmanlı Devleti döneminde, divan ,sairleri arasında, nevruziyeler yazarak Yenigün bayramında devrin yöneticilerine sunma geleneği olduğu bilinmektedir. Fuzuli, Baki, Nefi, Nedim, Yahya Nazim, Nevi, Haleti, Naili-i Kadim...vb. gibi divan şairleri yanında; Kadi Burhanettin, Sultan IV.Murat, Sultan I.Ahmet vb. hükümdarlar; Şeyhülislam Yahya Efendi gibi din büyükleri; Kazasker Baki Efendi, Fatih devri vezirlerinden Ahmet Paşa gibi devlet büyüklerinin yazdıkları Yenigün şiirleri günümüzde de okunmaktadır. Alevi Bektaşi çevrelerde gelişen Türk halk edebiyatının önemli temsilcilerinden Kaygusuz Abdal, Pir Sultan Abdal, Kerim Dede, Didari, Izmirli Derviş Fahri, Aziz Mahseni, Cafer Handan, Ali Rıza Kadimi, Rami Poyrazoğlu Refet Bey, Yusuf Fahir Ataer Baba. ,Şükrü Metin Baba, Hüseyin Hüsnü Erdikut Baba ... vd. gibi ,şairlerin söylediği yazdığı nevruziyeler Yenigün'ün Dini-tasavvufi Türk edebiyatında da çok önemli bir yeri olduğunu göstermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Azerbaycan da; başlangıçta ekincilik, ürün bolluğu inançlarına bağlanan Yenigün, zamanla astronomi tasavvurlarını aksettiren takvim bayramı/yılbaşına dönüştürmüştürYenigün'den kırk gün önce bayram hazırlıklarına başlanmaktadır. Yenigün Bayramı'nda halk arasında çeşitli oyun ve gösteriler sergilenmektedir. Bunlar arasında "at çapma", "gılınç oynatma", "zorhana", "eylence", "kendirbaz", "sim pehlevanı', "masgara" ve "ferdi tamaşalar" önemli yer tutar (Nebiyev 1990: 5-10). Azerbaycan'da, sozlü kültür ürünleri içinde belirgin bir yeri olan Yenigün, yazılı edebiyatta da en çok işlenen konulardan biridir. Sözgelimi; Kuzey Azerbaycan'da Molla Penah Vagif, Cafer Handan, Göyçeli Aşik Elesker, Nevruz Genceli gibi şairler Yenigün konulu şiirler yazmışlar/ söylemişlerdir. Güney Azerbaycan Türk Edebiyatı'nda Osman Sarıvelli, Mehemmed Hüseyin Şehriyar vd. gibi şairlerin yazdığı Yenigün şiirleri önemli bir yere sahiptir. Mehemmed Hüseyin Şehriyar "Heyder Baba'ya Sa1am" ,şiirinde Yenigün hatıralarını da anlatmaktadır. Şehriyar, Yenigün'de "novruz gülü, gar çiçeyi" çıktığını, adaklı kızların bey çorabı ördüğünü, bacadan ,şal sallama geleneğinin olduğunu, bey ,şalına bayramlık hediyelerin bağlandığını, yumurtaların boyandığını, yumurta tokuşturma yarışlarının yapıldığını, bu günün bir bayram olarak kutlandığını vs. belirtmektedir (Şehriyar, 1992:9-32).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şair Devlet Mehmet Azadı, 18. yüzyıl Türkmenistan Türk ,sairlerinden Mahmut Gayıbı, 18. yüzyıl klasik Türkmen şairlerinden Şeydayı ve Mahtumkulu' nun Yenigün konulu güzel şiirleri vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abay Kunanbayoğlu, Munka Galiy Makatayoğlu gibi Kazak-Türk şairlerinin Yenigün şiirleri Kazakistan'da yaygın olarak bilinmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özbekistan' da, 21 Mart günü başlayıp, 'bir hafta boyu süren Nevruz eğlencelerine "Sayil", "Halk Sayili", "Sayil Eğlenceleri" adları verilmektedir. Nevruzun 2500 yıl önceden beri kutlanmakta olduğu ileri sürülmektedir. Nevruz günü toplantılarda ' "şayır"lar, yeni şiirler okurlardı. "Bahşi"ler "Alpamış", "Göroğlu" ve Nevruz hakkında destanlar, koşuklar vb. söylerlerdi. Özbek Türkleri, köklü geçmişi olan Yenigün Bayramı' nda "Nevruz Koşukları' adı verilen türküleri de söylemektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu türkülerden bazılarının adını şöyle sıralayabiliriz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- Çıldırmani Çal,2- Nevruz geldi, yaz oldu, 3- Geldi Nevruz, nevbahar, &lt;br /&gt;4-Köklam geldi..., 5- Nevruz olanlari, 6- Nevruz yöklavleri (evde,mezarda ağlanarak söylenir), 7- Halginçağim halgıncak, 8- Kalıncak..., 9- Lala - lala - lalacan. 10- Hey, lala. 11- Açıldı güli lala, 12- Bahar ayim geldilar, 13- Hey bala, bala, 14- Samal koşuğu, 15- Sumalakcan, sumalak, 16- Nevruz alkişi; 17- Bayçecegim, bayçecek, 18- Yamur yağsin. 19- Suskadin, suvğadın, 20- Kaldirgeç (kuş), 21Kavdırgaç aç aç!. 22- Hey çitti ğul. 23- Köşhaydar, 24- Hukuzim. (Tural-Kılıç, 1996:33-34).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğu Türkistan'da yaşayan Uygur Türkleri, Yenigün' de "Nevruziye" veya "Nevruzluk" adını verdikleri şiirler okurlardı. Bu şiirler klasik Çağatay şiiri tesirinde kaleme alınmış olup, edebi zevk, aydınlar ve halk arasında farklılaşmadığı için gerek hece, gerekse aruz ölçüsüyle yazılan ,şiirler, Uygur Türkleri arasında Yenigün bayramlarında okunmaya günümüzde de devam etmektedir. Uygur Türkleri arasında "Nevruz koşak1arı" adıyla bilinen bir müstakil şiir türünün mevcut olduğu; gerek hece vezniyle mani tipinde, gerekse aruz vezni ile gazel tarzında yazılan Yenigün şiirlerinin belli bir ezgi ile okunanlarına "beyit" adı verildiği de bilinmektedir. Şair Lütfi "Gü1 ve Nevruz Destanı" Şatur Binni Akhun "Nevruzname" adlı divan yazmıştır. Kaşgar Opal'da bulunan Kaşgarlı Mahmut'un Türbesi civarında ki "Nevruz Bulak"da yapılan şiir ve nazım festivali ve şiirlerden yapılan "tumarça asmak adetleri" günümüzde de devam etmektedir (Rahman, 1995:218)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yenigün motifinin işlendigi zengin örneklere klasik edebiyatta daha çok rastlamaktayız. Dr. Müjgan Cunbur, "Yenigün/Nevruz" motifinin klasik şiirimizde işleniş özelliklerini altı madde halinde sunarak örnekler vermiştir (Cunbur, 1995:41-50). Bu özellikleri şöyle sıralayabiliriz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Nevruz'un gelişi, baharın başlangıcı sayılmış, bütün cihanın tazelenip yeşilliklerle süslenişi, çiçeklerle bezenişi, adeta yeniden dirilişi olarak kabul edilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bahar tasvirleri yapan şiirler yazılmış, bahar eğlenceleri anlatılmış, baharın verdiği neşe, klasik edebiyatımızda blr can1W k kazandu-myttr.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Nevruz motifi klasik edebiyatımızda çoğunlukla teşbih ve mecaz unsuru olarak kullanılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. Divan şairlerimiz Nevruz'u bir sultan olarak değerlendirip adalet sahibi, itidal sahibi sultan diye anarlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4. Nevruz'un Kadir ve Berat geceleri karşıtı mübarek bir gün sayılması. Divan şairleri Nevruz'u pek çok kereler Kadir ve Berat geceleri gibi mübarek gecelerin karşıtı kutlu bir gün olarak değerlendirirler, aynı zamanda gece ve gündüz arasında tezat sanatı da yaparlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5. Klasik şiirimizde pek çok yerde Nevruz eski musikimizdeki bir makam adı olarak ve bazan da iki anlama gelecek şekilde kullanılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6. Nevruz, klasik şiirimizde bayram olarak "lyd-ı Nevruz" veya "Nevruz-ı Iyd" tamlamalarıyla anılıp, kutlanmıştır (Cunbur, 1995:41-50).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kazakistan Türkleri Yenigün'ü "altı ay kışın bittiği ve "altı ay yaz'ın başladığı gün olarak kabul etmekte, yılbaşı olarak kutlamaktadırlar. Çünkü Kazak Türkleri'ne göre "altı ay kış", "altı ay yaz" vardır. "Altı ay kış" gece, soğuk, karanlık demek, olup "altı ay yaz" da gün/güneş, aydınlık, sıcaklık anlamlarına gelmektedir. Yenigün'ü yılbaşı ve "ulusun ulu günü" olarak kabul eden Kazak Türkleri arasında Yenigün konulu birçok mit ve efsane anlatılmakta, bu anlatıların köklerinin Sak ve Hunlar zamanına kadar uzandığı söylenmektedir. Kazakistan' da, konar-göçer Türkler eskiden Güneş ile Ay'ı bir kadın ve erkek olarak düşünürlerdi. Ana olarak kabul edilen Güneş; yeryüzüne sıcak ve iyiliği getiren, dirliğin simgesi olarak düşünüldüğü için; Kazak-Türk kadınları Yenigün' de, güneşin doğuşunu bekler; güneş doğar doğmaz eğilip güneşe selam verir, kaynaklara (pınarlara) yağ döküp, yeni dikilen ağaçlara ak boya sürerlerdi (Ibrayev, 1996:189-190). Bu inanışla Gaziantep'te tespit edilen bir inanış arasında benzerlik olduğunu düşünüyoruz. Çünkü; Gaziantep'te "Suttan Nevruz", 21 Mart'ı 22 Mart'a bağlayan gece ayaklarındaki halhalları cıngıldatarak ve gergefini işleyerek batıdan doğuya göç eden güzel bir kız olarak tasavvur edilmektedir (Alpaslan, 1956: 1392). Görüldüğü gibi Gaziantep'te "Nevruz" güzel bir kız gibi düşünülmekte, Kazakistan' da da kadın olarak düşünülen güneşinin doğusu Yenigün sabahı heyecanla beklenmekte ve selamlanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kazak Türkleri, gündönümü/ yılbaşı bayramında at veya öküz kurban ederler. Kesilen at veya öküzün baş parçasını yedikten sonra, aksakallar Yenigün duasını (Nevruz batasını) okurlar. Anadolu Türkleri'nde 6 Mayıs'ta görülen Hızır-İlyas kültüne Kazak Türkleri'nde Yenigün bayramında rastlanır. Kızır-ata Yenigün'de üç gün boyunca gezer; kamasını kaldırınca yerdeki karlar eriyip, toprak yeşermeye başlarmıs. Azerbaycan' da da Yenigün' den iç gün önce "Hıdır Nebi" merasimleri yapılması ilgi çekicidir (Nebtiyev, 1990:5-10).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kırgız Türkleri arasında Yenigün ile ilgili şöyle bir rivayet anlatılmaktadır: "İshak babamızın oğlu Türk babamız büyüdüğünde Calalayın diye birinin Nevruz adlı kızıyla evlenmiş. Bu ikisinin toyu Mart ayında, yer yeşillenmeye başladığında olmuştur. Bugün 24 Mart'a denk geliyor. Türk babamızla Nur-nevruz annemizin miras bıraktığı bu toy günü annemiz Nurnevruz'un hatırasına 'Nevruz' bayramı olarak kutlanmaktadır." (Karatayev, 1995:230-231)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkmenistan' da Yenigün' de doğanlara Nevruz, Nevgül, Tazegül.., gibi adlar verilir (Aşırov, 1996:110). Türkmenistan Türkleri, "doksan dolup, yere yılı girende" (Üç aylık, yani doksan günlük kış mevsimi sona erdiğinde), sıcaklığın toprağa girerek tohumların dirilmesine sebep olduğunu düşündükleri bu günü "diriliş günü" olarak kabul etmektedirler (Nurmemmet, 1996: 77). 922 yılında, Türkmen konar-göçerler ile ilgili bilgiler veren İbn Fadlan, Türkmenlerin hayat şartları, sosyal gelişme düzeyleri ve bayramlarından bahsederken Yenigün' den de söz etmektedir (Annakılıçev,1996:102103).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yenigün'ü ilkbahar bayramı olarak kutlayan Dağıstan Türkleri, baharın gelişiyle birlikte evlerin çatı1arında, damlarında "iyilik, bolluk, bereketin olması" dileklerinin işlendiği şarkılar / şiirler söyler. Kumuk Türkleri'ne mensup medrese öğrencilerinin eskiden Dağıstan'da avluları dolaşarak methiye şeklindeki şiirler/şarkılar söyledikleri de bilinmektedir (Muratçayeva, 1996: 277-279. ).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örnekleri çoğaltmak mümkündür. Yenigün konusunda yüzlerce kitap yazıldı/yazılacak. Bütün bunlardan bir kere daha anlıyoruz ki, Yenigün bütün Türk Dünyası'nda çok eskilerden beri kutlanan köklü bir bayramdır; Türk boylarını birbirine yaklaştıran, ortak kültürümüzü oluşturan önemli unsurlardan biridir. Bağımsızlıklarını kazanan Türk cumhuriyetleri yanında diğer Türk topluluklarında da coşkuyla kutlanan bu Yeniyıl bayramı "kan dökme günü" değil, diğer bayramlarda olduğu gibi küslerin barıştığı, gönüllerin birleştiği, birliklerin pekiştiği kutlu bir gündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk devletleri ve akraba topluluklarında yaşayan insanlarımızın büyük bölümünde kültür ve gönül bağı oluşturan Yenigün barışın, sevginin günü olsun!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KAYNAKLAR:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ALPARSLAN (1956), Hurşit: "Gaziantep'te Ay Hakkında İnanmalar", Türk Folklor Araştırma1an, C.8, S. 87 (Ekim 1956), İstanbul.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ANNAKILIÇEV (1996), Kazakbay: "Bağımsız Türkmenistan'da Nevruz Bayramı", Nevruz ve Renkler, (Hzl. Sadık Tural-Filiz Kılıç), Ankara.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AŞIROV (1996), Annagurban: "Türkmen Edebiyatında Nevruz", Nevruz ve Renkler, (Hzl. Sadık TuralFiliz Kılıç), Ankara.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;CUNBUR (1995), Müjgan: "Klasik Edebiyatımızda&lt;br /&gt;Nevruz", Nevruz, (Hzl. Sadık Tural), Ankara.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÇAY (1998), Abdulhali'Lk M.: Türk Ergenekon&lt;br /&gt;Bayramı Nevruz, Ankara.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DURBİLMEZ (2000), Bayram. "Efsaneden Destana: Kazakistan'da Korkut Ata ve Korkut Küyü", Uluslar arası Geçmişten Günümüze Destan Sempozyumu (22-24 Kasım 2000), Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Merkezi, İstanbul. (Yayımlanmamış Bildiri)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GENÇ (1995), Reşat: "Türk Tarihinde ve&lt;br /&gt;Kültüründe Nevruz", Nevruz, Ankara.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GÜZEL (1995), Abdurrahman: "XlV-XV. Yüzyıl&lt;br /&gt;Edebiyatında Nevruz ve Nevruziyeler", Nevruz, (Hzl. ProfDr.sadık Tural), Ankara.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İBRAYEV (1996), Şakir:"Kazak Folklorunda Nevruz", (Akt. Medine Ahmetova), Nevruz ve Renkler, Ankara.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KARATAYEV (1995), Olcabay K: "Kırgız Tarihi ve Nevruz", Nevruz, Ankara.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KEMALOV (1996), Sabır: "Karakalpaklarda Nevruz" (Akt. Kudaybergen Elubaev), Nevruz ve Renkler, (Hzl. Sadık Tural-Filiz Kılıç), Ankara.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MURATÇAYEVA (1996), Feride. "Dağıstan'da Nevruz", Nevruz ve Renkler, (Hzl. Sadık Tural-FilizKılıç), Ankara.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MURATOĞLU (1996), Malik: "Nevruz ve Onun Özbek Halk Edebiyatında Terennüm Edilişi", Nevruz ve Renkler, (Hzl. Sadık Tural-Filiz Kılıç), Ankara.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;NAZAR (1996), Khudai: "Mganistan Türklerinde (Güney Türkistanlılarda) Nevruz Kutlamaları", Nevruz ve Renkler, (Hzl. Sadık Tural-FiIiz Kılıç), Ankara.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;NEBİYEV (1990), Azad: Novruz Bayramı, Bakü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;NERİMANOĞLU (1995), Kamil V.:"Nevruz Geleneği ve Azerbaycan'da Nevruz", Nevruz, (Hzl. Sadık Tural), Ankara.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;NURMEMMET (1996), Annagulu: "Türkmenlerde Renkler Dünyası ve Nevruz", Nevruz ve Renkler, (Hzl. Sadık Tural-Filiz Kılıç), Ankara.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;OĞUZ (1996), M.Öcal: "Kırgızların Kut1adığı Bayramlar ve Nevruz Pratikleri" , Nevruz ve Renkler, (Hzl. Sadık Tural-Filjz Kılıç), Ankara.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÖZKAN (1995), İsa: "Tatar ve Uygur Türklerinde Nevruz Bayramında Şiir Söyleme Geleneği", Nevruz, (Hzl. Sadık Tural), Ankara.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;RAHMAN (1995) Abdukerim: "Tarihten Günümüze Dogu Türkistan'da Nevruz Kutlamaları", (Akt. E.EmetA.Çelikbay), Nevruz, (Haz. ProfDr. Sadık Tural), Ankara, 1995.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ŞEHRİYAR (1992), M.: Geldim Sizi Görmeye, (Hzl. Elman Guliyev), Bakü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TURAL (1996), Sadık Kemal-Filiz Kılıç: Nevruz ve Renkler, Ankara.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YILDIRIM (1998), Dursun: "Türklerin Yılbaşı! Özgürlük Günü Bayramı", Türk Bitiği/ Araştırma İnceleme Yazılan, Ankara.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Kaynak:Dr. Bayram DURBİLMEZ,TÜRKSOY Dergisi, Mayıs 2003&lt;br /&gt;http://www.turksoy.org.tr&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/142731373086965294-5749864321890666573?l=kutlubilgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kutlubilgi.blogspot.com/feeds/5749864321890666573/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kutlubilgi.blogspot.com/2009/03/turk-kulturunde-yenigun-nevruz-bayram.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/142731373086965294/posts/default/5749864321890666573'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/142731373086965294/posts/default/5749864321890666573'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kutlubilgi.blogspot.com/2009/03/turk-kulturunde-yenigun-nevruz-bayram.html' title='Türk Kültüründe Yenigün / Nevruz Bayramı'/><author><name>Canislupus</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_zRU6OLntNq8/SbuR6ff-mPI/AAAAAAAABsE/GgT6rwl92tc/s72-c/nevruz.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-142731373086965294.post-2519112922401021437</id><published>2009-02-13T09:58:00.000-08:00</published><updated>2009-02-13T10:03:59.481-08:00</updated><title type='text'> Türklerin ve Büyük Bozkırın Eski Târihi / Murad Adji</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_zRU6OLntNq8/SZW11XPb0QI/AAAAAAAABdU/lxCBOeuzAlg/s1600-h/murad+adji.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5302344064675074306" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 233px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_zRU6OLntNq8/SZW11XPb0QI/AAAAAAAABdU/lxCBOeuzAlg/s320/murad+adji.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Tanıtım amaçlıdır, Lütfen yazarın kitabını satın alarak destek olunuz.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://www.ottomanstore.com/switch.php?file=ProductInfo&amp;amp;cat_id=82&amp;amp;product_id=1410"&gt;http://www.ottomanstore.com/switch.php?file=ProductInfo&amp;amp;cat_id=82&amp;amp;product_id=1410&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://yunus.hacettepe.edu.tr/~unan/kipcaklar.html#Giriş1" name="GİRİŞ"&gt;GİRİŞ&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Çok sayıda –milyarlarca– insan, Türk diliyle konuştu ve konuşuyor. Karlı Yakutistan’dan Orta Avrupa’ya, Sibirya’dan sıcak Hindistan’a kadar. Hattâ, Afrika’da bile Türk dilinin çınladığı yerleşim yerleri vardır.&lt;br /&gt;Türk dünyâsı, büyük ve olağanüstü. Bu dünyâ içinde en kalabalık olanlar ‘Türkler’. Onlar, dünyânın her köşesinde tanınan büyük bir ülkede, Türkiye’de yaşıyorlar. Kendi halkıyla, eski töreleriyle, yüksek ve emsâlsiz kültürüyle. Bu millet hakkında binlerce kitap ve makâle yazıldı.&lt;br /&gt;Tamâmı birkaç yüz kişiden ibâret olan Tofalar hakkında ise, aksine, çok şey anlatamazsın. Onlar çok az tanınıyorlar. Issız ve sık Sibir taygasında, iki-üç köyde yaşıyorlar. Buna karşılık, en eski ve en temiz Türk dilini, belki, asıl Tofalar muhâfaza ettiler. Onların hayatları, yüzyıllarca, diğer kavimlerle hemen hemen hiç temas olmaksızın akıp gitti. Dillerini hiçbir şey kirletmedi.&lt;br /&gt;Gerçekten de, Türk dünyâsı büyüktür... Çok muammâlı... Bu dünyâ, bir pırlanta gibi; onun her yüzü, her kenârı bir millet. Âzerbaycanlılar, Altaylılar, Balkarlar, Başkırlar, Gagauzlar, Kazaklar, Karaimler, Karaçaylılar, Kırgızlar, Kırım Tatarları, Kumuklar, Tatarlar, Tuvalılar, Türkmenler, Uygurlar, Özbekler, Hakaslar, Çuvaşlar, Şorlar, Yâkutlar; hepsini bir anda hatırlamak mümkün değil.&lt;br /&gt;Türk dünyâsı onlarca halkı birleştiriyor; hepsi aynı kökten ve hepsi kendilerine özgüdürler. Farklı nüanslı sesleri ve mânâlarıyla, dilleri kendilerine özgü. Bâzan aynı kelime, farklı topluluklarda, tamâmiyle başka bir mânâya geliyor. Bu da normal! Çünkü, bunda Türk dilinin sonsuzluğu, onun hayret verici sâdeliği ve eskiliği bulunuyor.&lt;br /&gt;Fakat her zaman böyle olmadı. Vaktiyle, çok eski zamanlarda, Türkler, herkesçe anlaşılan, tek bir dille konuşuyorlardı. Takrîben iki bin yıl önce, dilleri –sâdece kendilerinin anladıkları– lehçelere (diyalektlere) ayrılmaya başladı. Fakat, umûmî dil, uzun süre unutulmadı. Çok çok uzaklardan gelen tüccarların toplandıkları pazarlarda ve fuarlarda, eskiden olduğu gibi, onunla görüştüler.&lt;br /&gt;Bu umûmî dil, edebiyat diline başlangıç verdi. Şâirler ve masalcılar / hikâyeciler, bütün Türk dünyâsının zevk alması için, her kelimeyi, eserlerinde iyice işlediler. Asker toplayan, vergi tahsil eden devlet memurları, hâlâ umûmî dili konuşuyorlardı... Bütün devletler, o sıralar, Türkçe konuşuyorlar ve yazıyorlardı!&lt;br /&gt;Bir Türk milletini diğerinden ayıran şey, esas dil midir? “Türk dünyâsı” diye isimlendirilen o pırlantanın sırrı, dillerin çok çeşitliliğinde değil midir?&lt;br /&gt;Heyhat! Her şey çok karmaşık, çok çetrefilli.&lt;br /&gt;Görülüyor ki, yeryüzünde, bugün Türk olduklarını bile bilmeyen kavimler vardır. Bu husustan şüphe edilmiyor... Düşmanlar, onları esir aldılar ve ölümle tehdit ederek ana dilde konuşmayı yasakladılar. Böylece insanlar dillerini unuttular. Bunun netîcesi olarak da, atalarını ve eskiden olan her şeyi unuttular... Hâfızasız kavimler olarak kaldılar; kendileri, kendilerinin gerçek geçmişleri hakkında bilgi sâhibi olmadan yaşıyorlar.&lt;br /&gt;Ne yazık ki, dünyâ târihinde hep böyle olageldi.&lt;br /&gt;Onlar, bu insanlar, tabiî ki, eski zamanlardaki gibi, yüz olarak, atalarına benziyorlar (başka türlü olması mümkün değildi). Avusturyalılar ve Bavyeralılar, Bulgarlar ve Bosnalılar, Macarlar ve Litvanyalılar, Lehler ve Saksonlar, Sırplar ve Ukraynalılar, Çekler ve Hırvatlar, Burgundlar ve Katalonlar... tam böyledirler. Onların yarısından çoğu, mâvi gözlü, açık / sarı saçlıdırlar (eski Türkler gibi!) ve hiçbir şeyi hatırlamıyorlar. Bayağı şaşırtıcı.&lt;br /&gt;Amerikalılar, İngilizler, Ermeniler, Gürcüler, İspanyollar, İtalyanlar arasında, akrabâ olduklarını unutan Türkler hiç de az değildir. Ve bilhassa İranlılar, Ruslar ve Fransızlar arasında. Onlar da eski Türklerin dış görünüşlerini pek güzel muhâfaza etmiş ve dahi her şeyi tamâmen unutmuşlardır.&lt;br /&gt;Hüzünlü bir târih. Ne yazık ki, onu, asıl böyle yaptılar; hüzünlü, daha doğrusu, ayrıntısız, tam aydınlatılmamış.&lt;br /&gt;Kazaklar (Ukraynalılar) bu hususta ayrılıyorlar; millet desen millet değil, kabile desen kabile değil. Anlayamazsın. Yerine bir masal uydurarak, onların da gerçek târihlerini gizliyorlar. Ukraynalıların, zamânın yol ayrımında bir yerde, sanki kayboldukları, işte böyle çıktı: Kendilerini Slav asıllı sayıyorlar; fakat, hâlâ ana dil Türkçe’yi unutmadılar. Bâzı Kazaçik köylerinde, eskiden olduğu gibi, asıl onunla konuşuyorlar (gavaryat: gutoryat, balakayut). Gerçekten, kurnazca bir şekilde, onu “ana” dil olarak değil, “ev” dili olarak isimlendiriyorlar.&lt;br /&gt;Ben, uzun süre, Türk dünyâsının bu kadar az bilinmesinin sebebini anlamaya çalıştım. Bu, bir tesâdüf eseri miydi?.. Hiçbir dil, Türkçe gibi, bu kadar ayrıntıya, nüansa ve lehçeye (diyalekte) sâhip değildir: İnsanların kanları aynı, ataları aynı, târihleri aynı, fakat dilleri farklı ise, kendileri de farklı milletler oluyorlar. Niçin?&lt;br /&gt;Cevâbı, asıl târihte, yüzyılların sisli derinliklerinde buldum. Kıpçaklar, veya Türklerin Eski Târihi kitâbı, hikâyenin başlangıcı. Onu, diğer iki kitap –Oğuzlar, veya Türklerin Ortaçağlar Târihi ve Türklerin Yeni Târihi– tâkip edecek.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Çev. Fahri UNAN&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://yunus.hacettepe.edu.tr/~unan"&gt;http://yunus.hacettepe.edu.tr/~unan&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İÇİNDEKİLER&lt;br /&gt;&lt;a href="http://yunus.hacettepe.edu.tr/~unan/kipcaklar.html#GİRİŞ" name="Giriş1"&gt;Giriş&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a style="TEXT-DECORATION: underline" href="http://yunus.hacettepe.edu.tr/~unan/kipcaklar.html#MilletNedir" name="MilletNedir1"&gt;Millet Nedir?&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a style="TEXT-DECORATION: underline" href="http://yunus.hacettepe.edu.tr/~unan/kipcaklar.html#NiçirBöyleKonuxuyoruz" name="NiçinBöyleKonuşuyoruz1"&gt;Niçin Böyle Konuşuyoruz?&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a style="TEXT-DECORATION: underline" href="http://yunus.hacettepe.edu.tr/~unan/kipcaklar.html#YüzyıllarınKalınPerdesiİçindenNeGörünüyor" name="YüzyıllarınKalınPerdesi1"&gt;Yüzyılların Kalın Perdesi&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a style="TEXT-DECORATION: underline" href="http://yunus.hacettepe.edu.tr/~unan/kipcaklar.html#SessizOdadaYapılmışKeşif" name="SessizOdadaYapılmışKeşif1"&gt;Sessiz Odada Yapılmış Keşif&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://yunus.hacettepe.edu.tr/~unan/kipcaklar.html#TaşlarNeyiAnlatıyorlardı" name="TaşlarNeyiAnlatıyor1"&gt;Taşlar Neyi Anlatıyorlardı?&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a style="TEXT-DECORATION: underline" href="http://yunus.hacettepe.edu.tr/~unan/kipcaklar.html#AltaydanİlkGöç" name="AltaydanİlkGöç1"&gt;Altay’dan İlk Göç&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a style="TEXT-DECORATION: underline" href="http://yunus.hacettepe.edu.tr/~unan/kipcaklar.html#EskiAltayıNasılKeşfettiler" name="EskiAltayıNasılKeşfettiler1"&gt;Eski Altayı Nasıl Keşfettiler&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://yunus.hacettepe.edu.tr/~unan/kipcaklar.html#ÇamBayramı" name="ÇamBayramı1"&gt;Çam Bayramı&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a style="TEXT-DECORATION: underline" href="http://yunus.hacettepe.edu.tr/~unan/kipcaklar.html#EskiAltaydakiResimler" name="EskiAltaydakiResimler1"&gt;Eski Alday’daki Resimler&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a style="TEXT-DECORATION: underline" href="http://yunus.hacettepe.edu.tr/~unan/kipcaklar.html#BirÜstünKeşfiNasılYaptılar" name="BirÜstünKeşfiNasılYaptılar1"&gt;Bir Üstün Keşfi Nasıl Yaptılar?&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a style="TEXT-DECORATION: underline" href="http://yunus.hacettepe.edu.tr/~unan/kipcaklar.html#İskitler-EsrarengiziHalkmı" name="İskitlerEsrarengizHalkmı1"&gt;İskitler –Esrârengiz Bir Halk mı?&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a style="TEXT-DECORATION: underline" href="http://yunus.hacettepe.edu.tr/~unan/kipcaklar.html#HediyeEdiciTengri" name="HediyeEdiciTengri1"&gt;Hediye Edici Tengri&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a style="TEXT-DECORATION: underline" href="http://yunus.hacettepe.edu.tr/~unan/kipcaklar.html#GökTanrı" name="GökTegri1"&gt;Gök Tanrı&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a style="TEXT-DECORATION: underline" href="http://yunus.hacettepe.edu.tr/~unan/kipcaklar.html#TürklerHindistanda" name="TürklerHindistanda1"&gt;Türkler Hindistan’da&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a style="TEXT-DECORATION: underline" href="http://yunus.hacettepe.edu.tr/~unan/kipcaklar.html#Türklerİranda" name="Türklerİranda1"&gt;Türkler İran’da&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a style="TEXT-DECORATION: underline" href="http://yunus.hacettepe.edu.tr/~unan/kipcaklar.html#ÜnlüHanErke" name="ÜnlüHanErke1"&gt;Ünlü Han Erke&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a style="TEXT-DECORATION: underline" href="http://yunus.hacettepe.edu.tr/~unan/kipcaklar.html#BozkırdakiYollar" name="BozkırdakiYollar1"&gt;Bozkırdaki Yollar&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a style="TEXT-DECORATION: underline" href="http://yunus.hacettepe.edu.tr/~unan/kipcaklar.html#BüyükKavimlerGöçü" name="BüyükKavimlerGöçü1"&gt;Büyük Kavimler Göçü&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a style="TEXT-DECORATION: underline" href="http://yunus.hacettepe.edu.tr/~unan/kipcaklar.html#HanAktaş" name="HanAktaş1"&gt;Han Aktaş&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a style="TEXT-DECORATION: underline" href="http://yunus.hacettepe.edu.tr/~unan/kipcaklar.html#İdil" name="İdil1"&gt;İdil&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a style="TEXT-DECORATION: underline" href="http://yunus.hacettepe.edu.tr/~unan/kipcaklar.html#Kafkas" name="Kafkas1"&gt;Kafkas&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a style="TEXT-DECORATION: underline" href="http://yunus.hacettepe.edu.tr/~unan/kipcaklar.html#TürklerveHristiyanlık" name="TürklerveHristiyanlık1"&gt;Türkler ve Hristiyanlık&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a style="TEXT-DECORATION: underline" href="http://yunus.hacettepe.edu.tr/~unan/kipcaklar.html#AvrupaMabedleriÜzerindekiHaç" name="AvrupaMabedleriÜzerindekiHaç1"&gt;Avrupa Mâbedleri Üzerindeki Haç&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a style="TEXT-DECORATION: underline" href="http://yunus.hacettepe.edu.tr/~unan/kipcaklar.html#TürklerveBizans" name="TürklerveBizans1"&gt;Türkler ve Bizans&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a style="TEXT-DECORATION: underline" href="http://yunus.hacettepe.edu.tr/~unan/kipcaklar.html#İmparatorKostantininİhaneti" name="İmparatorKostantininİhaneti1"&gt;İmparator Konstantin’in İhâneti&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a style="TEXT-DECORATION: underline" href="http://yunus.hacettepe.edu.tr/~unan/kipcaklar.html#DonNehriİçinSavaş" name="DonNehriİçinSavaş1"&gt;Don Nehri İçin Savaş&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a style="TEXT-DECORATION: underline" href="http://yunus.hacettepe.edu.tr/~unan/kipcaklar.html#TürklerAvrupada" name="TürklerAvrupada1"&gt;Türkler Avrupa’da&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a style="TEXT-DECORATION: underline" href="http://yunus.hacettepe.edu.tr/~unan/kipcaklar.html#Romanınİkiyüzlülüğü" name="Romanınİkiyüzlülüğü1"&gt;Roma’nın İkiyüzlülüğü&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a style="TEXT-DECORATION: underline" href="http://yunus.hacettepe.edu.tr/~unan/kipcaklar.html#AvrupaAltaydaBaşladı" name="AvrupaAltaydaBaşladı1"&gt;Avrupa Altay’da Başladı&lt;/a&gt;&lt;/a&gt;&lt;a style="TEXT-DECORATION: underline" href="http://yunus.hacettepe.edu.tr/~unan/kipcaklar.html#AvrupaAltaydaBaşladı" name="AvrupaAltaydaBaşladı1"&gt; &lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a style="TEXT-DECORATION: underline" href="http://yunus.hacettepe.edu.tr/~unan/kipcaklar.html#Attila-TürkBaşbuğu" name="AttilaTürklerinBaşbuğu1"&gt;Attila – Türklerin Başbuğu&lt;/a&gt;&lt;/a&gt;&lt;a style="TEXT-DECORATION: underline" href="http://yunus.hacettepe.edu.tr/~unan/kipcaklar.html#Attila-TürkBaşbuğu" name="AttilaTürklerinBaşbuğu1"&gt; &lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a style="TEXT-DECORATION: underline" href="http://yunus.hacettepe.edu.tr/~unan/kipcaklar.html#BizanslıPrisk" name="BizanslıPrinskinGözüyleTürkler1"&gt;Bizanslı Prisk’in Gözleriyle Türkler&lt;/a&gt;&lt;/a&gt;&lt;a style="TEXT-DECORATION: underline" href="http://yunus.hacettepe.edu.tr/~unan/kipcaklar.html#BizanslıPrisk" name="BizanslıPrinskinGözüyleTürkler1"&gt; &lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a style="TEXT-DECORATION: underline" href="http://yunus.hacettepe.edu.tr/~unan/kipcaklar.html#BirleşikAvrupaOrdusu" name="BirleşikAvrupaOrdusuylaMeydanSavaşı1"&gt;Birleşik Avrupa Ordusuyla Meydan Savaş&lt;/a&gt;&lt;/a&gt;&lt;a style="TEXT-DECORATION: underline" href="http://yunus.hacettepe.edu.tr/~unan/kipcaklar.html#BirleşikAvrupaOrdusu" name="BirleşikAvrupaOrdusuylaMeydanSavaşı1"&gt;ı&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a style="TEXT-DECORATION: underline" href="http://yunus.hacettepe.edu.tr/~unan/kipcaklar.html#AttilanınÖlümü" name="AttilanınÖlümü1"&gt;Attila’nın Ölümü&lt;/a&gt;&lt;/a&gt;&lt;a style="TEXT-DECORATION: underline" href="http://yunus.hacettepe.edu.tr/~unan/kipcaklar.html#AttilanınÖlümü" name="AttilanınÖlümü1"&gt; &lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a style="TEXT-DECORATION: underline" href="http://yunus.hacettepe.edu.tr/~unan/kipcaklar.html#YeniDeştiKıpçak" name="YeniDeştiKıpçak1"&gt;Yeni Deşt-i Kıpçak&lt;/a&gt;&lt;/a&gt;&lt;a style="TEXT-DECORATION: underline" href="http://yunus.hacettepe.edu.tr/~unan/kipcaklar.html#YeniDeştiKıpçak" name="YeniDeştiKıpçak1"&gt; &lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a style="TEXT-DECORATION: underline" href="http://yunus.hacettepe.edu.tr/~unan/kipcaklar.html#Ek" name="Ek1"&gt;Ek&lt;/a&gt;&lt;/a&gt;&lt;a style="TEXT-DECORATION: underline" href="http://yunus.hacettepe.edu.tr/~unan/kipcaklar.html#Ek" name="Ek1"&gt; &lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/142731373086965294-2519112922401021437?l=kutlubilgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kutlubilgi.blogspot.com/feeds/2519112922401021437/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kutlubilgi.blogspot.com/2009/02/turklerin-ve-buyuk-bozkrn-eski-tarihi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/142731373086965294/posts/default/2519112922401021437'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/142731373086965294/posts/default/2519112922401021437'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kutlubilgi.blogspot.com/2009/02/turklerin-ve-buyuk-bozkrn-eski-tarihi.html' title=' Türklerin ve Büyük Bozkırın Eski Târihi / Murad Adji'/><author><name>Canislupus</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_zRU6OLntNq8/SZW11XPb0QI/AAAAAAAABdU/lxCBOeuzAlg/s72-c/murad+adji.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-142731373086965294.post-5834232503233832831</id><published>2009-02-12T10:29:00.000-08:00</published><updated>2009-02-12T10:37:08.116-08:00</updated><title type='text'>ARŞİV BELGELERİNE GÖRE ERMENİ KONUSU</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_zRU6OLntNq8/SZRsQ_5ByXI/AAAAAAAABdM/u3-O39RzNCQ/s1600-h/devlet%2520arsiv_hbr.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5301981700606249330" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 316px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_zRU6OLntNq8/SZRsQ_5ByXI/AAAAAAAABdM/u3-O39RzNCQ/s320/devlet%2520arsiv_hbr.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Batı kamuoyundaki Ermeni soykırımı iddiaları bugüne kadar doğruluğu ispatlanmamış olan hatırat türü sübjektif bazı yayınlara dayanmaktadır. Halbuki "Tarih belge ile yazılır" hükmü, tüm dünya bilim alemince kabul edilen bir gerçektir. Çünkü arşivlere dayalı bilimsel çalışmalar önyargı ve siyasi yaklaşımları ortadan kaldıracaktır. Arşivler, diğer tarihi kaynaklar arasında gerçeği en objektif şekilde yansıtan otantik belgelerdir. Bu nedenle Batı ülkelerinde siyasi bir yaklaşımla ele alınan Ermeni konusunun tarihin asıl kaynaklarına inilerek değerlendirilmesi gerekir. Tarihi konular ve olaylar hakkında hüküm verebilmek için, tarihin otantik kaynakları olan arşivler, tarih araştırmacıları için gerçek belge niteliğindedir. Türk arşivlerinde araştırma yapmadan yazılacak bir bölge ve dünya tarihinde muhakkak eksikler olacaktır. Ermeni konusu hakkında Batı ülkelerinde yapılan yayınlar birinci elden kaynaklara dayanmadığı için maalesef eksik, hatalı ve sübjektif olmuşlardır. Halbuki Türk arşivlerinde Ermeni konusu ile ilgili milyonlarca belge vardır. Bu belgeler olayları objektif bir şekilde aydınlatacak mahiyettedir. Belgelerin tarihi gerçekleri siyasi, ideolojik ve önyargılı yaklaşımlardan uzak, bilimin ışığında aydınlatılmasına yardımcı olması amacıyla bu sayfa hazırlanmıştır. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;DEVLET ARŞİVLERİ : &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;*************************************&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/"&gt;http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/&lt;/a&gt; &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;*************************************&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;İçerisindeki Belgeler : &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Belgelerde Ara:&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a onclick="top.SagCerceve.location='belge.asp';" href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/kitap.asp?kitap=0"&gt;TÜM BELGELER&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/kitap.asp?kitap=1&amp;amp;belge=1#secili" target="SolCerceve"&gt;TEHCİRİN SEBEPLERİ VE ALINAN TEDBİRLER&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/kitap.asp?kitap=2&amp;amp;belge=2#secili" target="SolCerceve"&gt;TEHCİRİN BAŞLATILMASI&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/kitap.asp?kitap=3&amp;amp;belge=3#secili" target="SolCerceve"&gt;TEHCİR KARARININ UYGULANDIĞI BÖLGELER&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/kitap.asp?kitap=4&amp;amp;belge=4#secili" target="SolCerceve"&gt;ERMENİ SEVKİYATININ YAPILDIĞI VE İSKAN OLUNDUĞU YERLER&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/kitap.asp?kitap=5&amp;amp;belge=5#secili" target="SolCerceve"&gt;SEVKİYATA TABİ TUTULMAYAN ERMENİLER&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/kitap.asp?kitap=6&amp;amp;belge=6#secili" target="SolCerceve"&gt;SEVKİYATTA KARŞILAŞILAN PROBLEMLER&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/kitap.asp?kitap=7&amp;amp;belge=7#secili" target="SolCerceve"&gt;SEVKİYAT İÇİN PARA TAHSİSİ&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/kitap.asp?kitap=8&amp;amp;belge=8#secili" target="SolCerceve"&gt;TEHCİRE TABİ TUTULAN ERMENİLERİN İAŞE VE İSKAN MASRAFLARI&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/kitap.asp?kitap=9&amp;amp;belge=9#secili" target="SolCerceve"&gt;TEHCİRE TABİ TUTULAN ERMENİLERİN KORUNMASI VE SAĞLIK PROBLEMLERİNİN GİDERİLMESİ&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/kitap.asp?kitap=10&amp;amp;belge=10#secili" target="SolCerceve"&gt;TEHCİRE TABİ TUTULAN ERMENİLERİN TAŞINIR VE TAŞINMAZ MALLARININ DURUMU&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/kitap.asp?kitap=11&amp;amp;belge=11#secili" target="SolCerceve"&gt;TEHCİRE TABİ ERMENİLERİN ALACAK- VERECEK MESELELERİ&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/kitap.asp?kitap=12&amp;amp;belge=12#secili" target="SolCerceve"&gt;TEHCİR UYGULAMASININ İZLENMESİ&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/kitap.asp?kitap=13&amp;amp;belge=13#secili" target="SolCerceve"&gt;ERMENİLERİN MÜSLÜMANLARA SALDIRILARI (TEHCİR DÖNEMİ)&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/kitap.asp?kitap=14&amp;amp;belge=14#secili" target="SolCerceve"&gt;TEHCİR SIRASINDA İŞLENEN SUÇLARI ARAŞTIRMAK İÇİN OLUŞTURULAN TAHKİK HEYETLERİNİN FAALİYETLERİ&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/kitap.asp?kitap=15&amp;amp;belge=15#secili" target="SolCerceve"&gt;YABANCILARLA İLİŞKİLER&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/kitap.asp?kitap=16&amp;amp;belge=16#secili" target="SolCerceve"&gt;TEHCİR DIŞINDA ALINAN BAZI TEDBİRLER&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/kitap.asp?kitap=17&amp;amp;belge=17#secili" target="SolCerceve"&gt;ERMENİ YETİMLERİ&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/kitap.asp?kitap=18&amp;amp;belge=18#secili" target="SolCerceve"&gt;SEVKİYATIN DURDURULMASI&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/kitap.asp?kitap=19&amp;amp;belge=19#secili" target="SolCerceve"&gt;TEHCİR SONRASI ERMENİLER&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/kitap.asp?kitap=20&amp;amp;belge=20#secili" target="SolCerceve"&gt;GERİ DÖNMEK İSTEYEN ERMENİLERE MÜSAADE EDİLMESİ&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/kitap.asp?kitap=21&amp;amp;belge=21#secili" target="SolCerceve"&gt;MÜSLÜMANLARA YAPILAN KATLİAM&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/kitap.asp?kitap=22&amp;amp;belge=22#secili" target="SolCerceve"&gt;TEHCİR KONUSUNDA YABANCI VE ERMENİ TEPKİLERİ&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/kitap.asp?kitap=23&amp;amp;belge=23#secili" target="SolCerceve"&gt;OSMANLI DEVLETİ’NİN YAPTIĞI KARŞI PROPAGANDA&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/kitap.asp?kitap=24&amp;amp;belge=24#secili" target="SolCerceve"&gt;YURT DIŞINDAKİ ERMENİ FAALİYETLERİ&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/kitap.asp?kitap=25&amp;amp;belge=25#secili" target="SolCerceve"&gt;GENEL OLARAK ERMENİ MESELESİ İLE İLGİLİ BELGELER&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/kitap.asp?kitap=26&amp;amp;belge=26#secili" target="SolCerceve"&gt;HENÜZ BİR KONU İÇİNE KONULAMAYAN BELGELER&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/kitap.asp?kitap=27&amp;amp;belge=27#secili" target="SolCerceve"&gt;ERMENİLERİN GÜNEY CEPHESİNDE MÜSLÜMANLAR ALEYHİNE FAALİYETLERİ (1918-23)&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/kitap.asp?kitap=28&amp;amp;belge=28#secili" target="SolCerceve"&gt;ERMENİLERİN ŞARK CEPHESİNDE MÜSLÜMANLAR ALEYHİNE FAALİYETLERİ (1918-23)&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/kitap.asp?kitap=29&amp;amp;belge=29#secili" target="SolCerceve"&gt;TEHCİR DÖNEMİNDE ERMENİ KOMİTELERİNİN FAALİYETLERİ&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/kitap.asp?kitap=30&amp;amp;belge=30#secili" target="SolCerceve"&gt;ASILSIZ ERMENİ İDDİALARI&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/kitap.asp?kitap=31&amp;amp;belge=31#secili" target="SolCerceve"&gt;TEHCİR SONRASI ERMENİLERİN MÜSLÜMANLARA YAPTIĞI BASKI VE HAKSIZLIKLAR&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/kitap.asp?kitap=32&amp;amp;belge=32#secili" target="SolCerceve"&gt;ERMENİLERE VERİLEN HAKLAR&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a style="COLOR: red" href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/kitap.asp?kitap=991&amp;amp;belge=991#secili" target="SolCerceve" name="secili"&gt;ERMENİLER TARAFINDAN YAPILAN KATLİAM BELGELERİ (1914-1921)&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=1#secili" target="SagCerceve"&gt;KARS VE ARDAHAN HAVALİSİNDE MÜSLÜMANLARA VE ESİRLERE YAPILAN SOYKIRIM&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=2#secili" target="SagCerceve"&gt;ERMENİ ÇETELERİ İLE RUSLARIN MÜSLÜMANLARA VE MUSEVİLERE YAPTIKLARI SOYKIRIM&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=3#secili" target="SagCerceve"&gt;ERMENİLERLE RUSLARIN VAN'DAKİ MÜSLÜMAN AHALİYE YAPTIKLARI SOYKIRIM&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=4#secili" target="SagCerceve"&gt;ERMENİ VE RUSLARIN YAPTIKLARI SOYKIRIM&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=5#secili" target="SagCerceve"&gt;ERMENİLERİN RUSLARLA BİRLİKTE TRABZON VE VAN HAVALİSİNDE MÜSLÜMANLARA YAPTIKLARI MEZÂLİM&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=6#secili" target="SagCerceve"&gt;RUSLARLA ERMENİ ÇETELERİNİN BİTLİS VE VAN'DA YAPTIKLARI SOYKIRIM&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=7#secili" target="SagCerceve"&gt;ERMENİ VE RUSLARIN VAN'IN REŞADİYE NAHİYESİNE BAĞLI AŞNAK KÖYÜNDE YAPTIKLARI MEZÂLİM&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=8#secili" target="SagCerceve"&gt;ERMENİLERİN VAN HAVALİSİNDE RUSLARLA BİRLİKTE YAPTIKLARI MEZÂLİM&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=9#secili" target="SagCerceve"&gt;VAN VE BİTLİS'İN İŞGALİ ESNASINDA ERMENİLERİN İSLÂM AHALİYE YAPTIKLARI SOYKIRIM&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=10#secili" target="SagCerceve"&gt;ERMENİ VE RUSLARIN VAN, BİTLİS VE TRABZON'DA MÜSLÜMANLARA YAPTIKLARI MEZÂLİM&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=11#secili" target="SagCerceve"&gt;ERMENİ VE RUSLARIN BAYEZİD'DE YAPTIKLARI SOYKIRIM&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=12#secili" target="SagCerceve"&gt;ERMENİ VE RUSLARIN YAPTIKLARI MEZÂLİM&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=13#secili" target="SagCerceve"&gt;ERMENİ VE RUSLARIN HİZAN HAVALİSİNDE YAPTIKLARI SOYKIRIM&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=14#secili" target="SagCerceve"&gt;ERMENİ KOMİTELERİYLE RUSLARIN VAN VE HAVALİSİNDE YAPTIKLARI SOYKIRIM&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=15#secili" target="SagCerceve"&gt;BİTLİS VE CİVARINDA ERMENİ ÇETELERİ VE RUSLARIN MÜSLÜMAN AHALİYE YAPTIĞI KATLİAM&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=16#secili" target="SagCerceve"&gt;ERMENİ VE RUSLARIN VAN'DA YAPTIKLARI SOYKIRIM&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=17#secili" target="SagCerceve"&gt;RUS DONANMASININ TERME'YE ÇIKARDIĞI ERMENİ EŞKİYASININ YAPTIĞI MEZÂLİM&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=18#secili" target="SagCerceve"&gt;ERMENİLERİN SOYKIRIMINA KARŞI OSMANLI DEVLETİ'NDEN YARDIM İSTENİLDİĞİ&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=19#secili" target="SagCerceve"&gt;ERMENİLERİN KİLİS HAVALİSİNDE YAPTIKLARI MEZÂLİM&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=20#secili" target="SagCerceve"&gt;ADANA VE HAVALİSİNDE FRANSIZ BİRLİKLERİNDE MÜSTAHDEM ERMENİLERİN YAPTIĞI MEZÂLİM&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=21#secili" target="SagCerceve"&gt;ZOR TELGRAF MÜDÜRÜNÜN ERMENİLER TARAFINDAN ÖLDÜRÜLMESİ&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=22#secili" target="SagCerceve"&gt;ERMENİLERİN ERZURUM CİVARINDA YAPTIKLARI MEZÂLİM VE ALINMASI GEREKEN ÖNLEMLER&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=23#secili" target="SagCerceve"&gt;BATUM, ARDAHAN VE KARS HAVALİSİNDE ERMENİ, RUM VE GÜRCÜ MEZÂLİMİ&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=24#secili" target="SagCerceve"&gt;ERMENİLERİN KARS CİVARINDAKİ MÜSLÜMANLARA SOYKIRIM UYGULADIKLARI; ZULÜM, KATLİAM VE YAĞMALAMA YAPTIKLARI&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=25#secili" target="SagCerceve"&gt;TRABZON, KARS VE NAHCIVAN'DA YAPILAN MEZÂLİM&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=26#secili" target="SagCerceve"&gt;Ermenilerin Kağızman, Mescidli, Gülyantepe, Kurudere, Akçakale, Bozkuş ve Karakurt'ta yaptıkları soy...&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=27#secili" target="SagCerceve"&gt;ERMENİLERİN KAĞIZMAN, KARAKURT, SARIKAMIŞ VE AKÇAKALE CİVARINDA YAPTIKLARI SOYKIRIM&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=28#secili" target="SagCerceve"&gt;ERMENİLERİN HUDUT DIŞINDAKİ MÜSLÜMANLARA YAPTIKLARI MEZÂLİM&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=29#secili" target="SagCerceve"&gt;ERMENİLERİN TÜRK KÖYLERİNE SALDIRILARDA BULUNDUKLARI&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=30#secili" target="SagCerceve"&gt;ELVİYE-İ SELÂSE'DE ERMENİ MEZÂLİMİNİN DURDURULMASI İÇİN KALEME ALINAN FERYADNÂME&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=31#secili" target="SagCerceve"&gt;RUSLARIN VE ERMENİLERİN RİC‘ATİNDE ERMENİLERİN YAPTIĞI MEZÂLİM&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=32#secili" target="SagCerceve"&gt;SARIKAMIŞ RİC‘ATİNDE ERMENİLER TARAFINDAN SOYKIRIMA UĞRAYAN KÖYLERİN İHTİYAR HEYETLERİNİN İFADELERİ&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=33#secili" target="SagCerceve"&gt;ERMENİ ÇETELERİNİN YAPTIĞI SOYKIRIM&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=34#secili" target="SagCerceve"&gt;NAHCİVAN, KAĞIZMAN VE ŞAROL HAVALİSİNDE MÜSLÜMAN HALKA UYGULANAN VAHŞİ SOYKIRIM&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=35#secili" target="SagCerceve"&gt;KARS VE SARIKAMIŞ CİVARINDAKİ MÜSLÜMAN KÖYLERİNE ERMENİLERCE YAPILAN MEZÂLİM&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=36#secili" target="SagCerceve"&gt;SEKMAN, ARDI, KEPENEK, HARÇLI, PENADUZ VE TODAVİRAN KÖYLERİNDE ERMENİLERCE YAPILAN KATLİÂM&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=37#secili" target="SagCerceve"&gt;BAYBURD VE İSPİR KAZALARINDA ERMENİLERİN YAPTIĞI SOYKIRIM&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=38#secili" target="SagCerceve"&gt;KARAURGAN VE ALLAHUEKBER DAĞI CİVARINDA BULUNAN MÜSLÜMAN KÖYLERİNE ERMENİLERCE UYGULANAN MEZÂLİM&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=39#secili" target="SagCerceve"&gt;KARS, SARIKAMIŞ VE IĞDIR CİVARINDA ERMENİLER TARAFINDAN YAPILAN SOYKIRIM&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=40#secili" target="SagCerceve"&gt;FRANSIZ ASKERİ ELBİSESİ ALTINDAKİ ERMENİLERİN MARAŞ'TA HALKA YAPTIKLARI ZULÜM&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=41#secili" target="SagCerceve"&gt;FRANSIZ ORDUSUNA BAĞLI OLARAK MARAŞ'A GİREN ERMENİLERİN YAKIN KÖYLERDEKİ MÜSLÜMAN HALKA SALDIRILARDA BULUNDUKLARI&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=42#secili" target="SagCerceve"&gt;ERMENİLERİN HAÇİN CİVARINDA BAZI MÜSLÜMANLARI YOLLARDA KATLEDEREK KADINLARA SALDIRDIKLARI&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=43#secili" target="SagCerceve"&gt;FRANSIZ ASKERLERİYLE BİRLİKTE ERMENİLERİN AYINTAB, MARAŞ VE ADANA CİVARINDA MÜSLÜMAN AHÂLİYE ZULÜM YAPTIKLARI&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=44#secili" target="SagCerceve"&gt;ERMENİ ÇETELERİNİN ÜNYE'DE İSLAM AHÂLİYE ZULÜM YAPTIKLARI&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=45#secili" target="SagCerceve"&gt;POZANTI-GÜLEK ARASINDAKİ BÖLGEDE ESİR TÜRK ASKERLERİNİN ERMENİLERCE KATLEDİLDİĞİ&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=46#secili" target="SagCerceve"&gt;ÇILDIR'DA TESLİM OLMA ÇAĞRISINA UYMAYAN KÖYLÜLERİN ERMENİLERCE KATLEDİLDİĞİ&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=47#secili" target="SagCerceve"&gt;ERMENİLERİN KENDİLERİNE TÂBİ OLMAK İSTEMEYEN ZARUŞAD VE ONA BAĞLI ÜÇ KÖYDE KATLİÂM YAPTIKLARI&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=48#secili" target="SagCerceve"&gt;ZARUŞAD, ÇILDIR, AĞBABA VE ŞÜREGEL'E BAĞLI KÖYLERDE ERMENİLERCE YAPILAN SOYKIRIM&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=49#secili" target="SagCerceve"&gt;ERMENİLERİN İŞGALCİ FRANSIZLARLA BİRLİKTE MARAŞ'TA HALKA ZULMEDİP KATLİÂM YAPTIKLARI&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=50#secili" target="SagCerceve"&gt;ŞÜREGEL, AKBABA, ZARUŞAD VE ÇILDIR CİVARINDAKİ YİRMİ SEKİZ KÖYDE ERMENİLERCE YAPILAN KATLİÂMLARDA İKİ BİN MÜSLÜMANIN ÖLDÜRÜLDÜĞÜ&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=51#secili" target="SagCerceve"&gt;ÇILDIR, ZARUŞAT VE ELVİYE-İ SELÂSE'DE ERMENİLERİN İSLAM AHÂLİYE MEZÂLİM YAPTIKLARI&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=52#secili" target="SagCerceve"&gt;REVAN’DAN GENCE’YE GİDEN TRENİN BEŞ YÜZ MÜSLÜMAN YOLCUSUNUN ERMENİLER TARAFINDAN ÖLDÜRÜLDÜĞÜ&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=53#secili" target="SagCerceve"&gt;ERMENİLERİN SİVİN VE PİLOMORİ KÖYLERİ MÜSLÜMAN AHÂLİSİNE BASKI YAPTIKLARI&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=54#secili" target="SagCerceve"&gt;KARS, SARIKAMIŞ VE KARAKURT CİVARINDA ERMENİLERİN İSLAM AHÂLİYE YAPTIKLARI MEZÂLİM&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=55#secili" target="SagCerceve"&gt;NOVOSELİM CİVARINDAKİ KÖYLERE ERMENİLERCE YAPILAN MEZÂLİM&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=56#secili" target="SagCerceve"&gt;ERMENİLERİN SARIKAMIŞ, KAĞIZMAN, OLTU, KARS VE ZENGİBASAR CİVARINDA YAPTIKLARI SOYKIRIM&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=57#secili" target="SagCerceve"&gt;ERMENİLERİN GÖLE, OLTU VE KOSOR'DA YAPTIKLARI KATLİÂMLAR&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=58#secili" target="SagCerceve"&gt;ERMENİLERİN KARS, ERZURUM VE GÜMRÜ CİVARINDA MÜSLÜMANLARA UYGULADIKLARI SOYKIRIM&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=59#secili" target="SagCerceve"&gt;ERMENİLER TARAFINDAN BAYBURT'UN KÖYLERİNDE YAPILAN SOYKIRIM VE KİMSESİZ KALAN ÇOCUKLARIN İSKÂNI&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=60#secili" target="SagCerceve"&gt;ERMENİLERİN GÖLE'NİN KÖYLERİNDE KATLİÂM YAPTIĞI VE AHÂLİNİN TERCAN'A GÖÇ ETTİĞİ&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=61#secili" target="SagCerceve"&gt;BİR SENE İÇİNDE PASİNLER’E BAĞLI KÖYLERDE ERMENİLER TARAFINDAN YAPILAN SOYKIRIM&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=62#secili" target="SagCerceve"&gt;Ermenilerin Tortum'un altmış dört köyünü yakarak üç bin yedi yüz Müslümanı şehit ettikleri, mezâlimd...&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=63#secili" target="SagCerceve"&gt;ERZURUM'DA ERMENİLERCE GERÇEKLEŞTİRİLEN SOYKIRIM VE TALANA AİT DEFTERLER&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=64#secili" target="SagCerceve"&gt;OLTU LİVASI VE GÖLE'YE BAĞLI KÖYLERDE BİR SENE İÇİNDE ERMENİLERCE GERÇEKLEŞTİRİLEN SOYKIRIM&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=65#secili" target="SagCerceve"&gt;ERMENİLERİN AŞKALE VE CİVAR KÖYLERDE YAPTIKLARI KATLİÂM&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=66#secili" target="SagCerceve"&gt;ŞÜREGEL VE ZARUŞAD KAZALARINDA ERMENİLER TARAFINDAN YAPILAN MEZÂLİM&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=67#secili" target="SagCerceve"&gt;ERMENİLERİN KOSOR VE PENEK İLE BAĞLI KÖYLERDE YAPTIKLARI YAĞMA VE MEZÂLİM&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=68#secili" target="SagCerceve"&gt;ERMENİLERİN GÖLE'NİN TOPTAŞ, GÜLPINAR VE HAMOĞLU KÖYLERİNDE UYGULADIKLARI KATLİÂM&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=69#secili" target="SagCerceve"&gt;KARS'A BAĞLI YİRMİ DÖRT KÖYDE ERMENİLERİN YAPTIKLARI MEZÂLİM VE YAĞMALAMA&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=70#secili" target="SagCerceve"&gt;ZEYTUN, DEMİRKAPU VE PİLÜMÜR KARYELERİNDE ERMENİ ASKERLERİ TARAFINDAN YAPILAN YAĞMA VE MEZÂLİM&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=71#secili" target="SagCerceve"&gt;KARS VE SARIKAMIŞ'A BAĞLI KÖYLERDEKİ ERMENİ MEZÂLİMİ&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=72#secili" target="SagCerceve"&gt;ERMENİLERİN RUSLARLA BİRLİKTE GÖLE'YE BAĞLI KÖYLERDE YAPTIKLARI KATLİÂM VE TALAN&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=73#secili" target="SagCerceve"&gt;DİGOR'DAKİ OTUZ SEKİZ İSLÂM KÖYÜNDE YAPILAN ERMENİ MEZALİMİ&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=74#secili" target="SagCerceve"&gt;SARIKAMIŞ'IN KARAHAMZA NAHİYESİNE BAĞLI KÖYLERDE ERMENİLERİN YAPTIKLARI SOYKIRIM VE TALAN&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=75#secili" target="SagCerceve"&gt;BARDIZ, KOSOR VE PENESKİRD NAHİYELERİYLE KÖYLERİNDE ERMENİLERCE GERÇEKLEŞTİRİLEN SOYKIRIM&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=76#secili" target="SagCerceve"&gt;ERMENİLERİN HARAMİVARTAN NAHİYESİNE BAĞLI KÖYLERDE YAPTIKLARI MEZÂLİM&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=77#secili" target="SagCerceve"&gt;ŞERİL, SADEREK VE DEREİLYAS MINTIKALARINDAKİ YÜZ ON KÖYDE İKİ YIL ZARFINDA ERMENİLER TARAFINDAN YAPILAN YAĞMA VE SOYKIRIM&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=78#secili" target="SagCerceve"&gt;ZARUŞAD VE CİVARINDAKİ ELLİ BEŞ KÖYDE ERMENİLER TARAFINDAN YAPILAN YAĞMA VE KATLİÂM&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=79#secili" target="SagCerceve"&gt;ERMENİLERİN ERİVAN MINTIKASINDA YENİDEN MEZÂLİM BAŞLATTIKLARI&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=80#secili" target="SagCerceve"&gt;NAHCİVAN VE IĞDIR HAVALİSİNDE MÜSLÜMAN HALKIN ERMENİ SOYKIRIMINA UĞRADIĞI&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=81#secili" target="SagCerceve"&gt;ERMENİLERCE CEMİL VE MÖKÜZ KÖYLERİNDE YAPILAN KATLİÂM&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=82#secili" target="SagCerceve"&gt;ERİVAN VE KARS'A BAĞLI İSLAM KÖYLERİNDE ERMENİLERCE YAPILAN SOYKIRIM&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=83#secili" target="SagCerceve"&gt;KARAKİLİS VE CELALOĞLU MINTIKALARINDAKİ İSLAM KÖYLERİNİN KITLIK TEHLİKESİNE MARUZ KALDIKLARI&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=84#secili" target="SagCerceve"&gt;ERZURUM KÖYLERİNDE ERMENİLERCE KATLEDİLEN İSLÂM NÜFUSU İLE YAKILAN KÖY VE HÂNELERİ GÖSTERİR CETVEL&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=85#secili" target="SagCerceve"&gt;ERMENİLERİN HINIS'TA İSLAM AHALİYE YAPTIKLARI MEZALİM&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=86#secili" target="SagCerceve"&gt;ERMENİLERİN TERCAN KAZASI HAVALİSİNDE YAPTIKLARI MEZALİM&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=87#secili" target="SagCerceve"&gt;ERMENİLERİN NAHCİVAN VE CİVARINDAKİ TÜRK KÖYLERİNDE KATLİÂM YAPTIKLARI&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=88#secili" target="SagCerceve"&gt;BAYBURD'TA RUS İŞGALİ SIRASINDA ERMENİ VE RUM ÇETELERİ TARAFINDAN YAPILAN KATLİAM VE YAĞMALAMA&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp?kitap=991&amp;amp;belge=89#secili" target="SagCerceve"&gt;ŞÜREGEL VE ARZUTİ KÖYÜNDE MÜSLÜMAN AHÂLİNİN ERMENİLERCE KATLEDİLDİĞİ&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/kitap.asp?kitap=992&amp;amp;belge=992#secili" target="SolCerceve" name="secili"&gt;OSMANLI BELGELERİNDE ERMENİLER (1915-1920)&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/kitap.asp?kitap=993&amp;amp;belge=993#secili" target="SolCerceve" name="secili"&gt;FRANSA-ERMENİ İLİŞKİLERİ I&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/kitap.asp?kitap=994&amp;amp;belge=994#secili" target="SolCerceve" name="secili"&gt;FRANSA-ERMENİ İLİŞKİLERİ II&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/kitap.asp?kitap=995&amp;amp;belge=995#secili" target="SolCerceve" name="secili"&gt;FRANSA-ERMENİ İLİŞKİLERİ III&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/kitap.asp?kitap=996&amp;amp;belge=996#secili" target="SolCerceve" name="secili"&gt;İNGİLTERE-ERMENİ İLİŞKİLERİ I&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/kitap.asp?kitap=997&amp;amp;belge=997#secili" target="SolCerceve" name="secili"&gt;İNGİLTERE-ERMENİ İLİŞKİLERİ II&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/kitap.asp?kitap=991&amp;amp;belge=991"&gt;http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/kitap.asp?kitap=991&amp;amp;belge=991&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/142731373086965294-5834232503233832831?l=kutlubilgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kutlubilgi.blogspot.com/feeds/5834232503233832831/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kutlubilgi.blogspot.com/2009/02/arsiv-belgelerine-gore-ermeni-konusu.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/142731373086965294/posts/default/5834232503233832831'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/142731373086965294/posts/default/5834232503233832831'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kutlubilgi.blogspot.com/2009/02/arsiv-belgelerine-gore-ermeni-konusu.html' title='ARŞİV BELGELERİNE GÖRE ERMENİ KONUSU'/><author><name>Canislupus</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_zRU6OLntNq8/SZRsQ_5ByXI/AAAAAAAABdM/u3-O39RzNCQ/s72-c/devlet%2520arsiv_hbr.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-142731373086965294.post-5014794102788474363</id><published>2009-02-10T04:06:00.000-08:00</published><updated>2009-02-10T04:23:02.253-08:00</updated><title type='text'>Türklere Göre Yarartılış ve Türeyiş Destanlarının Kökeni</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_zRU6OLntNq8/SZFxmLxkSqI/AAAAAAAABdE/ocJmUxgw5fE/s1600-h/g%C4%B1lgam%C4%B1%C5%9F.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5301143137201441442" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 294px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_zRU6OLntNq8/SZFxmLxkSqI/AAAAAAAABdE/ocJmUxgw5fE/s320/g%C4%B1lgam%C4%B1%C5%9F.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;GILGAMESH (BILGAMESH), SABIILER, MANDAEAN (MANDA AY-HANLAR) VE SABALAR HAKKINDA &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;POLAT KAYA (Copyright © 2002 Polat Kaya)(Bu yazi internet kanaliyla gerçeklesen bir yazismadan sonra incelenerek yazilmistir). &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Kamil Kartal Bey ile bir internet konusmasinda dediler ki: &gt; &gt; Bununla birlikte, Gilgamesh Destani veya Misir'in Oluler Kitabi gibi &gt; ulasilabilen cok eski kutsal metinlerde, cagdas diller ve edebiyatlar ile &gt; kiyaslandiginda, son derece gelismis ve guclu bir yapi goruluyor. Oyle ki, &gt; aradan gecen binyillara karsin, dilin kullanildigi her alanda sanki bu kayip &gt; uygarliklarin kotu birer taklitcisi olmaktan oteye gecememis dunyamiz. &gt; &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Iste benim söylemek istedigim de bu gibi hususlardir. Bu gözleminizle dediklerimi siz de desteklemis oluyorsunuz. Evet, belki de en azindan onbin sene evvelinden, eski Türk dünyasi her konuda çok görkemli bir medeniyete sahipti. Fakat, günümüzde bu medeniyet kaybolmus ve/veya belirsiz ve taninmaz hale gelmistir. Her türlü kültürlerini bu çok eski Tur/Türk dünyasindan alanlar simdilerde onu hatirlamazlar bile. Tur/Türk dünyasi nedense bu çok eski ve görkemli geçmislerini unutmuslar veya onlara bu görkemli geçmis çesitli araçlarla unutturulmak istenmistir. Bunlarin basinda da eski Türk dünyasinin Gök-Tanri (Günes) dinini unutturup onun yerine geçen yeni dinlerin yikici karalamalari olmustur. Türk dili bizlere tanitildigi gibi yakin zamanin dili degildir. Bilakis, benim görüsümde dünyanin en önce gelismis dilidir. Ve yalniz Orta Asyada gelismis bir dil olmayip, Anadoluda, Orta Doguda, Iranda, Hindustanda, Misirda, Kuzey Afrikada, Avrupa da , Pasifik ve Atlantik Okyanuslari kiyilarinda da gelismis bir dildir. Elbetteki böyle büyük bir cografyaya yaygin bu dilin birbirinden uzak bölgelerde çesitli agizlarda konusulmasi da dogaldi. Bu sebeple yalniz Orta Asya Türkçesini örnek ve kaynak olarak almak hem yanlis ve hem de noksan olur. Örnek olarak: DRAVIDIAN diye tanitilan ad aslinda Türkçe "DR-AVI-DI-AN" &lt; "DUR/TUR-EVIDI-LER", yani "TUR INSANLARI IDILER" anlaminda bir Türkçe sözden baska bir sey olmayip bu adi tasiyan insanlarin Türkçe konusan Tur/Türk insani olduklarinin kesin ifadesidir. Dravidian denen Tur insani eski Hindistanda pek etken olmus bir gruptur. Hindustan çografyasinda ki eski adlarin çogu incelendiginde Türkçeden yapilmis olduklari görülüyor. Bu da o bölgede eski çaglarda Türkçenin çok yaygin konusulan bir dil oldugunun isaretidir. Fakat ne var ki DRAVIDIAN sözcügü bir Türkçe deyim olmaktan çikmis veya çikarilmis, onun yerine taninmasi zor bir ad gelmistir. Bu adin sonundaki AN eki, Türkçenin en eski çogul eki olup Türkçenin "ON-LAR/AN-LAR " çogul sözünde de vardir. Bu ANLAR sözündeki LER/LAR eki gereksiz yere ikinci defa bu eski eke eklenmislerdir. Görülüyor ki dilciler "DRAVIDIAN" dilinin Türkçeye benzedigini ima ederler, fakat bu benzerligin Hindistan'da (Hindustan) eski Tur/Türk insaninin ve dilinin varliginin isareti oldugunu söylemezler. Nedense "gerçegi" bulmaya çalisan dilciler ya bu gerçegi görmezler yahut ta görseler bile dile getirmek istemezler. Islem gerçek yüzünü "ilim" yapma kisvesi altinda gizlemise benziyor. Denebilir ki en geç M. Ö. birinci bin yilda, Türkçe bu günkü kadar gelismis ve eski dünyanin pek çok yerinde konusulan ve en önde gelen bir dildi. Yalniz yazilirken, ünlüler daha az kullaniliyor bilhassa ünsüzler belirtiliyordu. Arastirmalarimizdan anliyoruz ki eski çaglarin Tur/Türk insani destan, masal, bilmece yaratma ve yazma konularinda çok ileri varmislardi. Dünyaya "GILGAMESH" adi altinda tanitilmis olan Sumer destani bu gelismisligin en mükemmel delili ve örnegi olup kaybolmus Tur/Türk dünyasinin medeniyetinin ne kadar ileride oldugunu kesinlikle belirtir. Bu arada bu görkemli medeniyeti ve dili çekemiyen gruplar bu kadar gelismis Türkçeden onun sözcük ve deyimlerini kirarak kendilerine yeni diller yaratmakta ustalasmislar ve birbirleriyle san ki yaris eder olmuslardi. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;GILGAMISH &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;"GILGAMISH" adi aslinda Sumerler tarafindan "GILGAMESH" seklinde degil "BILGAMESH" seklinde yazilmis bir addir. Fakat ne var ki birileri bu adi degistirerek "GILGAMESH" sekline sokmus, böylece Türk'ün ayaginin altindan haliyi çekip almis ve onu Türk dünyasindan uzaklastirarak Türklerle olan bagini koparmistir. Türk dünyasi bu konuyu, kendi dilinin ve tarihinin geregi, kendisi sorusturmadikca, baskalari "bu destan aslinda sizin geçmisinizle ilgilidir" demez. Nedense baskalari ne demisse bizler de "dogru diyorsun" deyip her kesin dedigini dogru gibi kabul ede gelmisiz. Anlasilan sudur ki GILGAMIS (BILGAMESH) Tur/Türk dünyasinin bilinen en eski destanidir. Sumer dilinde arastirma yapan bazi arastiricilar bu Sümer adinin aslinda Sümer çivi yazisinda yazilis seklinin "BILGAMESH" seklinde oldugunu açiklamislardir. Daha baska da bir sey söylememislerdir. BILGAMESH deyiminin Türkçeye ait oldugu kendiliginden belli. Türklerin BILGE-KAGAN'i da ayni Türkçe deyimi kendine ad almis. Böylece gerek BILGE-KAGAN ve gerekse BILGAMES adlarinin ikisi de Türkçe olup ve ikisi de Türk-hakanlarinin ünvanlarinda yer alan tanimlama deyimleridir. Türkçede BILGE kisi "akilli, uslu, bilgili, ermis" bir kimsedir. (HERMES adi da Türkçenin ERMIS sözünden gelir). Gilgamis destaninda da GILGAMISH bu nitelikte bir karakterdir. Ilave olarak GILGAMESH Türkce gramer kurallarinda olan bir deyimdir. Ve adin önüne "A" ünlüsünü koydugumuz zaman "AGIL-GA-MESH" (AKIL-GA-MISH) Türkçe deyimi ile karsilasiyoruz ki bu dahi Türkcenin bir sözü olup o da "BIL-GA-MESH" deyimi ile ayni anlamda olan baska bir Türkçe deyimdir. Görülüyor ki sözde "GILGAMES" fakat gerçekte "BILGAMESH" ve/veya "AGILGAMISH/AKILGAMESH" olan bu destan Sümer Türklerinin en erken devirlerinde yazilmis veya daha öncesinden bilinen bir destan olarak yaziya geçirilmistir. Gerek "AGILGAMISH/AKILGAMESH" ve gerekse "BILGAMESH" adlari dil yapisi ve kök sözcükleri bakimindan tümüyle Türkçe olan adlardir. Bu bulus ve/veya görüs Türk dilini Sümer dilinin en erken çaglarina (belkide en azindan M. Ö. 5000 yillarina) götürür. Dilciler bilirler ki bu ad içinde ki ekler de Türkçenin ekleridir. Bu demek oluyor ki çok olasilikla bütün bu Türkçe sözcükler, ekler, gramer kurallari ve daha ötesi destan yazma teknigi Türk dilinde belki de onbin sene evvelinden gelistirilmis bir sanat bicimi idi. Bu edebiyat bicimi günümüze dek gelmistir. Bunu bilmek günümüz Tur/Türk insanina düsen bir görevdir. Bunu bilince, insanin hem atalarindan ve hem de günümüzde ki Türk dünyasini birlestirebilecek bir dil olarak, Türkçeden gurur duymamasi imkansizdir. Bu kadar muhtesem bir dünya dili yaratmis olan eski çaglarin Tur/Türk insani gururla anilmalidir. Böyle bir dili yaratmis olmak kolay bir is olmayip ancak us (akil), mantik ister. Üstelik bütün bunlar Tur/Türk insaninin, Herodut'un dedigi ve ona inananlarin da tekrar ettikleri gibi, Sibiryada "kush-burnu (berry) toplamakla geçinen insanlar" olmadigini gösteriyor. Ümid ederim ki bunlari söylerken "kökten milliyetcilik" yapmiyorum. Dilerim ki Türkcenin geçmisi ile ugrasan dilciler bu konunun üstüne varirlar ve gerçegi gün isigina gerektigi sekilde cesaretle çikarirlar. Sumerlerle ilgili olarak web sayfamda "ANCIENT TURANIANS PART-1: SUMERIANS" baslikli yazimda pek çok bilinmeyeni açiklamis bulunuyorum. Su web adresime lütfen bakmanizi öneririm: http://www.compmore.net/~tntr/orta_asya.html Sunu da bilhassa belirtmek isterim ki eski Tur/Türk dünyasinda ki yazarlar destanlarinda ve konusmalarinda bol miktarda cinas ve mecaz kullanmislar. Böylece, bir Türkce deyim içinde birden fazla anlami ifade edebilmislerdir ki bu Türkçenin en önemli özelliklerinden biridir. Bu GILGAMIS (BILGAMIS) Destaninda böyle oldugu gibi MANAS destaninda da böyledir ve Ogus-Kagan destaninda da böyledir. Homerin ILIAD ve ODYSSEUS destanlarinda da böyledir. Çünkü bunlarin hepsinin asli Türk dünyasinin törelerinden kaynaklanmaktadir. ***Kamil Bey diyor ki: &gt; Bu en eski dillerin dinlerin de otesindeki kok dil'in, inanc yapisi hakkinda &gt; biraz daha ayrintili bilgiler verebilir misiniz? Ilk bildirimde gerek eski Türk dünyasinin dini ve dili hakkinda genis yer tutan görüslerimi bildirmistim. Onlari tekrar gözden geçirmekte yarar vardir. Bununla beraber "ANCIENT TURANIANS PART-2: RELIGION" baslikli yazimi internet sayfamda görmenizi öneririm. Burada özetle sunlari tekrar edebiliriz: &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;ESKI TÜRK DINI VE DILI &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Denebilir ki eski Tur/Türk dünyasinin dili ve dini beraber gelismistir. Türkçe denen dil bu eski Tur/Türk dininin bir ifadesidir. Eski Turan dünyasinin gelistirdigi bir üçlü Gök-Tanri dini vardi. Bu gök dininin temelinde evrende her seyi yaratan BIR-GÖK-ATA-TANRI ile onun yaninda yer yüzüne hayat veren bir GÜN-TANRI (GÜN/GÜNES) ve geçe gökünü süsleyen AY-TANRI (AY) ile tanimlanan üçlü bir "GÖK-TANRI" sistemi vardi. Bu tanimlamada Gök-Tanri BIR'di ve evreni yaratandi. Onun yarattigi Gün ve Ay, benzetmeli olarak, Gök-Tanrinin gözleri idi. Bu tanimlamada Gök-Tanri hem bir "KOR-TANRI" ve hem de cinas yollu "KÖR-TANRI" idi. Çünkü Gök-Tanrinin bir gözüne hiç bakilamazken digerine istenildigi kadar bakmak mümkündü. Gök-Tanrinin bakilamayan gözü yani çalisan gözü bir "OT/OD/UT" yani "KOR" (atesh) olan Gün/Kün/Günesh idi. Böylece Gök-Tanrinin bu gözü. Türkçe "KOR-GOZ/GÖZ idi. Gök-Tanrinin iyi çalismayan ikinci gözü AY (AY-TANRI) olup bu gözün kendi isigi yoktu ve bu sebeple o bir "KÖR-GÖZ" idi. Diger bir degimle, AY da Gök-Tanrinin KÖR-GÖZÜ idi. Bu anlayis içinde olmalidir ki eski Turan dünyasinin üçlü Gök-Tanrisi hem KOR-GÖZ ve hem de KÖR-GÖZ olarak bilinirdi. Ayrica Gök-Tanriyi temsil eden KOR-GÖZ ve KÖR-GÖZ adlarindan ötürü üçlü Gök-Tanrinin adi O-GOZ ve ondan dolayi da OGOZ / OGUZ / OGUS adi ile bilinirdi. Böylece, OGUZ adi eski Türk dünyasinin hem GÖK-ATA-TANRI'sinin, hem GÜN-TANRI'sinin ve hem de AY-TANRI'sinin ayri ayri adi idi. Eski dünyada, OGUS / OGUZ adi olasilikla evrensel bir ad idi. ZEUZ ve MUSA adlari Oguz'un adlari olan AZ-US (essiz-us (akil)) ve MA-US (muhtesem-us) anlamlarinda Türkçe deyimlerinden yapilmistir. Sonradan karalama anlamlari ile yüklenen "PAGAN" ve diger olumsuz yakistirmalar yardimi ile dünyanin bu en eski dini bilinçli olarak karalanarak gözden düsürülmüs ve sonradan da yeni dinler getirilerek bu eski evrensel dinin unutulmasi saglanmistir. Oguz adi ile beraber "Günese" tapma kavrami da yeni din yayicilari tarafindan unutturulmus, onun yerine AY-Tanri öne çikarilmistir. Ay-Tanri da hem AK-AY ve hem Kara-Ay seklinde yorumlanarak iki ayri sistem olusturulmustur. Oguz'un en önde gelen hayvan simgesi ise OGOZ / OKOZ / ÖKÜZ, diger bir adi ile "yabani BOA/BOGA idi. Çatalhöyük'te bulunan "BOGA" resimlerinin OGUZ-ATA nin temsili resimleri oldugundan süphe edilmemelidir. O resimler ki M. Ö. 7,000-8,000 senelerine varir. Bu da eski Türk dininin ne kadar gerilere gittiginin isaretidir. Bunun yaninda Oguz'un binlerce adlari vardi ki onlar Gök-Tanrinin çok çesitli yönlerini ifade eden adlardi. Zaten günümüzde bile TANRI'nin yahut ALLAH'in binlerce adi vardir denir. Bu deyis Islam kültüründen degil ondan çok daha eski olan eski Türk dünyasinin törelerinden kaynaklansa gerek. Bütün bu adlar günümüze kadar gelen essiz bir dil olan OGUZ-KAGAN dilini yani Türkçeyi, baska bir degimle "GÜN-TANRI" (GÜNESH-dilini) yahut "TUR-DILINI" olusturmustur. Tur/Türk dünyasinin inancinda degismeyen, oldugu gibi kimligini ezeli ve ebedi koruyan yalniz Gök-Tanridir ve onun simgesi (çalisan gözü olan) günestir. Onun için dilimizde derler ki "DÜSMEYEN KALKMAYAN YALNIZ TANRIDIR". Bu sebeple dilinde de her kavrama ad verirken Türk insani Gök-Tanriyi kaynak olarak almis ve alpfabesinin harflerine de Tanrinin özelliklerini tanimlayan çesitli adlar vererek her sözcük içinde onun varligini saglamistir. Bu seref te tarihte TUR/TÜRK insani olan KÜN-HAN'lara / KAN-HAN'lara (Kanan, Kenan, Canaan, ve diger adiyla "FENIKELILERE") nasip olmustur. Elbetteki bunu bilenler bu Tur/Türk insaninin kimligini degistirerek kendilerine seref payi almaya çalismislardir. Bu inanç Türk insaninin çok eskiden beri olan inancidir. Tur/Türk dünyasinin insani Gök-Tanriyi "BIR-TANRI", "BIR-ATA" adiyla bilir. Gök-ATA-Tanrinin simgesi T harfidir. Bu harfin ilk sekilleri + (artI) isareti seklindedir. Türkçe ATA sözü dahi bir adalet terazisinin isaretidir. ATA yazisi bir teraziye benzer. T harfi bu adalet terazisinin ortasindadir. Çünkü, Tur/Türk dünyasinin Gök-Tanrisi "HAK VE ADALETI" temsil eder. O AK-HAN dir. KARA-HAN onun tersini temsil eder. Onun içindir ki Türkçe bir sayisinin adi da BIR dir ve Tanrinin adidir. Türkçe birinci tek-kisi kisisel zamiri Tanrinin baska bir adi olan MAN adidir. Misirlilarin AMAN/AMUN/AMEN/AMIN Tanri adi bu Türkçe sözdür. Bir duadan sonra "amen" yahut "amin" dedigimiz de Gök-Tanrinin adini aniyoruz. Arapça diye bilinen ADALET sözcügü Türkçe "ATA-ELiDi" (Tanri Elidi) anlaminda bir Türkçe deyimden yapilmis olup yalniz Tanrinin elinin "adil" oldugunu isaret eder. Diger bir yorumunda : ADALET &lt;&gt; &gt; Sabiilik dini acaba bu kok dilin urunu olan ekinden mi kaynaklanmistir? &gt; Bu konuda pek arastirma yapma niyetinde olmamama ragmen Kamil Beyin bu sorusu asagidaki yaziya bir nevi ilham kaynagi olmustur. SABILIK ve SABAlar hakkinda ki bu arastirmayi burada memnuniyetle sunuyorum. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;SABILER (SABIANS yahut SHABIAN) &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Asagida "dipnot" olarak çesitli kaynaklardan alinti yoluyla verdigim bilgilerde belirtilen adlar üzerinde durmak istiyorum. Zira bu adlar bu gruplar hakkinda bir hayli bilgi aktarmaktadir: Türkçe - Ingilizce Redhouse Sözlük SABI adini Ingilizce olarak "SABEAN, pagan (dinsiz), idolator (puta tapan)" seklinde tanimliyor. Bu tanimlamadan SABI lerin Bati kaynaklarinda SABEAN [1] adi ile anildigini görüyoruz. "Pagan" diye tanimlandiklarina göre, SABIlerin (SABIAN) eski Türk dünyasinin "Gök-Tanri" dini inancinda olduklari dolayli sekilde anlatiliyor. sabian adi bir kaç anlam içermektedir: 1) SABI-an Türkçe Sabi-ler anlaminda olup, an eki eski Türkcenin çogul ekidir. 2) SABI-AN seklinde Türkçe "Gök-SABI-ler" anlaminda olup Gök-Tanriya taptiklarini isaretler. Bilindigi gibi böyle bir deyimi Gök-Türk adinda da görüyoruz. 3) SABI-hAN seklinde alindiginda, ad kendilerinin bir Türk grubu oldukalarini isaretliyor. 4) SABIAN adi da "SA-BI-AN" seklinde alindiginda Türkçenin "AS-BEy-AN" ("Bir/Essiz-Gök-Beyi") anlamiyla deyimi oldugu ve eski Türk dünyasinin Gök-Tanrisini tanimladigi görülüyor. 5) SABIAN adi da "S-AB-I-AN" seklinde alindiginda Türkçenin "aS-ABa-I-AN" (Essiz Bir Gök APA/ABA/ATA) anlaminda yine eski Türk dünyasinin Gök-Tanrisini tanimliyor. 6) Bazi yazarlar bu adi "iSA-BEy-AN" ("Gök-Beyi-ISA") seklinde almis olmali ki onlara "yari-Hiristiyan" (yari-Hiristiyanlik nasil olunuyorsa) tanimini vermis. Fakat bütün bu deyimlerden anlasilan önemli husus SABIlerin olasilikla Türk olduklari ve Türklerin üçlü Gök-Tanrisina taptiklari hususudur. Nitekim adlari Koran'da "ash-Sabi'un" seklinde geçtigi belirtilen [1, 2] Sabilerin, Yahudiler ve Hiristiyanlar gibi "tek-ilahli" bir dine sahip olduklari belirtiliyor. Zaten adlari da Gök-Tanriya inandiklarini anlatiyor. Ilginçtir ki dipnot olarak EB'dan verdigim alintida [1] Peygamber Muhammed'in de bunlardan oldugu ima ediliyor: [bak: "Curiously enough, the name "Shabian" was used by the Meccan idolaters to denote Mohammed himself and his Muslim converts"]. Ayrica yine ilginçtir ki Peygamber Muhammed'in yakinlarina da "Sahabe" denilmektedir. "Sahabe" ile "Shabian" adlari arasinda büyük benzerlik görülüyor. Üstelik bu inancin sahipleri daha önceden de "yikanma, aptes alma, gusül etme" (ablution) törelerine sahiplermis ki bu adet müslümanliga da geçmis. SABILER için "Babilonyada "ELKESAITES" adli bir mezhep denmesi de ayrica bilgi veriyor: Söyleki: bu ad "ELKES-AI-TE-S" seklinde incelendiginde Türkçe "ILKESi-AY'DI-aS" deyimi, yani "INANCI ESSIZ AY'DI" (Ay'a tapanlardi") anlaminda Türkçe bir deyim oldugu görülüyor ki bu tanimlama SABI'lerin AY'a taptiklarini ayrica açikliyor. Bu ad Koran'da geçtigine göre o zamanlarda eski Türk dünyasinin "Günesi" "Aydan" önde gören Gök-Tanri dini zaten yikilmis ve onun yerine "AY-Tanri" öne çikmisti. Böylece onlarin AY'a tapar görünmeleri de dogaldir. Ayrica, "ELKESAITES" adi "ELKES-AI-TE-S" seklinde bakildiginda Türkçenin "ÜLKESI-AY'DI" anlaminda ki deyimi çikiyor ki bu deyimle "AY'in adini ülke adi olarak kullanan bir yerden olduklari ima ediliyor. Bu ¨lkenin "Yemen" ülkesi olmasi olasiligi çik büyüktür. Zira, asagida isaretleyecegim gibi baska bir SABA adlilar da Yemen ile ilgilidiler. "Yemen" adi ise Türkçe "Ey-Men" / "AY-Men" (Men-AY) anlaminda olup eski çaglarin Arabistaninda olasilikla AY'a inananlarin ülkesini isaretliyor. Böylece, "ÜLKESI-AY'DI" Türkçe deyimi ile "ülkesi Yemendi" deyimleri ayni olsa gerek. Bütün bunlara dayanarak denebilir ki adlari eski Türk törelerine göre Gök-Tanriyi ve Gök-Tanri inançini tanimlayan ve yine adlari Türkçe bir deyimden yapilmis olan bir grubun kendilerinin de Türk olduklar ve Türkçeyi bildikleri beklenir. MANDAEAN EB kaynakli bilgiden verildigine göre SABI'LERE benzeyen baska bir grubun da MANDAEAN oldugu isaretleniyor [1]. Simdi bu grupla ilgili adlara bakalim [3]: &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;MANDAEAN adi "MAND-AEAN" seklinde incelendiginde Türkçenin "MANDa-AY-AN" ("Manda Aylar" ve/veya "Manda-AY-Han'lar") anlaminda deyimlerle karsilasiyoruz ki bunlardan da bu adla bilinen insanlarin "AY-Han'a inandiklari ortaya çikiyor. MANDA sözü ise Türkçede "Mandayi" diger bir Dogu Anadolu ve Azerbaycan Türkçesi ile kara renkli olan "camish" i tanimlamaktadir. Daha önce tanimlamistik ki Ogus Kaganin yahut Gök-Tanri Oguz'un hayvan simgesi "ÖKÖZ" idi. Bu Oküzün çesitli renkte olanlari olabilecegi gibi en makbulu AK-Boga, AL-Boga ve Kara-Boga olanlari idi. Buna sebep te Gök-Tanri hem AK-Han idi ve Hem Kara-Han idi. Bilhassa AY-Tanri bunu en kesin bir sekilde sergiliyordu. Zira AY hem Ak ve hem Kara idi. Böylece, "Kara-Boga" yahut "Manda" AY'in, bilhassa Kara-Ay'in baska bir simgesi idi. Bu adi "MANDA D'HAYYE" [3] &lt;&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Söyleki: &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;1) YEMEN adi "YE-MEN" seklinde bakildiginda Türkcenin "EY-MEN" ("AY-MEN", "MEN-AY") anlaminda deyimi ile eski Türk dünyasinin AY-Tanrisina atfen verilmis bir Türkçe ad oldugu görülüyor. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;2) HADRAMAUT adi "HADRA-MA-UT" seklinde bakildiginda Türkcenin "aHADAR-MA-UT" ("Agadir-Ma-Ot/Od", "Muhtesem OD Agadir") anlaminda olan bu deyim eski Türk dünyasinin Gün-Tanrisini yani KOR halinde olan günesi tanimliyor. Bu adin eski Yemende bir bölgeye ad olarak verildigi anlasiliyor. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;3) ASIR adi "AS-IR" seklinde incelendiginde Türkçenin "AS-ER" ("Bir/Essiz-Er") anlaminda eski Türk dünyasinin Gök-Ata-Tanrisini tanimliyor. ASIR, ASER Türkce adlari eski Masar/Misir Türk devletinde de OSIR (Grekçe OSIRUS) diye Gök-Tanrinin adi olarak bilindigi gibi günümüzde de AZER-BAY-CAN adinin ilk kisminda kendini günümüze kadar korumustur. Böylece görüyoruz ki eski SABA diyarinin yanyana üç ilinin adi olan bu adlar eski Tur/Türk dünyasinin üçlü Gök-Tanri kavramini ülke adi olarak tanimlayan Türkçe adlardir. Ne var ki bu adlarin Türkçe olduklari bilinçli sekilde taninmaz hale getirilmislerdir. Ülkesinin ve cografyasinin belirli yerlerinin adini Tanri adi ile süsleyen millet tarihte Tur/Türk milleti olmustur. Bu kavrami baskalari Türklerden almislardir. SABAlarin da Tur/Türk ulusundan olduklari bu Türkçe ülke adlarindan belli oluyor. Yemen de en eski devletin adinin MA'IN veya MA'AN (Türkçe okunusu ile MAYAN) oldugu ve bu adin Grekçe de MINAEANS seklinde oldugu bildiriliyor. Bu çok ilginç adlara bakalim. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;4) MAYAN adi "MA-Y-AN" seklinde incelendiginde Türkçenin "MA-AY-AN" ("Görkemli-Gök-AY'i", "Muhtesem-Gök-Ay'i") anlaminda yine eski Tur/Türk dünyasinin Ay-Tanrisini tanimliyor. Dikkat edilirse, MAYAN sözünün harflerini yeniden düzenledigimiz de ortaya çikan ad YAMAN / YEMEN oluyor. Bunun anlami birileri bu adi da degistirmekten ve tarihi carpitmaktan geri kalmamis. Ayrica MINAEANS adina bakalim. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;5) MINAEANS adi "MIN-AE-AN-S" seklinde incelendiginde Türkçenin 'MEN-AY-HAN-AS" ("Men Essiz AY-Han") anlaminda Oguz-Kaganin AY-HAN adli (AY-Tanriyi) oglunun adini tanimlayan Türkçe bir ad oldugunu görüyoruz. Burada da görülüyor ki gerek MAYAN, YEMEN ve MINAEANS adlari bir birine es anlamli Türkçe deyimlerden yapilmis ve eski Türk dünyasinin üçlü Gök-Tanri dininde Ay-Tanriyi tanimlamaktadirlar. Ay-Tanri is Oguz-Kagan adi ile çok yakindan ilgilidir. Görülüyor ki gerek Grekler ve gerekse Semitikler eski Türk dünyasinin adlarini degistirp taninmaz hale getirmekte pek yetenekli olmuslardir. Sabalarin bas sehirlerinin adlari KARNAWU, KAMINAHU ve YATHIL (simdiki BARAKISH), seklinde belirtilmis. Bu adlarin ad-olgusu analizi de göz açici neticeler veriyor. Söyle ki: &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;6) KARNAWU adi "KAR-N-AWU" seklinde incelendiginde Türkçenin "KOR-HAN-EVU" ("Kor-Han-Evi", "Gün-Han-Evi") anlaminda eski Türk dünyasinin Gün-Tanrisina atfen bu kent'e verilen ad oluyor. Dikkat edilmelidir ki bütün kentler (sehirler) çogul halinde olan birer "ev", "öv" , "öy" dürler. Tur/Türk insani çok gerçekci ve ussal (mantiksal) olarak bu ayriligi gözetmis ve bu sehirine Gün-Han-Evi" anlaminda "KOR-haN-EVI" adini vermis. Bu ad zamanla KARNAWU sekline dönüserek Türklük kimligini kaybetmistir. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;7) KAMINAHU adi biraz daha karisik bir hal arz ediyor. "KAMI-N-AHU" seklinde incelendiginde ve "N" harfini iki kere kullandigimizda, Türkçenin "KAM'IN -HANU" ("Kam'in Sarayi") anlaminda bu sehrin adinin da yine AY-Tanriya atfen bir saray olarak verildigi görülüyor. "HAN" sözü Türkçe bir ad olup görkemli bir eve yahut saraya verilen bir addir ve içinde yasanilan yerin ifadesidir. Türklerin ezeldenberi bilinen "Kervansaray" "HANLARINDA " oldugu gibi. Bilindigi üzere KAM sözü de Türkçe olup günümüzde "shaman" (sihirbaz) sözü anlamindadir. Fakat en önemlisi o eski Türk dininde ve dilinde "AY" in adidir. Zira AY bir sihirbaz gibi durmadan seklini ve rengini degistirir. Bu onun en görkemli özelligidir. Bu sebepledir ki Tur/Türk dünyasinin kamliginda (shamanliginda) AK-KAM ve KARA-KAM adli kamlarimiz vardir. Eski Tur/Türk dünyasinin bu adlari elbetteki AY ile ilgilidir ve onun daima degisen renginden adini alir.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;8) Üçüncü sehir adi olarak tanitilan YATHIL ve simdiki adi BARAKISH olan adlar da söyledir: YATHIL adi "YA-TH-IL" seklinde incelendiginde Türkçenin "AY-aTa-IL" yahut "AY-aTa-aHa-IL" anlamlarinda yine Ay-Tanrinin adina atfen verilmis Türkce bir sehir adi oluyor. Bilindigi üzere AY, ATA, AHA ve IL sözcüklerinin hepsi Türkçenin kök sözcükleridir. IL elbetteki bir yeri isaretleyen öz Türkce bir sözcüktür. Bu sehir adinin simdiki haline baktigimiz da eski adini dolayli sekilde destekledigini görüyoruz. Söyle ki: &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;9) BARAKISH adi "BAR-AK-ISH" seklinde incelendiginde Türkçenin"BIR-AK-iSHI" ("Bir-Ak-Ishi") anlaminda yine AY için kullanilabilecek Türkçe bir deyim oldugu görülüyor. Verilen bilgilerde yine Sabalara ait küçük bir sehirin adinin MA'IN MUSRAN (Türkçe "MAYAN Ma-US-eR-AN" deyiminden olsa gerek) oldugu ve bu adin simdiler de EL'OLA sekline dönüstürüldügü açiklaniyor. Bu ikinci ad aslinda yine Türkçe bir deyim olan "EL'OLA" / "YEL-OLA" sözleridir. Adin neden bu sekle degistirildigi ise söyle açiklanabilir: Zira bunu degistirenler aslinda doganin çok önenmli bir olayi ve gücü olan "YEL/EL" e inanmaktadirlar. Arabistan yarimadasinin geçmisini yazan tarih kitaplarindan bilinir ki Semitik halklarin çogunlugu eskiden beri "KARA-AY'a" ve "YEL'e" inanan gruplardi. Bu sebeple olsa gerek ki eski Yemen Türklerinin MA'IN MUSRAN sehir adi "EL'OLA" sekline degistirilmistir. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;10) Eski MAYAN (YAMAN / YEMEN) devletine saldiran KATABAN adli bir devletin sonradan SABAlar ile birleserek eski MAYAN devletine M.Ö. 700 yillarinda son verdikleri yaziliyor. Türkçe yönünden KATABAN adi da pek ilginç. Zira, KATABAN adi "K-ATA-BAN" seklinde incelendiginde Türkçenin "aK-ATA-BAN" ("AK-ATA-Ben") deyimi ile eski Türk Dünyasinin hem Gün-Tanri ve hem AY-Tanrilarini tanimlayan bir deyim oldugu anlasiliyor. Görülüyor ki bu yeni gelen Tur/Türk grubu "AK-ATA-BAN" lar ile eski MAYAN grubu birleserek SABA adini almislar. Simdi SABA, SABAEAN ve SABEAN sekillerinde verilen bu adilari tanimliyalim. Sunu da belirtmeliyim ki verilen bilgilerde SABA halkina Latinler SABAEUS demisler [5]. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;11) SABA &lt; "S-ABA" &lt;&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;12.a) SABAEAN adi da Türkçe "AS-ABA-AY-HAN" deyiminden gelidigi bellidir. Ayni sekilde SABEAN adi da "AS-ABA-AY-haN" seklinde yine ayni anlamdadir. Fakat bunlarin yaninda daha baska anlamlari da vardir. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;12.b) SABAEAN &lt; "SA-BAE-AN" &lt;&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;13) Bir de Latince SABAlara verilen SABAEUS adina bakalim. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;13.a) SABAEUS &lt; "S-ABA-EUS" &lt;&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;13.b) SABAEUS &lt; "S-AB-AEUS" &lt;&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;13.c) SABAEUS &lt; "SA-BAE-US" &lt;&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;13.d) SABAEUS &lt; "SA-BA-EUS" &lt;&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;14) En son olarak SABA Kiralicesinin adinin kutsal kitap Koran'da "BALKIZ" olarak geçtigini tekrar belirtmek isterim. "BALKIZ" adi bir kadin adi olup yeni dogan bir Türk kizina verilen bir Türk adidir. Ana ve babanin yeni dogan yavrunun hayatinda "bal gibi tatli olmasini, istenilmesini ve sevilmesini" isteyen bir dilegin ad olarak dile getirilmis halidir. Bütün yukarida verdigimiz açiklamalardan da anlasilacagi üzere, soyu sopu Tur/Türk olan SABA kiraliçesinin adinin "BALKIZ" olmasi da sasirtici degil. QUEEN OF SHEBA" diye tanitilip Türk kimligi kaybettirilen bu ünlü tarihsel haniminin Türklügünü gizlemek ilmin hangi dalinda olursa olsun kimseye bir sey saglamaz. Ne ilginçtir ki bunca zamandan sonra Balkiz Hanimin gerçek kimligi gün isigina çikiyor. Dünya yazar çizerleri tarafindan pek çok kimsenin etnik kimligi açik bir sekilde belirlenirken, Tur/Türk soyuna ait olanlarin da Türklük kimliginin degistirilmeden belirtilmesi gerekir. Insanliga karsi uygulanmasi gereken adalet kavrami da onu ister. Ne ilginçtir ki Yemenin hemen yanindaki ara denizine Türkçe KIZIL deniz denir. Bu adin aski Tur/Türk Sabalar tarafindan verilmis olmasi çok olasidir. Bu açiklamalari böylece yaptiktan sonra Türkçe ARABISTAN diye bilinen adin olgusuna da bakmanin yararli olacagina inaniyorum. ARAP adi Türkçe "ER-APA" yahut "RA-ABA" Yani "Gün-Ata" anlaminda bir ad oluyor. Bu ad da eski Tuurk dünyasinin ülkeleri Gök-Tanrinin adinda tanimlama töresine göre yapilmis bir addir. ARABISTAN adi da "Er-APA'ya" (Gök-Tanri) ve "RA-APA'ya" (Gün-Tanri) tapanlarin ülkesi oluyor. Bu adlar ise Türkçedir. ARABISTAN adindaki "ISTAN" / "ASTAN" eki Türk dünyasina ait bir ek olup çok eski zamanlardan beri genellikle Tur/Türk insaninin bulunduklari yerlerin adina eklenen bir ekdir. Ek iddia edildigi gibi "Farsça" yani "Indo-Iranca" ile ilgisinden çok Iranda ki Tur/Türk Medelerin Türkçesi ile ilgilidir: Turkistan, Hindustan, Yunanistan, vs. adlarinda oldugu gibi, Arabistan adi da bir zamanlar bu bolgede bol ve etkin yasayan Tur/Türk soylularin oldugunun isaretidir. Bu ek "S-T-AN" seklinde bakildiginda Türkcenin "AS-aTa-AN" (Bir/Essiz Gök-Ata", "Essiz Gök-Tanri") anlaminda deyimi olup yine Gök-Tanrinin adidir. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;SONUÇ 1) Yukarida verdigimiz bilgilerin isiginda Sabiler, Sabiilik, Manda-Hanlar ve Sabaean adlari ile bilinen gruplarin Tur/Türk soyundan olduklari inkar edilemeyecek kadar açiktir. Inançlari ise eski Türk duunyasinin Gök-Tanri dinidir. Bu din ki diger Tur/Tuurk boylari gibi, söylendigine göre, M.Ö.1500 yillarinda Yemen'de yerlesik hale gelip adlarina MAYAN diyen ve sonradan SABAEAN yahut SABAEUS adini alan bir Türk boyu olduklari anlasiliyor. Bu da gösteriyor ki eski Misir oldugu gibi Arabistan yarimadasi da pek çok T¨r/Türk soylu Tur Beylikleriyle doluydu. Zaten ARABISTAN adinin sonundaki -istan eki de uzun bir süre önce buranin da bir Tur/Türk yurdu oldugunu gösteriyor. Bu adin Osmanlilarla bir ilgisi olmasa gerek. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;2) Sabilerin ve Manda-hanlarin kendilerine ait kitaplari oldugu belirtiliyor. Türkologlar, Türk duunyasinin geçmis tarihi, dili ve edebiyati yönünden, bu kitaplari ince disli süzgeçten geçirircesine incelemelidir. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;3) Sabalar Türk duunyasini M.Ö. 1500 ve belki de daha öncelerine kadar götürüyor. Sabalara ait kendi yazilarinin ve yazitlarinin oldugu bu kaynak yazida belirtiliyor. Bu yazitlarin kopyalari bulunup Türk dilcileri tarafindan çok yakindan incelenmelidirler. Zira bu yazitlarda Eski Türk duunyasinin dili ve kültüruu sakli bulunsa gerek. Yazarin "Sabalarin tarihi yazilamaz" demesi hemen süpheyi üstüne çekiyor. Bu sözuun hemen arkasindan bir süruu bilgi veren yazar, acaba Sabalarin Türklügünün ortaya çikacagindan mi korkuyor ki onlarin "tarihi yazilamaz" diyor. Sabalarin 20 krallarinin adi bilindigine göre yazar en azindan o adlari vermis olsay di yine bu insanlarin tarihinin açiklik kazanmasina hizmet etmis olurdu. Fakat ne varki o adlari vermekten kaçinmistir. En azindan aklimiza gelen sudur ki bazilari eski çaglarda yasayip dünyanin medeniyetine essiz katkilarda bulunmus olan Tur/Türk soyundan olan insanlarin gün isigina çikmasini istememektedirler. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;4) Eski Masar/Misir da en az 4,000 sene gibi uzun bir süre kesintisiz sekilde Tur/Türk hakimiyeti sürdürmüs olan Türklerin atalarinin Arabistanda da bulunmadiklari düsünülemez. Fenikelilerin, Filistinlilerin Tur/Tuurk asilli olduklarini bosuna iddia etmiyoruz. Iste SABIler, Manda-Hanlar ve SABAlar da bu ad listesine katilmis bulunuyorlar. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;5) Eski Tur/Türk duunyasinin adlarinin nasil çarpitilmis olduklarini bu yazida da tekrar tekrar görmüs oluyoruz. Bu ad çarpitmalarinin neticesidir ki Tur/Tuurk insaninin adini ve dilini verilen bilgiler içinde bulmamiz zor oluyor. Çok olasilikla zamanimizin Misyonerleri olarak bilinenler gibi, eski caglarin da Greek ve Babilon gezginci cografyacilari, Türklükle ilgili pek çok seyi karistirmislar ve Türk duunyasinin geçmisinin taninmaz hale gelmesine sebep olmuslardir. Günümüzde ki çalismalarin çogu bu eski yazitlari kaynak olarak vermekte ve o yazitlardaki çarpitilmis adlari ön plana çikarmaktadirlar. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;6) Genesis adli kitap kitap "dünya tek dille konusuyordu" dedigine göre, bütün bu bulduklarimiz o dilin Türkçe oldugunu isaretliyor. Bu kitabi Grekler ve Yahudiler yazmis olduklarina göre, sayet "o tek dünya dili" Grekce (Helence) yahut Semitik bir dil olsaydi bu hemen belirtilirdi. Belirtmediklerine göre, bu tek dilin bilinmemesi ve tarihten silinmesi istenmektedir ki o çok önemli tek dünya dilinin adi verilmemistir. Bu nasil bir gerçekciliktir? Anlasilan sudur ki kendi isini kendin yapacaksin. Sayet senin isini bir baskasi yapar ise, o da isi kendi çikarlari çerçevesi içinde yapar. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;7) Bu konu daha da genisletilerek incelenmelidir.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;***Kamil Beyin son sorusu su idi: &gt; Turklere Gore Yaratilis ve Tureyis Destani hangi tarihlere kadar inmektedir? Bu konuda, benim için, pek fazla bir sey söylemem zor. Bu konuda en güvenilir kaynaklar olasilikla Sümer ve Masar kaynaklari olsa gerek. Ne yazik ki Oguz-Kagan destaninin basinda ve sonunda noksanliklar olmus. Bu Türk destani bu konuda bazi acikliklar getirmis olabilirdi. Bununla beraber GILGAMESH (BILGAMESH) destani iyi bir kaynaktir Türk destanlarini Sümerlerin erken tarihlerine götürüyor. Bu arada, M.Ö. 800 yillarinda yazilmis oldugu söylenen HESIOD'un THEOGONY adli yaradilis destanininda verilen ve eski Greklerin kültüründen kaynaklanmis oldugu seklinde tanitilan destanin eski Greklere ait oldugunu sanmiyorum. Zira o destanin içinde geçen pek çok adlarin eski Türk dünyasina ait oldugu kirilmis Türkce adlardan anlasiliyor. Böylece bu destanin da eski Tur/Türk dünyasinin inançlarindan kaynaklandigini ve tercüme oldugu görüsündeyim. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Polat Kaya 13 Mayis 2002&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://www.compmore.net/~tntr/mandalar.html" target="_blank"&gt;http://www.compmore.net/~tntr/mandalar.html&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/142731373086965294-5014794102788474363?l=kutlubilgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kutlubilgi.blogspot.com/feeds/5014794102788474363/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kutlubilgi.blogspot.com/2009/02/turklere-gore-yarartls-ve-tureyis.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/142731373086965294/posts/default/5014794102788474363'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/142731373086965294/posts/default/5014794102788474363'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kutlubilgi.blogspot.com/2009/02/turklere-gore-yarartls-ve-tureyis.html' title='Türklere Göre Yarartılış ve Türeyiş Destanlarının Kökeni'/><author><name>Canislupus</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_zRU6OLntNq8/SZFxmLxkSqI/AAAAAAAABdE/ocJmUxgw5fE/s72-c/g%C4%B1lgam%C4%B1%C5%9F.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-142731373086965294.post-9207708453026354753</id><published>2009-02-10T03:12:00.000-08:00</published><updated>2009-02-10T04:04:00.893-08:00</updated><title type='text'>Türk Dünyasının Bilinçli Olarak Silinmiş Tarihi</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_zRU6OLntNq8/SZFtGm_l9-I/AAAAAAAABc8/k_6XT_ZYJgU/s1600-h/dil.gif"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5301138196705703906" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 256px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_zRU6OLntNq8/SZFtGm_l9-I/AAAAAAAABc8/k_6XT_ZYJgU/s320/dil.gif" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;TÜRK DÜNYASININ BILINÇLI OLARAK SILINMIS GEÇMISI &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Yazan: POLAT KAYA (Copyright © 2002 Polat Kaya)&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;1. TUR/TURK GECMISININ ÇARPITILMASI &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;1.1) Yillarca yaptigim arastirmalarin sonunda buldugum bir gerçek sudur ki eski çaglara ait "tarih" diye yazilip ve dünya halkina "gerçekmis" gibi tanitilan pek çok husus sahte kiliflar içine saklanmis yalanlar olup gerçegi söylememektedir. Denebilir ki dünya insani, geçmisinde belki de hiç bir zaman karsilasmadigi büyük bir hileli oyuna hedef edilmis ve geçmisi saptirilmistir. Insanlar küçük bir azinligin çok kurnazca kandirmalari sayesinde bilinçli olarak yalanlarla kandirilmis ve koyu bir gizlilik perdesi arkasinda saklananlar tarafindan uzun zamandan beri yalan dolanla sömürülmüstür. Gizlilik bir sömürü teknigi, bir soguk harp araci olarak kullanilmis ve yalanlar israrla tekrar edile edile "gerçekmis" gibi görüntülere büründürülmüslerdir. "Tarih" gibi tanitilan yalan dolanlar, bilinçli yanlis bilgi yayini ile yaratilan yaniltmalar, sasirtmalar bilhassa Türk dünyasinin geçmisine yönelik olup, Asyadan kopup bütün dünyaya yayilan Tur/Türk insaninin binlerce senelerdenberi gittikleri her yerde gelistirdigi muhtesem bir medeniyetin çökertilmesini ve bilinmemesini hedef almistir. Bunun için de ne yapilmasi gerekiyorsa hepsi de yapilmistir. Eski Tur/Türk insaninin gelistirmis oldugu dini, dili, medeniyeti, kültürü ve hatta Tur/Türk insaninin kimligi sahte iddialarla degistirilerek çalinmis, bu durumlara karsi koyanlar ise cezalarini canlariyla ödemislerdir. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;1.2) Görünen görüntü sudur ki bu politik oyunlar çok uzun vadeli olup, bilinçli sekilde hazirlanmis, sabirli ve çok gizli sekillerde tatbik edilmistir. Dünyaya medeniyet vermis olan Tur/Türk dünyasi, bütün bu gibi oyunlarla, yok edilmek için binlerce seneden beri bazi gruplar tarafindan bir boy hedefi haline getirilmis, geçmisinde yarattigi kültür ve medeniyetinden koparilmistir. Bu sebeple, Tur/Türk dünyasi ile ilgili her söylenene inanmamak, söylenmisleri veya söylenmemis olanlarin da neden söylenilmedigini çok ince delikli bir hüküm süzgecinden geçirmek, söylenilenlerin dogrulugunu veya egriligini sorusturmak, Tur/Türk dünyasi için kaçinilmaz bir ön istektir.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;2. TURKLERE KARSI GEÇMISTE OLAN GIZLI EL TUTUSMALAR &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;2.1) Günümüzde Türk dünyasina karsi devamli sekilde her yönden yagdirilan bir propaganda yayini vardir. Yani Türkler kendilerine yönetilmis bir soguk harp araci olan "dil ateshi yaylimi" altindadirlar. Çok olasilikla bu geçmiste de böyle idi. Türklerin dünya medeniyetine katkisini gerçek boyutlari ile dile getiren arastirici yazar pek olmadigi gibi, Tur/Türk adini kullanarak dünya medeniyetinin en azindan bazi hususlarinin Türklerin katkisi oldugunu söyleyenlerin sayisi dahi parmakla sayilabilecek kadar azdir. Bazilarinin en basit bir masali bile dile getirilip ondan ve onu yaratanlardan övgü ile bahsedilirken, Türklerin yarattiklari eserlere ad ve kilif degistirilerek hep baskalarina aitmis gibi gösterilir? Türkün peyniri yogurdu bile baskalarina mal edilir de Türke mal edilmez. Türklere karsi olan bu olumsuz tutumun sebebi ne olabilir? &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;2.2) Bazilarina göre, sebep olarak üç kitada 600 yil yasayan Türkün Osmanli Imparatorlugu gösterilir ki ben bu gibi Osmanliya yüklenmeleri inandirici bulmuyorum. Elbette ki Avrupali, ve digerleri Türk'ü bagrina basar sekilde sevmemistir, fakat Türk'ü sevmemenin kökü daha öncelere gider. Bunda da Türklerin kendi olumsuz katkilarindan daha çok eski ve yeni Türk dünyasina karsi olumsuz gözle bakanlarin kendi geçmislerinde yaptiklari sahtekarliklardir. Baska bir deyimle günümüz dünyasini, uzak geçmisini inkar eden ve bilhassa geçmiste her yerde etken olan Türk dünyasini inkâr eden bir dünya haline getirenlerin kendi egrilikleri ve eski Tur/Türk dünyasini tarihten bilinçli olarak silenlerin kendi günahlaridir. Yazilanlarda tam gerçekler söylenecek yerde yari gerçekler söylenmis ve geride kalanlar da yalanlarla süslenmistir. Gerçegi bilmeden, fakat samimi bir sekilde yazan bir yazar ile gerçegi bildigi halde bilinçli sekilde sapitarak yazan yazar arasinda daglar kadar fark vardir. Birincisini hos görebiliriz amma digerini hos görmenin imkâni yoktur. Bazilari geçmiste yapilmis yalanlari gerçekmis gibi devam ettirebilmek için her defasinda yeni yalanlar uydurmak görevi düsmüs. Yapilanlar da onu gösteriyor. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;2.3) Insanlara gerçekler anlatilmamis ve çogunluk karanlikta birakilarak yönlendirilmislerdir. Dünyanin ekonomik ve politik gücünü ele geçirmek isteyen küçük bir azinlik duruma hakim olabilmek için var olan eski düzeni bozup onun yerine kendilerinin gelistirdigi ve kendi maksatlarina uygun düzenler getirmisler. Bunun için de eski Türk dünyasinin gerçekci dininden bir takim yeni dinler üretilerek halk yeniden sekillendirilmis ve yönlendirilmislerdir. Dinler genellikle sorusturmaya açik sistemler degildirler. Sorusturulmalari arzulanmaz. Herkes onlari kendine söylendigi sekilde ögrenir, kabullenir ve durumu devam ettirir. Yapilan hileli oyunlari bilenler programin içinde olduklarindan onlar da gerçegi baskalarina itiraf edecek durumda degildirler. Böylece bir gizlilik alip basini gider. Elbetteki gerçegi bilmek isteyen pek çok insan her yerde vardir. Fakat onlara gerçek söylenmedikce onlar da karanlik içinde kalmaya mahkumdurlar.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;2.4) Düsmani karalama taktigi çok etken bir soguk savas aracidir. Bu araç çok eski Tur/Türk dünyasina karsi yapildigi gibi, Osmanliya karsi da yapilmis ve günümüzdeki Türk dünyasina karsi da devamli sekilde kullanilmaktadir. Osmanliya karsi yapilan karalama propagandasi sayesinde Osmanlinin çökmesi saglanmis ve simdi de sira Turkiyeye gelmistir. Madalyanin sergilenen yüzü böyle iken, asil sergilenmeyen yüzünde ise baska bir manzarayi ancak çok derinlere indigimizde dolayli sekilde görüyoruz. Demek istedigimi biraz olsun açiklayabilmek için, örnek olarak, Türkiyenin bu günlerde Batidan almaga çalistigi su OMBUDSMAN sözüne bakalalim: &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;2.5) OMBUDSMAN sözü "adaletli bir sekilde devletle vatandas arasinda ara buluculuk yapan adil bir kimse" anlaminda olup Türkçe "Mabud-Osman" (Tanri-Osman, Adil-Osman) deyiminden yapilmistir. Dikkat edilirse, Türkçe "Mabud" (tanri, ilah) sözünün "a" ünlüsü düsürüldükten sonra ve "Osman" adinin da "O" ünlüsü basa getirildikten sonra iki Türkçe sözcük birlestirilince, karsimiza OMBUDSMAN sözü çikmaktadir. Sayet, Osmanli adaletsiz bir devlet olsaydi, Osmanlinin adini "Mabud-Osman" (Tanri-Osman) diye tanimlayip bu Türkçe deyimden, sözü kirma yoluyla OMBUDSMAN sözünü üretmezlerdi. Asli Bati dillerine aitmis gibi görünen bu söze "Türk insanini ve Türkün "Mabud Osman" adini örnek olarak almazlardi. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;2.6) Baska bir deyimle, Türklerdeki adalet kavrami o kadar derin ve herkese esit olarak uygulanan bir kavram olmali idi ki ve bunu yapan "Osman" (Oguz-Man) da bu davranisinda "bir tanri" gibi adil davrandigindan olsa gerek ki OMBUDSMAN sözünün tanimlanmasina kaynak olmustur. Görülüyor ki yakin geçmiste hem kavram ve hem de sözcük olarak Türkçeye sokulmaya çalisilan bu OMBUDSMAN sözü aslinda Türkçe bir deyimden ve Türkün adaletinden kaynaklanmaktadir. Sözcügün üretilmesinde Türk insani, Türk adalet kavrami, ve Türk dili kaynak malzeme olarak kullanilmistir. Bu durum Batinin, Türk insanina karsi besledigi kin ve garazin yaninda, Türkü içinden nasil gördügünün ve hiç bir zaman açiklamadigi, gizli gizli içinde sakladigi bir sirrinin ifadesidir. Tur/Türk insanini bu sekilde görmek çok dogaldir, zira onbinlerce senelerden beri Tur/Türk insani essiz bir "ak" olan günesi kendisine tanri edinmistir. Yani her zaman Ak-Han'a inanmis ve AK-Han gibi davranmistir, alini ak, kalbi ak bir Osman bir Ogusman olmustur.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;2.7) Nitekim, Türkün uzak ve yakin geçmisteki atalari Türkün adaletini daha önceleri dünyaya gösterdikleri gibi, Osmanlilar zamaninda da dünyaya kat kat isbat etmislerdir. Dolayisiyle, Türkün atalarinin hemen hemen her konuda komsularini etkilemis olmasi dogaldir. Denebilir ki Avrupali düsünürlerin beynindeki "Türk" her zaman için "asil ve adaleti temsil eden insandir". Fakat, bu gerçege ragmen, bunu itiraf etmek Avrupali düsünürler için kolay yutulur bir lokma degildir. Çogu Bati düsünürlerin yetistirildigi ortam bu gerçegi açikca dile getirmelerini önler. Günlük gaileleri ile ugrasan çogunluktaki Avrupali Türk hakkinda gerçekleri bilmemistir, bilenin de sesi çikmamistir veya çikamamistir. Zira, bu iyi niyetli insanlar ancak geçmisin gizliliklerini bilenler tarafindan yönlendirilip sartlandirilmislardir. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;2.8) Bilinir ki her hangi bir dile yeni sözcükler yaratmak kolay bir is degildir. Bu yüzden Türk dilcileri Türkçeye yeni sözcükler yaratmakta zorluk çekerler. Halbuki, baska bir dilin ifadeleri kaynak olarak alindiginda ve hele "fonetik" olmayan bir dile sözcük araniyorsa, Türkçeyi kaynak olarak kullanmakla kelime üretme isi defalarca kolaylastirilmis olur. Nitekim pek çok diller bu yolu kullanmislardir. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;2.9) O halde Türk insanini sevmemezlige sevk eden durum yahut durumlar ne olabilir? Bence, Türk insanina karsi olan kin ve garazin kaynagi Türk insanina karsi çok eskilerden beri gelistirilmis olan çekememezliktir. Çünkü Tur/Türk insani dünyaya medeniyet vermistir, medenilik getirmistir. Günümüzde insanligin kullandigi en önemli icad ve gelismeleri cogunu eski Tur/Türk dünyasi vermisdir. Ne gariptir ki Tur dünyasinin basarilari, bilinçli sekilde Türk dünyasindan alinip baskalarina mal edilmistir. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;2.10) Bakin, GENESIS 11: 1-9 ad vermeden ne diyor: [1] "1 Simdi bütün dünya bir dili ve belirli, törelere uygun, düzenli bir takim sözcükleri kullanmaya devam etti. 2 Onlarin doguya dogru yolculuklarinda en sonunda onlar Shinar (Sumer) denen ülkede bir düz ova buldular ve orada oturmaya basladilar. 3 Ve birbirleriyle konusmaya basladilar: "Gelin! Tuglalar yapalim ve onlari bir yakma yöntemi ile pisirelim". Böylece, onlarca tugla tas yerine ve katran da harç yerine kullanildi. 4 Simdi dediler: "Gelin! Kendimize bir sehir yapalim ve hem de basi göklere ulasan bir kule yapalim, ve yer yüzünde her yere dagilabiliriz korkusuyla kendimize sanli bir ad yapalim". "5 Ve Jehovah asagi inip sehiri ve insan ogullarinin yaptigi kuleyi görmeye gitti. 6 Ondan sonra Jehovah dedi: "Bak! Onlar hep ayni insanlar ve onlar için yalniz bir dil var, ve bu da onlarin yapmak için baslattiklari ve istedikleri bir sey. Süphesiz ki simdi hiç bir sey yoktur ki yapmak için onlarin aklina gelmesin ve onlar için yapilmasi güc olsun. 7 Gelin simdi! Asagi gidelim (inelim) ve orada onlarin dilini karistiralim ki onlar birbirlerinin dilini bir daha dinleyemesinler / anlayamasinlar". 8 Böylece, Jehovah onlari o yerden yer yüzünün her tarafina dagitiverdi, ve onlar derece derece (tedricen) sehiri yapmayi terk ettiler. 9 Bu sebeple onun adina Ba'bel dendi, çünkü orada Jehovah bütün dünyanin dilini karistirmisti, ve Jehovah onlari yer yüzünde her yere dagitmisti." &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;2.11) Bu ifadelerin yazildigi zaman M.Ö. 500-600 yillarina rastlar. Bu metinden asnalsilan sudur: bu ifadeleri yazanlar da dahil olmak üzere, dünya o zamanlarda tek dil konusuyordu. Bir grup kimseler, kendileri de o tek dili konustuklari halde, onu bozmayi, karistirmayi planliyorlar ve bu dili konusan dünyayi yok etmege çalisiyorlardi. O devirlerde Tur/Türk insani dünya da her yerde varligini gösteriyordu ve en mükemmel gelismelerini yapiyordu. O sirada Sumerlerin çökmesinden geriye kalan Tur/Türk gruplari, eski MASAR (MISIR) lilari, Sakalari, Pelasgian diye anilan diger Saka kollarini, Etrüskleri, Turukkulari, Trakyalilari ve Medeleri, Anadolulari, Kan-Han/Gün-Han (Kanan, Canaan) diye bilinen Tur Fenikelileri, Tur Kartacalilari, Avrupa Turlarini ve pek çok diger Tur/Türk gruplarini içine alan bir Tur/Türk dünyasi vardi ve her yerde Türkçe bir dil konusuluyordi. Iste parçalanmak, karistirilmak istenen dil de bu dildi. Yani Türkçe idi.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;2.12) Metin bilinçli olarak kaypak bir dille yazilmis olup neyin ne oldugunu anlama güclügü bilinçli olarak metine islenmistir. Fakat kimin kastedildigide inkar edilemeyecek kadar asikardir. Elbetteki karistirilmak istenilen dil onu karistirmak isteyenlerin kendi dili olmadigi gibi, o dili konusan çogunluk halk da konusulan dili karistirmak isteyenlerin kendilerinden degildi. Bir nevi içten içten isleyen bir yara gibi, gizli gizli hazirlanan birileri içinde yasadiklari dünyayi karistirma ve birbirine düsürme görevini üstlenmislerdi. Çogu Bati kaynakli olan eserlerden yillarca yaptigim arastirmalarimdan edindigim bilgilerin isigi altinda vardigim gerçekler asagida çesitli basliklar altinda sundugum gibi özetlenebilir: &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;3. ESKI TUR/TÜRK DÜNYASI: SUMERLER VE DIGERLERI &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;3.1) En azindan son buzullar çaginin sona erdigi takriben 20,000 arti sene öncesinden beri, eski dünya Türkçe dilin dünyada hemen hemen her yerde konusuldugu, eski Türk dininin dünyada her yerde inanildigi ve Tur/Türk insaninin diliyle, töresiyle ve idareciligiyle her yerde hakim oldugu ve insanlara adalet verdigi bir dünya idi. Tur/Türk insani gittigi her yerde dogasiyla uyumsallik içinde olmus, dogasina saygili, dogasini anlayan, seven ve ondan merhametli bir sekilde yararlanan medeniyetler kurmus ve dünya medeniyetine çok büyük hizmetlerde bulunmustur. Örnegin, Türkçe bir dil konusan Sumerler Orta Asyali Tur/Türk insani idiler ve denebilir ki günümüzde insanliga hizmet eden pek çok konuda yapilan katkilar onlar tarafindan düsünülmüs ve gelistirilmistir. Çivi yazisinin icadi ve onunla beraber gelisen okul sistemi, ögretmen ve ögrenci isleri ve iliskileri, gelistirilen bilgileri yazip kitapliklarda toplamak, vs. hep onlarin yarattigi eserler olarak onlarin kayitlarinda bulunmustur. Sümerler ile ilgili çalismalarimin internette su adreslerde görülmesini saygi ile öneririm. &lt;a href="http://www.compmore.net/~tntr/tur1.html"&gt;http://www.compmore.net/~tntr/tur1.html&lt;/a&gt; &lt;a href="http://www.compmore.net/~tntr/200_whymes_list.html"&gt;htp://www.compmore.net/~tntr/200_whymes_list.html&lt;/a&gt; &lt;a href="http://www.compmore.net/~tntr/sumerturka.html"&gt;http://www.compmore.net/~tntr/sumerturka.html&lt;/a&gt; &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;4. TÜRK AYDINININ YANILGISI&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;4.1) Günümüzde Türk aydininin bilmedigi veya bilinçli olarak disaridan yönlendirme yoluyla bilmemezlige, tanimamazliga sevkedildigi bir yanilgi vardir ki o da Türk dilinin çok yakin zamanda Orta doguya gelmis olduguna inanmak veya inandirilmak yanilgisidir. Bunun yaninda Türklerin tarihi de bir nevi Büyük Hun Imparatorlugu ile baslayip hep Asyada olusmus göruntüsü vardir. Anadoluda, Orta doguda, eski Misirda ve Avrupada Türkcenin konusulmadigi yanilgisi vardir. Çagdas Türkler yönünden bu kendi tarihleri hakkinda büyük bir yanilma ve dis odaklar için ise büyük bir kandirma basarisidir. Denebilir ki haklarinda baskalari tarafindan gelistirilen hilelerin bu kadar basariya ulasmis oldugu bir ulus, Türklerden baska birisi olmamistir. Halbu ki çok eski zamanlardan beri Orta Asyada oldugu gibi, Asyanin pek çok yerlerinde, Avrupada, Orta dogu, Kuzey Afrika oldum olali konusulan bir dildi. Anadolu oldum olali Tur/Türk insaninin Türkçe konusulan yurtlarindan birisi olmustur. Afrikada Sudan, Habesistan, ve hatta Madagaskar dahil Afrikanin bir çok yerlerine eski Tur dünyasi yayilmis ve oralarda gerek dil ve gerekse yapicilik izlerini birakmislardir. Madagaskar adasinin dikili taslari ile Asyanin dikili taslari ayni kültürün eserleridir. Avrupanin tümü en az 2000 yil evveline kadar yine Türkçe konusan bölgelerdi. Eski Greklerin, Latinlerin ve Semitik halkalarin kendilerine ait dilleri yoktu ve günümüzde Grekce, Latince, ve Semitk diye bilinen diller Türkçeden Türkçe sözcük ve bilhassa deyimlerin kirilip yeniden sekillenmesi yoluyla yapilmis dillerdir. Bu görüsün gerçek oldugunu çesitli delilerle gösterecegiz. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;4.2) Aslinda kendi dilleri olmayan bazi gruplarin din ve ticaret adamlari Türkçe sözleri kirip degistirme yoluyla kendilerine yeni diller yapmaktaydilar. Nitekim sözde "Akadian" dili bu sekilde Sumer dilinden kirilarak yapilmis dillerin öncülerinden birisiydi. Bazi gruplar için din ve ticaret konularinda halk üzerinde etken olabilmek için çogu bilgileri bir "gizlilik" perdesi arkasinda tutmak, onu gerektigi sekilde ve gerektigi yerde kullanarak halki yönlendirmek çok önemli bir politika araci idi. Gizli bilgileri herkesin kolaylikla anlayamadigi bir sekilde ve kirilmis bir dilde tanimlamak ve konusmak bazi gruplarin halk üzerindeki basarilarini saglayan bir yoldu. Her iki konuda da kandirici olabilmek için gizlilik sartti. Ayrica her yerde ayni konusulan bir dili karistirmakla dili karistiranlara yeni is sahalari da gelisiyordu. Hele birbirlerini anlamayan gruplar arasinda iki dili bilen birisinin araya girerek anlasmayi temin etmesi, o kisi için her iki tarafi da kontrol altina almak demekti. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;4.3) Grekler, Semitik halklar ve kendilerini Hint-Avrupali adi ile tanitan günün "Avrupalilari" Turkçeyi kirip yeni sözcük üretmekte o kadar ustalasmislardir ki böylece her bir grup için biraz ayri fakat aslinda Türkçeden kaynaklanan diller üretmislerdir. Uretilen diller kontrollu yapildiklari içindir ki birbirlerine benzetilmisler fakat hep ayni yapilmamislardir. Terzide elbise yapilir gibi Hint-Avrupa dilleri Türkçeden bilinçli sekilde ve çok olasilikla özel okullarda üretilmislerdir. Tamamen Türkçeden yapilma olan bu dillerin kendi basina baska dillerden ayri gelismis bir dil ailesi oldugu iddiasi pek çoklari için 20. asirin en büyük ilmi yanilgisi ve bazilari içinde dünya halkini kandirmadir. Bu gibi iddialar, Türkçeden yapilan bil-ogrulugunu kapatmak için çok az bir grup tarafindan uydurulmus ve bilinçsiz masum kütle de onlari tekrar etmekle gerçek olmayan durumlarin gerçekmis gibi yayilip yerlesmesine hizmet etmislerdir. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;4.4) Bu yetmiyormus gibi Avrupanin yeni yerlesicileri eski Tur/Turk insanina ait Türkçe toponimleri de kirma yoluyla degistirmisler ve onlari Türklük kimliklerinden koparmislardir. Bütün bunlar onbinlerce seneden beri her tarafa yerlesmis Türk insanini ve onun gelistirmis oldugu medeniyet izlerini kökünden kazip atmayi hedef alan hös görüsüz davranislardir. Bu gibi davranislarin altinda Türklüyü ve Türk medeniyetini çekememek ve onu tarihten silmek emeli yatmaktadir. Öyle görünüyor ki bu yok edilme senaryosunda günümüzün Türk duunyasi son halkayi temsil etmektedir. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;5. ESKI MASAR/MISIR BIR TUR/TURK DEVLETI IDI &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;5.1) Eski Misir Devleti hakkinda sunu söylemek hiçte yanlis olmaz: Insanlik tarihinin en uzun ömürlü devleti olan eski Misir Devletini kurup, eski Misir medeniyetini gelistirenler, dünyaca ünlü piramitleri dikenler, dilleri günümüzün Azeri Türkçesinin bir agzi olan Tur/Türk insanlari idi. Oguz-Kagan destaninda onlarin adlari MASAR diye geçer. MASAR adi Oguz-Kagan destaninda da geçer. Oguz-Kagan destaninda Masar kralinin adi da "Kagan" (Hakan) diye anilir. Il-günlerinin rengi kap-kara idi der. Bu da Oguz oraya gelmeden önce oranin insaninin Afrikanin kara renkli insaninindan oldugunun isareti olsa gerek. Eski MASAR/MISIR devletine hakim halkinin dillerinin Türkçe bir dil olusu (Dogu Anadolu ve Azeri Türkçesi), kendilerinin Orta Asyadan gelip Akdenizden itibaren Nil nehri boyunca kuzey Afrikada medeniyet gelistirmis olmalari, din, kültür ve törelerinin eski Türk dünyasinin din, töre ve inanislari ile ayni olusu ve eski Masar/Misir ünvanlarinin Türk Hakan ünvanlari gibi Türkçe dilde olusu, dünyanin bu çok eski ve uzun ömürlü devletinin bir Tur/Türk devleti oldugunun kanitlaridir. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;5.2) Benim görüsümde, eski Masar'in (Misir'in) üç büyük piramitleri eski Tur/Türk dünyasinin üçlü Gök-Tanrisinin adina, yani Gök-Ata-Tanri, Gün-Tanri ve Ay-Tanri adlarina yapilmis abidelerdir. Milli bir proje olarak üç ayri Hakan zamaninda baslatilmis, en büyük piramit Gök-Ata-Tanri (evreni yaratan), ikincisi Gün-Tanri (günes için), Günes Gök-Ata-Tanriya göre ikinci sirada idi, ve üçünçüsü ise Ay-Tanri için (üç piramit içinde en küçügü) yapilmislardir. Üçlü Gök-Tanri için yapilan bu piramitler bitirildikten sonra bir daha da bunlar kadar cüsseli ve onlar kadar görkemli, Tanri adina yakisir piramitler yapilmamistir. Bunun arkasindaki sebebin, ekonomik olmakla beraber, üçlü Gök-Tanri adina yapilan bu piramitleri baska yapitlarla geçmemek istek ve düsüncesi olmalidir. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;5.3) Bu çok eski Tur/Türk devletinin, yani eski Masar/Misir devletinin Tur/Türk dünyasindan kopmus olmasi, eski Türklügü yok etmek isteyenlerin planli ve bilinçli olarak eski Tur/Türk dünyasini yanlis tanitma gayretlerinden kaynaklanmaktadir. Dünyanin en uzun ömürlü devleti olan Eski Masar/Misir devletinin bir Tur/Türk devleti oldugunu gösteren ve onlarin han/hakan ünvanlarini yeniden gözden geçiren çalismami ayrica sunacagim. Masar adi sonradan Grekler tarafindan bilinçli olarak "EGYPT" sekline çevrilmistir. Ad degistirme bir "yikma, yok etme" takdigidir. Ne gariptir ki bunu yapanlarin kendileri de zamaninda hep Türkçe dil konusuyorlardi. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;6. ESKI MASAR/MISIR KRALLARINDAN BAZILARI Sir Wallis Budge'in kitabinda [2] ayrintili olarak bildirilen eski Masar kirallarindan bazilarini örnek olarak burada vermek isterim.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;6.1) ****PU: Eski Masar/Misir devletini kuran ilk hakanin adi kazinmis ve adindan yalniz ****PU son kismi kalmistir. Digerlerinin hepsi kendilerine Tanri adlari aldiklarina göre, belki ona da " ****aPa-U" (BABA-U/O), yani "O atsiz kurucu APA" demek yerinde olabilir. Kurucu kisi olmasi dolayisiyle de O-APAdir. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;6.2) SKA/SAKA: Ikinci hakanin adi SKA seklinde veriliyor ki bu SAKA adindan baska birsey degildir. Böylece, hepimizin olmazsa olmaz seklinde bilmesi gereken husus sudur ki Eski Masar/Misir Tur/Türk Devletini kuran ikinci hakanin adi SKA seklinde gösterilmesine ragmen SAKA oldugu asikardir. Bilindigi gibi SAKALAR Türk dünyasinin atasi sayilir ve bu Tur/Türk insani eski Misirda da dünyanin en uzun ömürlü Türk devletini kurmuslardir. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;6.3) KHAAU: KHAAU seklinde gösterilen bu ünvan eski Masar'in 3. Hakaninin adidir. KHAAU &lt; "AKH-AA-U" &lt;&gt; MA-AN" seklinde (Gök'ün Muhtesemi (Görkemlisi) anlaminda olup yine Gök Tanriyi belirler.6.4) TAU (ATA-I-U): 4. Hakanin adi TAU seklinde olup Türkçe "ATA-U/O" deyiminden baska bir ad degildir. Yaratici Gök-Ata-Tanriyi ve Gün-Tanriyi temsil etmektedir. 6.5). THESH: Besinci hakanin adi THESH seklinde bildirilmistir. Adin birden fazla anlami olsa gerek: a) THESH &lt;&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;6.6) UATCH-NAR: Yedinci Masar Hakaninin adidir. UATCH-NAR unvaninin anlami söyledir: UATCH-NAR &lt; "U-A-T-CH-NAR" &lt;&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;6.7) NARMER: onuncu hakanin adi olarak gösterilir. Bu hakan da kendini Gök Tanri ilan ederek kendini ilahlastirmistir. Adinin önündeki "Dogan, Shahin)" semboli ile Günes-Tanri oldugunu söyler. NARMER &lt; "NAR-M-ER" &lt;&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;6.8) TCHAR (Akrep): TCHAR (The Scorpion) adi ile gösterilen bu eski Masar/Misir hakani bastan onbirincidir. Dogan/Shahin grubunda bir hakandir yani Günes Tanriyi (HOR/KOR (Horus) izler. TCHAR &lt; "T-CH-AR' &lt;&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;6.9) MEN (MENES) eski Masar'in onikinci hakaninin adidir. Türklerin MANAS destaninin adi ile MENES adi aynidir. Ad "MEN-ES/AS" seklinde bakildiginda "Ben essizim" anlaminda olup Gök-Tanriyi tanimlar. Çünkü essizlik yanliz Gök-Tanriya ait bir özelliktir. Kendini yer yüzünde "Tanri" ilan eden eski Misir/Masar hakanlari, bu sebeple, kendilerini Tanriyi tanimlayan adlar almislardir. Bu hakanin adi kisaca MEN seklinde gösterilir ki MEN/MAN/BEN Türkçede birinci tek sahis kisisel zamiri olup yine eski Tur/Türk dünyasinin Gök-Ata-Tanrisinin adidir. MEN/MAN &lt; " M-EN/AN" &lt; &gt; MA-AN" seklinde (Gök'ün Muhtesemi (Görkemlisi) anlaminda olup yine Gök Tanriyi belirler. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;6.10) ATA veya ATATI: Bu ad Eski Misir/Masar devletinin onbesinci hakaninin adi olup, en açik bir sekilde Türkçe oldugunu dünyaya bagiriyor. Hakan en dogru bir sekilde eski Tur/Türk dünyasinin evreni yaratan Gök-ATA-Tanrisinin adini alarak kendini yer yüzünde onun temsilcisi oldugunu ilan etmistir. Eski Misir konulariyla ugrasanlar sanki kulaklarini tikamislar gibi, dünyaya seslenen bu Türkçe adi isitmemezlikten geliyorlar. ATA veya ATATI adlarinin Türkçe bir ad, bir ünvan oldugunu bilmediklerinden degil, aksine asil maksat onu görmemezlikten, isitmemezlikten gelmek ve sanki hiç yokmus, olmamis gibi göstererek Tur/Türk insaninin yedibin sene evvelinden Nil kiyilarinda muhtesem bir Türk medeniyeti gelistirdigini inkâr etmektir. Ne kadar konusulmazsa bu eski Türk medeniyeti Türklükten o kadar çok uzaklasir ve Türklük tarihinden silinir. Zaten istenilen de budur. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;6.11) Sir E. A. Wallis Budge, eski Misir/Masar hakanlarinin tümünün adlari ile temel bilgileri "An EGYPTIAN HIEROGLYPHIC DICTIONARY" baslikli kitabinda vermistir. Bu kitapta, Grek, Latin ve "Persler" de dahil olmak üzere gerisi tümüyle Türk olan toplam 439 hakan adi gösterilmektedir. Hieroglif yazisinda yazilmis olan bu hakan adlarini yeniden inceledigimizde hepsinin Türkçe olarak yazilmis ünvanlar oldugu gün isigi gibi ortaya çikiyor. Çok sasirtici Türk ünvanlari ile karsilasiyoruz. Bu konudaki çalismamin bana verdigi mutlulugu tarif etmek güctür. Yukarida üzerinde durdugum bu ilk on hakan adi onlarin Türklügünü tanitma maksadi iledir ve toplam hakan sayisinin çok az bir kismidir. Eski Misir/Masar devletinin diger hakanlari hakkindaki çalismalarim kitabimda gösterilmektedir; ayrica internet sayfamda da ayrintili olarak gösterilecektir. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;6.12) Bu arada, Sir E. A. Wallis Budge, 1910 larda hazirladigi "Egyptian Language" baslikli kitabinda eski Masar/Misir yazisi konusunda, Ingilizce metnini dipnot olarak verdigim çok önemli söyle bir kayitta bulunmus : [3] "Eski Misirlilar fikirlerini hieroglif denilen, pek çok resimli sembollerle yazilan bir yazi ile yazdilar. Onlar bu sekilde yazi yazmaya yedibin sene evvelinden fazla bir zaman önce basladilar ve bu yazi sistemi 100 B.C. ye kadar araliksiz kullanildi ki bu zaman eski Misirda Ptolemlerin Misirdaki hakimiyetlerinin takriben sonuna raslar. Hieroglif yazi sisteminin Misirda icad edildigi olasiligi olmayan bir durumdur; deliller bu yazinin kuzey-dogu veya Orta Asyadan Misira kadar gelip buralari isgal eden kesinlikle bilinen isgalciler tarafindan getirildi. Olar Nil nehrinin teskil ettigi ovaya, kuzeyde Menfis (Menphis) ile güneyde Tebes (Thebes) arasinda yerlestiler ve bu yeni yurtlarinda yavas yavas medeniyetlerini ve dinlerini gelistirdiler. Hieroglif yazi sistemi genel olarak en az devletin kendi maksatlari için kullanilmaya baslandigi zamana kadar, yazi yazma yavas yavas kuzeyde Akdeniz kiyilarindan en güneyde Meroe adasina kadar uzanan 3300 km (2000 mil) uzunlukta bir bölgeyi kaplayan sahada hem kuzeyde ve güneyde yayildi." &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;6.13) Sir Wallis Budge, karisik bir dille yazdigi bu ifadelerinde "bu yaziyi yedibin sene evvelinden Orta Asyada icad edip Nil kiyilarina getiren" insanlarin Türk oldugunu söylememek için bin dereden su getiricesine ifadeler kullanmistir. Sözleri karisik olmasina ragmen, eski Misir/Masar medeniyetinin Tur/Türk insanina ait oldugunu ad vermeden gerçege en yakin bir dille konusan belki de Sir Wallis Budge olmustur. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;6.14) Eski Misir/Masar yazilarindan ögrendigimiz sudur ki eski Masar dili bugünkü dogu Anadolu ve Azerbaycan Türkçesiyle ayni olan bir Türkçe idi. Böylece eski Misir/Masar resimli yazisida Türkçeye uygun olarak gelistirilmis bir yazi idi. Hieroglif yaziyi da icad eden Türkler oldugu gibi eski Misir medeniyetini kurup gelistirenler, essiz piramitleri yapanlar (ki piramitlerin, konik ve ari kovani seklindeki mezarlarin örneklerini Dogu Turkistanin mezarliklarinda da bol miktarda buluyoruz), muhtesem bir medeniyeti enaz besbin sene kesintisiz devam ettirenler Türkçe dil konusan Türklerdi. Denebilir ki Osmanli Türk Devleti Misira gittigi zaman bir isgalci güç olarak degil bir ata evine gidiyordu. Simdiye kadar bu söylenmemisleri açik bir dille söyleme firsati bana nasip oldugu için mutluyum. Gerçek bu iken eski Misir eserlerini inceleyenler bu gerçeyi dile getirmek söyle dursun yakinindan bile geçmezler. Bu gercegi unutturmak için dünya halki yanlis bilgilerle sartlandirilmaktadirlar. Hatta bazilari durumu daha da bugulandirmak için eski Sümer ve Masar essiz medeniyetlerini gelistirenlerin kullandiklari bilgileri uzaydan gelelenlerden almis olduklari görüslerini dahi söylerler. Ne var ki eski Misir/Masar devletinin insanlik tarihinde en uzun ömürlü Tur/Türk devleti oldugu gercegi bir gün her kes tarafindan anlasilacak ve kabul edilecektir. Fakat ne yazik ki Türkün yüceligini sevemiyen ve çekemiyenlerce eski Misir/Masar medeniyeti de simdilik Türk dünyasindan bölünüp koparilmistir. Buna ragmen geç bile olsa, atalarini nerede olursa olsun taniyip onlara sahip çikmasi Tur/Türk insaninin boynunun borcudur. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;6.15) Eski MASAR/MISIR devletinin Tur/Türk kimligini Türklükten koparip inkar edenler, Büyük Iskender'in Masar'i (Misir'i) almasindan sonra eski Masar'a bir kaç asirlik hükümranlik yapan Grekler, onlardan sonra Latinler ve diger gruplar olmuslardir. Bu gruplar hükümranliklari sirasinda oldugu gibi ondan sonra da devam ettirdileri karistirma, yalan yazma, yanlis bilgilendirme ve gerçekleri sapitma politikalari ile bu en eski Türk devletinin Türklügünü tarihten tamamen silmislerdir. Tarihte hep basari göstermis, çok büÿük ve adaletli devletler kurmus olan Tur/Türk insanini çekemeyen gruplar Türkün çok uzun ve uzak geçmisini tarihten silmede basari göstermis olmalarina ragmen Tur/Türk insaninin kendi eli ile taslara kazdigi damgalari ve çesit çesit çivi, runik, Gök-Türk yazisi ile ve resimli sembollerle kendi dilinde yazdigi Türkçe ünvanlar, ifadeler, konusmalar tümüyle yok edilememislerdir. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;6.16) Türkçe dili resimlerle yazmanin ne essiz bir basari oldugunu herkes düsünebilir fakat bu basarinin Türklerin atalari tarafindan gelistirildigini itiraf etmek her kesin yutabilecegi bir lokma degildir. Tur/Türk insani, Türkçenin dogal özelliklerinden, yani fonetik olusundan, ünlüler kuralina saygi gösterisinden, bünyesinde çesitli anlamlari içeren eklemeli eklerin olusundan yararlanarak Türkçe dilini yazi ile, damga ile, resim ile yazmasini basarmistir. Bütün bu halleriyle, Türkçe çesitli yazi sekillerinde yaziya dökülebilen en uygun yapida bir dildir ve eski dünyanin Tur/Türk insani bu basarilamiyani basarmistir. En sonunda Kün-Hanlar (Kanan/Kenan, Fenike, Phoenician) adlari ile bilinen Tur/Türk insani alfabeyi de icad ederek dünyaya hediye etmistir. Kan-Hanlar (Kanan) yanlislikla Semitik halk olarak dünyaya tanitilmis olmalarina ragmen onlar Semitik degil Tur/Türk insaniydilarve bu sebeple kendilerine Turyanlar da denir di. Türkü çekemeyenler ancak Türkün adlarini alip tahrif ederek Türklügün kalibina girmisler ve Türkü içinden çökertmislerdir. Günümüzde bu gibi hususlar kimse tarafindan dile getirilmez ve itiraf edilmez. Çünkü tarihe bilinçli olarak gömülmüs olan Tur/Türk dünyasi bir daha gün isigina çikarilmak istenmez. Zira bu konularda, GENESIS 11 in emirleri, Tanri emirleri imis gibi yerine getirilirler.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;7. DIGER TÜRKÇE DILLI TUR GRUPLARI &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;7.1) Eski Masar'in "Türkçe" konusan bir ülke olmasi yaninda, Anadolu medeniyetlerini kurup gelistirenler de Türkçe konusan insanlardi ve Tur/Türk insaninin atalari idiler. Eski Anadolu medeniyetlerini kuranlar Türkçe dilli ve Tur/Türk asilli kavimler olmalarina ragmen eski Grek yazar çizerlerince adlari kirilmis, degistirilmis ve Türklükten çikarilmistir. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;7.2) Sözde "Minoan" adi ile dünyaya tanitilan gerek Girit adasi medeniyetini ve gerekse eski "Yunanistan" da, Balkanlarda, Trakyada ve Ege Denizinin diger adalarinda Greklerden binlerce sene önce yerlesen ve Greklerce Pelasgian diye adlandirilan insanlarin gelistirdikleri çok ileri medeniyetler de hep Tur/Türk insaninin medeniyetleri idi. Soyunun nereden geldigi dahi pek bilinmeyen yersiz yurtsuz Grekler ve diger Avrupali bu gerçegi kolay kolay itiraf edemez. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;7.3) Ünlü Troylular, adlarindan da anlasilacagi üzere "Tur-öylü", elbetteki Türkçe dilli özbe öz Tur/Türk halklari idiler. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;7.4) "Aegean" seklinde Ege denizinin adi olarak israrla kullanilan bu ad Tur/Türk insaninin Ay-Gün (Ay-Hanlar ve Gün-Hanlar) adlarinin birlestirilmesinden kaynaklanan bir addir. Ege denizi adalarinda ve hem de bu denize kiyi olan Avrupa ve Anadolu taraflarinda yasayan ve kendilerine Ay-Han ve Gün-Han diyen Tur insaninin adlari birlestirilerek "Aegeans" seklinde Türkçeden ve Türklükten uzaklastirilmis bir ad yaratilmistir. Bilindigi gibi Ay-Han ve Gün-Han adlari Oguz-Kagan Destaninda Oguz Kaganin iki oglunun adi olarak geçer, yani eski çaglarin Ege ve Akdeniz kiyilarinda yasayan ve bu adlari tasiyan insanlar Türkçe konusan Tur/Türk insanlari idi. Ay-Han/Ay-An bir baska adiyla ION &lt; &gt; I (Ay)-ON/AN diye bilinen ve kendilerinden ötürü yasadiklari ülkelerine Türkçede "Yunanistan" (&lt;&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;7.7) Parthian diye adlandirilan ve Iranda 600 senelik devlet kuran insanlar Irana Orta Asyadan gelmis Türkçe konusan Tur/Türk insani idiler. Bunlar sonradan Hindustana giderek orada da "Kushanlar" diye anilirlar. PARTH &lt;&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;7.9) Fenikelilerin bir kolu olan "Kartacalilar" da kendi soydaslari olan Fenikeliler gibi Türkçe konusan insanlardi ve bati Akdeniz kiyilarina tamamen yerlesip denizcilikle ugrasiyorlardi. Fenikeliler ve Kartacalilar (&lt;&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;7.10) Günümüzde Suriye diye bilinen bölgelerin hepsi Turlarin yasadiklari yerler olup "Turiye" adi ile bilinirken bu adin da T harfi degistirilerek "Suriye" haline getirilmis ve Türklük kimliginden uzaklastirilarak "Semitik" halklara mal edilmistir. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;7.11) Günümüzde Filistin/Palestin gibi adlarla bilinenler insanlarin atalari Balkanlardan Ramses III devrinde eski Misirlilarca "Deniz Halklari" diye tanimlanan ve Balkanlardan gelen Tur/Türk soylu insanlar olub bu günkü halleriyle Araplastirilmislardir. Zaten adlarinin "Palestine" seklinde bir ad olusu, "istan" ekini tasimakla adin Tur/Türk oldugunun isaretidir. Istan" eki Türklerin bulundugu ülkelerin adlarina bir "damga" gibi eklenen ektir ve eski Türk diline ait bir deyimdir. Ramsess III zamaninda eski Masar'a saldiran bu denizci Tur/Türk halki Masarlilara yenilince, Ramses III onlari bugünkü Filistin denen yerlere, kuzeyden gelebilecek akinlara karsi bir nevi bekci vazifesiyle yerlestirmistir. "Onlarin Kuzeyinde, yani simdiki Lübnanda da zaten Fenikeliler (Kanan/Kenan/Kün-Han) vardi. Böylece, simdilerde hepsi araplastirilmis olan Fenikeliler, Filistinliler ve eski Masarlar eski çaglarda yanyana komsu olan hep Tur/Türk soylu halklar idiler. Bu günkü halleriyle bunlarin hepsi Araplastirilmis ve yanlislikla Semitik halklar olarak bilinirler ve Tur/Türk kimliklerinden koparilmislardir. Çok olasilikla "Palestine" adi Türkçe "Fil-istan", "Bil-istan" veya "Pal/Bal-istan" deyimlerinden gelmistir. Türkçe "bal" sözünün Semitik dillerde "mel" olusu bir tesadüf eseri degildir. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;7.12) Avrupanin tümü, Iskoçya ve yörelerindeki adalar da dahil olmak üzere, Scandia (yani Iskandinaviada dahil) kuzeyden güneye uzanan bütün avrupa Türkçe konusan Tur insanlari ile doluydu. Güneyde "Ispanya" yarimadasi hep Tur insaninin oldugu bölgelerdi. Bu simdilerde "Bask" diye bilinen group aslinda Asyali ve Tur soyundan insanlardi. Avrupanin eski Turlarindan geriye kalan bu Turlar kendilerine "Euskara" derler ki "Kara-Ogus" anlaminda olsa gerek. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;7.13) Etrusklar Türkçe konusan Tur-Sakalar (TRSK) olup Italyanin batisindaki ülkelerine verilen "Etruria" adi "Tur-Er-Öyü" Türkçe sözünün kirilmis (anagrammatized) halidir. "Etruria" adi "Tur-Er-Öyü" (Tur Insaninin Evi) anlamindadir. Adin Türkçeligi inkâr edilemeyecek kadar açiktir. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;7.14) Bütün bunlar Turandan ayrilip eski dünyanin çesitli bölgelerine yerlesmis ve medeniyet gelistirmis Tur/Türk insanlariydi. Bu adlara daha baska adlar ilave etmek te mümkün. Fakat bütün bu adlar arasinda insanlik tarihinin en uzun ömürlü olani eski Tur/Türk dünyasina ait eski MASAR/MISIR devleti olmustur. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;7.15) Masar adi Oguz Kagan destaninda geçer. Eski Türkçe Masar adi Türkçede halen MISIR diye bilinir. Eski MASAR'a Sumerler "MAGAN/MAGUN" derlermis ki bu da yine Gün-Tanrinin adidir. Ayni sekilde Masar Gök-Tanrinin adidir. Masar adi sonradan Greklerin ülkeyi zaptedip yönettikleri zamanda "Gypsy", "GIPTI" adlarindan kaynaklanarak ("Gezginci Öyü") anlaminda "Egypt" olmustur. Bu ad ile aslinda "gezginci Garachilar" olan Grekler eski Misir/Masar Tur/Türk devletinin adini degistirmekle insanlik tarihinin en uzun ömürlü Türk devletini tarihten sildikleri gibi onlari Türk dünyasindan da koparmislar ve ayrica onlarin yarattigi medeniyeti de ogrulamislardir. Bu en eski Tur/Türk devleti Masar/MISIR da pramitler, tas sütunlu hanlar, saraylar yaparken gezginci Greklerler ortalarda yoktular bile. Eski Masar/Misir devletine sonradan takilan "Egypt" adi ile tarih degistirilmis, bu devletin Türklük kimligi bilinçli olarak elinden alinmis ve binlerce yillik eski Tur/Türk tarihi yok edilmistir. Bati yazar çizerleri de yazilarinda hep "Egypt" adini kullanarak Greklerin maksadina hizmet ederler. Tür/Türk dünyasina ait eski Masar'i, saf bir görüntü vererek, sanki onlarin gerçek Tur/Türk kimligini bilmiyorlarmis gibi davranirlar. Hatta eski Misirlilari tanitirken kullandiklari dilde onlari bir sis örtüsü içinde görüp yahut gösterip etnik kimlikleri bilinmeyen kimseler olarak tanitirlar. Tur/Türk insaninin adini, dilini, dinini ve etnik kimligini ya sahte bilgilerle kandirma propagandasi yaparak veya hayatini zorlayarak degistirmek ve onlari bambaska bir gruptanmis gibi göstermek Tur/Turk dünyasinin insanini, medeniyetini ve kültürünü tarihten silmekten baska birsey degildir. Tarihte MASAR gibi bir diger ad da MACAR adi olup Tur insaninin baska bir koludur. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;7.16) Muhtesem bir geçmise sahip olan, her gittigi yerde medeniyetler gelistirmis, insanliga hizmet etmis, pek çok konuda icadlar yapmis olan Türklerin atalarini çekemeyenler son üç bin yil içinde bütün eski Türk dünyasini tarihe karistirmislardir. Geriye kalan dil, din ve kültürü talan edip aralarinda paylasmislar ve medeniyet kalintilarini da müzelerinde göstermelik esyalar olarak toplamislardir. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;8. ESKI TÜRK DINI &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;8.1) En azindan son buzullarin çözülüs zamanindan beri eski Tur/Türk dünyasinin (Turan) gelistirdigi bir üçlü Gök-Tanri dini vardi. Bu gök dininin temelinde evrende her seyi yaratan Bir-Gök-Ata-Tanri ile onun yaninda Gün-Tanri ve Ay-Tanri ile tanimlanan üçlü bir "gök-tanri" sistemi vardi. Bu tanimlamada Gök-Tanri BIR'di ve evreni yaratandi. Onun yarattigi Gün ve Ay, benzetmeli olarak, Gök-Tanrinin gözleri idi. Bu tanimlamada Gök Tanri bir "KOR/KÖR-TANRI" idi. Çünkü Gök-Tanrinin bir gözüne hiç bakilamazken digerine istenildigi kadar bakmak mümkündü. Gök-Tanrinin bakilamayan gözü yani çalisan gözü bir "OT/OD/UT" yani "KOR" (atesh) olan Gün/Kün/Günesh (Gün-Tanri) idi. Böylece Gök-Tanrinin bu gözü. Türkçe "KOR-GOZ/GÖZ idi. Gök-Tanrinin iyi çalismayan ikinci gözü Ay yahut AY-TANRI olup bu gözün kendi isigi yoktu ve bu sebeple o bir "KÖR-GÖZ" idi. Diger bir degimle, AY da Gök-Tanrinin KÖR-GÖZÜ idi. Bu yüzden eski Turan dünyasinin üçlü Gök-Tanrisi hem KOR-GOZ ve hem de KÖR-GÖZ olarak bilinirdi. Gök-Tanriyi temsil eden KOR-GOZ ve KÖR-GÖZ adlarindan ötürü üçlü Gök-Tanrinin adi O-GOZ ve ondan dolayi da OGOZ/OGUZ/OGUS adi ile bilinirdi. Böylece, OGUZ adi eski Türk dünyasinin hem Gök-Ata-Tanrisinin, hem Gün-Tanrisinin ve hem de Ay-Tanrisinin ayri ayri adi idi. Oguz'un en önde gelen hayvan simgesi ise OGOZ/OKOZ/ÖKÜZ, diger bir adi ile "yabani BOA/BOGA idi. Bunun yaninda Oguz'un binlerce adlari vardi ki onlar Gök-Tanrinin çok çesitli yönlerini ifade eden adlardi. Bütün bu adlar günümüze kadar gelen essiz bir dil olan OGUZ-KAGAN dilini yani Türkçeyi, baska bir degimle "GÜN-TANRI" (GÜNESH-dilini) yahut "TUR-DILINI" olusturmustur. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;8.2) Oguz yaratici Gök-Tanri olmasi sebebiyle "ATA-U-ER" (aTa-U-eR) Türkçe deyimi ile de tanimlaniyor ve kisaca "TUR" (Tanri) olarak biliniyordu. TUR ayni zamanda "UT-eR" (Od-Er, Atash-Er, Gün-Er) anlaminda Gün-Tanrinin (Günes'in) adidir. TUR ayni zamanda "UTU-ER" anlamindadir. UTU Sumer dilinde Gün-Tanri'dir yani Günesin adidir. Türkçe hepsi ayni anlamda olan UT-U, OT-O, Atash-O, Kor-O hep Gün-Tanrinin adlaridir. TUR sözü üçüncü anlaminda ise AY-Tanri'yi da temsil etmekte olup TUR-ÖY deyiminde yerini almaktadir. Eski Tur/Türk dilinde UT sözü ayni zamanda "Öküz" anlamindadir. Eskidenberi Tur/Türk abidelerini ve Tur/Türk dünyasinin bayraklarini süsleyen "Hilal-AY", benzetme yoluyla UT-ER'in, UTU-ER'in, TUR'un, TORA'nin (Okuz/Oguz-Er) boynuzlaridir. Eski Tur/Türk dünyasinin tas ve kayalar üzerine islenmis abidelerinde yuvarlak Günes Hilal-Ayin (Ark-AY) kollari arasinda gösterilir. Türk bayragi Oguz Ata'nin sancagi ve bayragidir. Türkün eski adet ve inançlari "türe/töre" olarak bilinir. Eski Tur/Türk dünyasinda "töre" kanundur. Yahudi ve Hiristian dinlerinde "Bes Kutsal Kitab'i" eski Tur/Türk dünyasinin törelerinden yararlanarak hazirlayanlar ona "TORAH" adini vererek Türkün törelerine sahip çikmislardir. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;8.3) Avrupa dillerinde de bu TUR adi TYR, THOR, TOR, TORA, TAUR sekillerinde yazilir ve "Tanri" (God) diye bilinir. Gök Tanri'nin TUR adi Tur/Türk insanina çok eskilerden beri ulusal ad olmus ve bu sebeple Türkler TUR diye bilinirler. "TUR" Tur/Türk insaninin milli adi ve dogum yeri de "TURAN'dir". Baska bir anlaminda, TURAN yalniz Orta Asyanin "Turan" diye bilinen bölgesi olmayip ayni zamanda Gök-Tanri TUR'un sahip oldugu her yerdir ve bütün dünyayi ve belki de evreni kaplar. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;8.4) TURK adi "TUR-aKa" (Tur-Aka/Aga, Tur-Beyi) anlaminda Türkçe deyimden gelir ve adin sonundaki "K" harfi Türkçenin "AKA/AGA/AHA/EKE" ünvanini temsil eder. TUR sözü eski Türk dünyasinin Gök-Tanrisi olan Gök-Ata-Tanri, Gün-Tanri (oT-U-eR) ve Ay-Tanrinin ortak adi olan TUR adini temsil ettigi gibi o "Gök" yüzünü de temsil eder. Oguz-Kagan destaninda Oguz-Kaganin ordularinin her zaman önünde giden Gök-Böri (gök yeleli kurt) Gök-Yüzünü ve Gök-Tanriyi temsil eder. Tur/Türk ordularinin her ne tarafa yönelse karsisinda Gök-Böri'yi rehber olarak görmesi onlarin "gök renkli gök yüzünü" ve Gök-Tanriyi kendilerine rehber olarak görmeleri anlamindadir. Gök yeleli "Gök-Böri" bulutsuz, ap-açik gök-yüzünün gök-renkli Gök-Tanrisini ve boz-yeleli "Bozkurt" adi da ak yahut boz bulutlarla kapali "Boz renkli" gök-yüzünü yani Boz-Böri'yi" temsil eder. Türk'ün Böri adi "Kurt" adi ile esdir. KURT adi ise TURK adinin tersidir. Böylece "Kurt" (Boz-kurt yahut Gök-kurt) eski Tur/Türk dünyasinda Türk adinin bir baska hayvan simgesidir. KURT adi ayni zamanda "KUR/KOR-aTa" seklinde Gün-Tanri'nin, ve "KUR/KÜR/KÖR-aTa" seklinde hem Ay-Tanri'nin ve hem de KOR/KÖR Gök-Ata-Tanri'nin hayvan simgesidir. Türkün efsaneleri ezeldenberi Boz-Kurt ve/veya Gök-Kurt nakislari ile süslenip islenmistir. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;8.5) BORI adi içinde ayrica Gök-Tanrinin baska bir adi da gizlidir. "BORI" &lt; &gt; "BIR-O" deyimleri es-degerdedirler. "BIR-O" Türkçe deyimi ise Gök-Tanrinin adidir ve böylece KURT (BORI/BÖRI) Türkün tanrisinin ve hem de Türk adinin hayvan simgelerinden birisidir. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;8.6) Eski Tur/Türk dünyasinin Günesh, Gök-Ata-Tanri ve Ay-Dede (Baba/Ata/Apa) dan ibaret gök varliklarini evrensel üçlü bir Gök-Tanri olarak bildigi bu kavram Türk dünyasinin onbinlerce sene evvelinden beri, ta ki Islam dinine girinceye kadar, taptigi ve tapindigi evrensel dinini olusturur. Bu üçlü din kavraminin en göze görünür ve baskin biri Günes oldugundan ve ayni zamanda Günes dünyada her seye hayat veren bir ve birinci gök varligi oldugundan Tur/Türk insani Günese ve ondan sonra da Ay'a tapardi. Turan insaninin dünyada gittigi her yerde gelistirdigi medeniyetlerde yarattigi kutsal tapinaklar birer "tag/dag" gibi görkemlidirler. Zaten, Türkçenin ATA ve TAU/TAG-U (Dag-o) deyimleri birbirine akran adlardir. Onun içindirki daglar ve dag baslari Tur/Türk insani için kutsal yerlerdir. Eski ve yeni Tur/Türk dünyasinda dag gibi yükselen tapinaklar hep Gök-Ata-Tanri, Gün-Tanri ve Ay-Tanri için Tur insani tarafindan eski ve yeni dünya kitalarinda dikilmistir. Gerek Dogu Turkistanin "Turfan" bölgesinde bulunan yipranmis piramitler ve gerekse Asya, Avrupa, Afrika ve Güney Amerika kitalarinda eneski yerli halklar tarafindan yapilmis piramitler hep Tur insaninin bu kutsal tapinaklari arasindadir. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;8.7) Bu Turan dünyasinin dinini daha ayrintili görmek için internet sayfamda su yaziya bakilmasini öneririm. &lt;a href="http://www.compmore.net/~tntr/tur2.html"&gt;http://www.compmore.net/~tntr/tur2.html&lt;/a&gt; &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;8.8) Dünyada daha sonra gelistirilmis yeni dinler hep eski Türk dünyasinin üçlü Gök-Tanri din kavramindan alinarak gelistirilmislerdir. Bu arada yeni dinler eski Türk dünyasinin bu çok eski dinini önçe "paganlik" adi ile küçümseyip karalamislar, ve ayni zamanda da Tanri, Ogus, Tur, Mata/Mete/Mede adlarini insanlarin din inancinda öldürmüslerdir. Hatta Essiz Gök-Ata-Tanriyi "SATAN/SEYTAN" seklinde dünya insanina karalammislar ve menfi din propagandasi yoluyla dünyanin bu çok eski everensel dinini yok etmislerdir. Bu arada Tur/Türk dininden arta kalan Türkün inanç ve törelerine de sahip çikilarak yeni sekiller içinde insanlara pazarlamislardir. Eski Tur/Türk Masar Devlet Turan duunyasinin bu eski dinine her yönüyle inanan ve tapan bir devlet idi. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;8.9) Türk dünyasinin eski dini "SHAMANLIK" idi seklinde olan tanitmalar ise bilinçli olarak uydurulmus yaniltmalardir. "SHAMANLIK" tanimlamasi ile eski Tur/Türk dünyasinin muhtesem dini ilkel bir din haline indirilmis ve ona inanan insanlara da ilkellik damgasi vurulmustur. Diger taraftan dünyaya yeni din veriyorlarmis gibi bir görüntü verenler aslinda eski Tur/Türk dünyasinin dinini, ki eski dünya hep Günes dinine inanirdi, yalniz Ay-dini yaparak yeni bir kalip içinde dünyaya satmislardir. Fakat bu yeni kalipta insanlara "din" verme görüntüsü altinda, gerçekte dünyanin politik ve ekonomok kontrolunu elegeçirip insanlarin sömürülmesi hedef alinmistir. Nitekim basari da gösterilmistir. Böylece yeni dinler din olmaktan çok, dünya insanini kontrol etmek ve sömürmek için eski Tur/Türk inanç ve törelerinden bilinçli olarak düzenlenmis, bilhassa Tur/Türk dünyasina karsi gizli hedefleri olan politik ve ekonomik kontrol araçlaridirlar.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;8.10) "SHAMAN" adi Türkçe "IShI-MAN" (Ishi veren er) anlaminda Gün-Tanrinin (Günesin) adidir. Ayni zamanda, "ESHE/EÇE-MAN" seklinde AY-Tanri'nin yani "KAM-Tanri" nin yani Ay'in adidir. Türkçe "kam" sözü Türkçede "shaman" anlamindadir. Bu ad, sanki bir sihirbaz imis gibi Ay'in devamli sekilde görüntü degistirmesinden ötürü verilmis bir ad olsa gerek. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;8.11) PAGAN adi da Türkçe "aPA-aGa-AN" (Gök-Aga-Ata, Gök-Tanri) degimlerinin baska bir seklidir ve Gök-Tanriyi temsil eder. PAGAN ayni zaman da "APA-GÜN" (Ata-Gün, Gün-Ata) degiminin biraz degistirilmis halidir. Uçüncü bir anlaminda PAGAN sözü Türkçe "aPa-AG-AN" (Gökün-AG/AK-Apasi/Atasi) anlaminda yine Günesi ve AY'i tanimlayan bir addir. Eski Tur/Türk dünyasinin dilinde tek söz içine Tanri ile ilgili birden fazla tanimlama islemek eski bir töre idi. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;8.12) Türk insani gerek atalarinin eski Gök-Tanri, Günes ve Ak-Ay dininin geregi olarak ve gerekse kendi dünya görüsüne uygun olarak daima "AK'i" yani "Günesi" (Ak-Han'i) ve Ak Ay'i tanri bilmistir ve ona göre ak-alinli, açik, adil ve hosgörülü davranmislardir. Eski Türk dünyasinin Gök-Ata-Tanri, Günes-Tanri ve Ay-Tanri dininin töreleri geregi "Gün-Ata" nin yani OGUZ-ATA-nin her rengini ve bilhassa onun daimi rengi olan AK, AL, MOR gibi renklerine ve gök'ün "GÖK" rengine dininde ve dilinde önçelik tanimistir. Onun içindir ki gök'ün "GÖK" rengine Tur/Türk dilliler "TÜRK-OGUZ" anlaminda "turkuvaz" (firuze &lt;&gt; "KUTSAL-KOR-ATA" yani "GÜN/KÜN" (Gün-Tanri) her seye "ad veren" olarak bilinir. Bu sebebledir ki Türkçe "GUNESh DILIDIR". Günesh sözü asil Gün-ishi" Türkçe deyiminden kaynaklanir. Gün ise gün-isinin kaynagi oldugundan "gün" ve "günesh" ayni anlamda dilimizde kullanilirlar. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;9.4) Türk dili bir "MA", yani "AY" dinidir. Oguz-Kagan destaninda Oguz-Kagan Ay'a "MA/MAH" adini verir. Böylece AY hem ma'dir/muhtesemdir ve hem de AY'in baska bir adi olan MA/MAH dir. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;9.5) Bunun yaninda Türkçe bir MA dilidir. Türkçe de hiç bir dilde olmayan bir özellik vardir ki o da hem "olumluluk" (positive) ve "olumsuzluk" (negative) ayni "MA" eki ile ifade edlir. Örnegin olumlu anlamda: okuma, yazma, gitme, gelme, gülme, yeme, içme, vs de oldugu gibi; olumsuz anlamda: okuma, yazma, gitme, gelme, gülme, yeme içme, vs de oldugu gibi. Güney Americanin Maya ve Aztek yerli halklarinin dilinde de ayni ikilik vardir ve olumsuzluk "ma" eki ile yapilir. Dikkat edilmelidir ki Ay-Tanri da bir "ikililik" tanrisidir. O, ayni zamanda, hem "aktir" ve "karadir", fakat her iki halde de "Ma" dir. Ay-Tanri MA-ATA'dir", yani MATA/METE/MEDE sekillerinde eski Tur/Türk dünyasinin AY-Tanrisidir. Türkün "Büyük Hun Imparatorlugunun" kurucusu METE-HAN adini bu kavramdan alir. Tarihte Mede'ler ve Mitanniler adlarini yine bu addan alirlar. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;9.6) Türk dilinin fiilleri hep "mek/mak" ekleri ile biter. Bu ek te Günesin adi olup "MA-AK" Türkçe deyiminden kaynaklanir. Böylece Türkçe fiiller bile günesin adi ile biter. Bunun gibi diger Türkce eklerin pek çogunda da yine yine Gök-Tanri'yi tanimlayan Türkce adlar vardir. 9.7) Tur insani dilinde Gök-Tanriyi sonsuza kadar yasatabilmek için gelistirdigi alfabenin harflerinin adina da yine Gün-Tanrinin, Ata-Tanrinin ve Ay-Tanrinin adlarini vermis ve böylece, gerek Türk dilinde ve gerekse bütün diger dillerde hep Türkce olarak Tur/Türk insaninin tanrisinin adi söylenilmeden edilemez. Verilen bilgilere göre, bu seref tarihte Tur/Türk insani olan adilari Kun-Han, Kan-Han, Kanan, Kenan (Canaan), Efe-Kin-Eli, Efe-Kün-Eli (Fe-nik-eli) Türkçe deyimlerinden gelen Gün-Hanlara nasip olmustur. Gerek Bati ve gerekse Semitik dillerde de bu harfler kullanildigindan, Gök-Tanrinin adinin her dilde okunmasi sonsuza dek saglanmistir. Bati dillerinde bu eski Kan-an/Kün-Han alfabesi ile yazilan her sözcüklerde daima hem tanrinin adi gizli olarak arkada Türkçe olarak ve hem de onu örten fakat günlük bir kavrami ifade eden Türkce bir deyimin kirilmis hali yeni sözcüklere temel teskil eder. Alfabede her harfin adininin Türkçe olarak belirlenmesi Türk dilini ve ondan üretilen diger dilleri bir Tanri dili olarak belirler. 9.8) Türkcede her söz geçmisten kalma bir yazit, bir resim, bir kazit gibidir. Bu diger dillerde de öyledir. Her sözcügün tanimlamasi asiri bir gerçekcilige ve mantiga dayanmaktadir. Her sözcük eski Tur/Türk dünyasindaki kültürün, dünya görüsünün, hayat felsefesinin küçük bir bölümünü anlatir ve onu gelecege götürür. Dil "Aguz'dur"; Agus "Oguz'dur". Böylece Oguz ve Aguz biri digerinin aynidir, yani Oguz'suz aguz ve "agus'suz da Oguz olmaz. Oguz insan oglunun adidir ve her insanin da "aguz'u" vardir. Tanri-Oguz adi söylendigi ve anildigi zaman vardir. Söylenmedigi zaman yalnizdir ve tek basinadir. Kültür aguz'un kavramlara "ad" vermesiyle olur. Adi konulmamis nesne var bile olsa adi olmadigi için bilinmez. Bilinmeyen nesne ise "yok" anlamindadir. Onun içindir ki "dil, ses, söz" tanri ile dogmustur. Bebek dogdugunda ilk isi "sesini" çikarip dünyaya geldigini ilan eder. Onun ilk bagirmasi onun sesi ve sözüdür. Söz Tanri kadar güclüdür. Onun içindir ki Tur/Türk töresinde Korkut-Ata "Ad veren" olarak bilinir yani o bir "AD/AT-HAN'dir". AT/AD-Han'in disilestirilmis hali "At-Han-Ana'dir". "At-Han-Ana" Türkçe deyimi eski Tur Ay-Han (Yunan) dilinde "ATHENA" (&lt;&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;9.9) Türkçe çok olasilikla 2000 yil evveline kadar, belki de daha sonralarina kadar, bir dünya dili idi. Genesis 11 de belirtildigi gibi bu dünya dili onu istemeyenler tarafindan bilinçli olarak karistirilmis, gözden düsmesine sebep olunmus ve konusulma alani daraltilmistir. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;9.10) Avrupa kit'asinin eski Tur insani tamamen yok edildikten sonra dilleri de dinciler tarafindan çarpitilmis ve taninmaz hale getirilmistir. Ayni karisiklik, Avrupali Yeni-Dünya Amerikasina vardiktan sonra oradaki yerli insanlarin dillerine de tatbik edilmis ve onlarin kimlikleri de taninmaz hale getirilmistir. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;9.11) Bati dillerinde de Türkçenin "Günes dili" oldugu kavrami iyi bir sekilde saklanmistir. Hemen hemen her sözcügün içinde gizli ve Tanriyi tanimlayan bir anlam oldugu gibi ön tarafta da sözcügün günlük islemlerde kullanilan anlami vardir. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;9.12) Tur/Türk insaninin atalari, eskinin tek heceli Türkçesinin yaziya en uygun bir dil olmasi sebebiyle yaziyi icat etmis ve onu dünyaya hediye etmistir. Bunu inkar edenler Tur/Türk insaninin basarisini çekememe asagilik duygusu içinde olduklarindan bu basariyi Türk'e maletmezler. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;9.13) Günümüz de Türkçesi disinda olan pek çok diller Türkçeden yapilmistir. Hint-Avrupa ve Semitik diller Türkçe deyimlerin ve sözcüklerin kirilip yeniden sekillendirilmesi neticesi yapilan dillerdir. Suna bilhassa dikkat edilmelidir ki bu "yabanci" dillere kaynak olan, Türkçenin sözcüklerinden çok kavramlari tanimlayan "deyimleri" yani ifadeleridir. Bu sebepledir ki diger dillerde Türkçe sözcüklerle basabas ayni yapida ve anlamda sözcük bulmak zordur. Fakat yabanci dillerin çok karisik görünen sözcükleri Türkçenin ayni anlami ifade eden deyimleri ile kiyaslandiginda durum hemen degismekte ve önümüze yepyeni bir kapi açilmaktadir. Bu alisilmadik bir kavramdir ve ilk bakista dinleyenlere inanilmaz gibi gelirse de, konu dikkatle incelendiginde kavramin yeni dil yaratma konusunda çok uygun ve en kolay bir yöntem sekli oldugu ortaya çikar. Hele, Türkçe gibi gelismis bir dil temel dil-bilgisi kaynagi (data base) olarak alindiginda, istenildigi kadar yeni dil üretilebilinir. Nitekim bazilari bundan enine boyuna yararlanmislardir. Bu tezimizi destekleyen sözcükler listesini ayrica verecegim. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;9.14) Türkçeden yararlanarak gelistirilen yabanci diller bilinçli ve kontrollu olarak Türkçeden yapilirken ortaya çikan sözcüklerin Türkçeden oldugunun taninmamasi için özel gayret sarfedilmistir ve bu iste de çok büyük basari gösterilmistir. Denebilirki Türkçeden "yabanci sözcük" üretme isi günümüzde bile devam etmektedir. Bir tarafta Türkçe gibi muazzam bir dil hazinesi varken ve onu "kirip yeniden yapilandirma" yoluyla yabanci sözcük üretmek isi bu kadar kolay iken ve bu bil-ogrulugunun da simdiye kadar farkina varilmadigina göre, günümüzde de bu isin yapilmamasi için hiç bir sebep olmasa gerek. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;9.15) Tezimizin geregi olarak, Türkçe "bir-ana" yahut "bir-ata" (&gt; proto) dil oldugundan, kendinden üretilen dillerden önce gelismis bir dildir. Dogal olarak "türedi-diller" anadan ve atadan çok daha genç olan dillerdir. Bu görüs içinde, örnek olarak denebilir ki Hint-Avrupa ve Semitik diller hiç bir zaman Türkçe kadar eski diller olmayip, ve hele kendi basina bagimsiz olarak gelismis diller degildirler. Aksine, bu diller Türkçeden gelistirilmislerdir. Onlarin kendi basina alti-yedi bin senedenberi gelistirilmis oldugu iddialari ise inandirici olmaktan uzak oldugu gibi büyük bir olasilikla ayri bir yaniltmacadir. Günümüz dilcileri bu gibi iddialari yaparken, aralarinda çogu dilciler gerçegi bilmemekte ve asil gercegi bilenler ise onlara gerçegi söylememektedirler. Dillerin anasi veya atasinin "Türkçe" oldugunu itiraf etmek her batilinin kolaylikla kabullenecegi bir kavram degildir. Çok iyi niyetli arastiricilar bile dillerin kökü konusunda yanlis yola sevk edilmislerdir. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;9.16) Bati dillerinin Türkçeden ayri ve bagimsiz bir sekilde gelismis oldugu iddialari bu dillerin Türkçeden bilinçli sekilde yapildigi gerçegini daha da kapatmak için bas vurulan çarelerden birisi olsa gerek. Bunun böyle oldugunu, an azindan Greek, Latin ve diger Hint-Avrupa dilleri ile Semitik diller konusunda gösterecek durumdayiz. Prof. Emeritus G. S. Kirk, "The Nature of Greek Myths" baslikli kitabinda, "Greek" sözünün çok belirsizliklerle dolu oldugunu, "Greek" dilinin de "Akadian" dili gibi bir milleti degil bir "dili" temsil ettigini " yazar. [4] Elbetteki bir "millet" olmadan bir dil olmaz ve olamaz. Kendilerine Akadian ve Hellen (Greek) diyen gruplar gezginci gruplardi ve bir millet degillerdi. Fakat kendilerine dil diye gelistirdikleri diller birincisinde Sümerceden ve ikincisinde de Türkçeden kirilarak gelistirilmis uyduruk dillerdir. Bu dillerin Türkçeyi çok iyi bilen dilciler tarafindan bilinçli olarak yapildigini gösteren çesitli sözcükleri ayrica verecegiz. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;9.17) Bu dilleri yapanlar büyük olasilikla çok azinlikta olan fakat politik ve ekonomik gücü ellerinde tutan dinci müesseselerin adamlari olmuslardir. Gerçegi söylemek yerine her seyi gizli tutarak ondan kendilerine çikar saglamayi hedef edinenler, gizlilik sayesinde normal halkin duygularini ve dolayisiyle de kendilerini rahatlikla kontrol edebilmislerdir. Bu gizlilik, dünyaya pek çok yalanin söylenmesine, fitne fesat tohumlarinin atilmasina ve gizli oyunlarin oynanmasina uygun bir yuva olmustur. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;10. KIRILMIS TÜRK DILINDEN YAPILMIS SÖZCÜKLERE BAZI ÖRNEKLER &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;10.1) Yukarida verdigim bilgilerin isiginda simdilik kisa bir liste ile dediklerimi canlandirmak istiyorum. Bu listede bazi Ingilizce sözçükleri ve anlamlarini verdikten sonra Türkçenin sözcüge kaynak olan sözcük veya degimini veriyorum. Bazi hallerde Ingilizce sözcük ile es anlamli diger sözcükleri de veriyorum (synomym). Dikkat edilmesi gereken husus sudur: bir tarafta yabanci bir sözcük diger tarafta Türkçe bir ifade. Her ikisi de ayni ünsüzleri ve deyisik sayida ünlüleri kullaniyor. Fakat ünlülerin bir kismi yabanci sözcükte ya düsürülmüs ve/veya baska bir ünlü ile yer degistirilmistir. Her iki durumda da anlam birbirinin ayni veya birbirinin yakini, veya biri digerinin dil bakimindan akrabasi. Ayri ayri birbirinden bagimsiz olarak gelistirilmis dillerde bu gibi sözcük benzerliklerinin olmasi olasiligi sifir denecek kadar az. Hele her iki dilde de bulunan benzer sözcüklerin ve/veya deyimlerin sayisi arttikca olasilik derecesi de iyice düser. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;10.2) Benzerliklerin bu kadar yakin olabilmesi için bir dilin digerinden kaynaklanmasi gerekir. Türkçeye giren yabanci sözcükler ak zemin üstünde kara lekeler gibi hemen kendilerini belli ederler. Çünk¨¨Türk diline giren yabanci ßuozcüklerin kimligi saptirilmaz. Fakat Türkçeden yabanci dillere giren Türkce deyimler ise bilinçli olarak eritilmisler ve kimlikleri bir daha da taninmamak üzere degistirilmislerdir. Bu ancak özel yöntemlerin neticesi olabilir. Hedef üretilen sözcüklerin Türkçeden alindigini isaretleyen bütün izlerin ortadan kaldirilmasidir. Bu sebeple, gerek harflere ve gerekse hecelere yer degistirilmis olmasi çok dogaldir. Bu durumu tesadüflerle izah etmek imkânsidir. Böyle bir durumun olabilmesi için bir tarafta bilinçli bir sekilde Türkçe ile ugrasilmis olmasi gerekir. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;10.3) Daha genis bir liste ayrica kitabimda verilecektir. Asagidaki listede alfabetik sira ile verilen her sözcük ayri ayri tanitilmis ve nasil degisimlere ugratildiklari hakkinda (anagrammatizing) bilgi verilmistir.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;*** INGILIZCEDEN BAZI SÖZCÜKLER&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;ACE: "outstanding" ve "one of a kind" ile es-anlamli bu sözcük Türkçe "bir" ve "essiz" anlamlarinda olan Türkçe AS sözcügünden kirilmistir. Hem yazilis ve okunus bakimindan Türkçe AS sözcügünden uzaklastirilmis olmasi onun aslinin Türkçe oldugunun taninmamasini saglar. ACHE: pain, agony, hurt ile es-anlamli aci ve agri ifade edip Türkçe ACI sözcügünden yapilmistir. C harfi Ç'ye (CH) degistirerek ve ayrica CH'yi K sesi gibi okuyarak taninmaz hale getirilmistir. ACCIDENT: Bu sözcük "ac-ci-dent" ve "ak-si-dent" seklinde analiz edildiginde Türkçenin "AKSI-eDENTi" (kazadi) degimi oldugu görülür. Bu aksilik yaratan bir olayin adi. Türkçe deyimdeki ilk K harfi C harfine degistirildigi halde yine K seklinde seslendilrilmekte, fakat S harfi ise yine C harfine degistirildigi halde S seklinde seslendirilmektedir. Ve böylece her hangi bir kural gözlenmemistir. Ayrica, Türkçe "EDENDI" deyiminin E ve I bas ve son ünlüleri düsürülmüs, neticede iki kirilmis veya bozulmus Türkçe sözcükler birlestirilerek yeni sözcügün Türkçe kimligi silinmistir. ACCIDENTAL: "acci-den-tal" seklinde incelendiginde Türkçenin "aksi eden oltu/oldu", "aksilik oldu", "kaza oldu" anlamlarinda olan "AKSI-eDEN-ALTu" degiminden yapilmis oldugu belli oluyor. Taninmamasi için gereken kirilma ve degistirmeler yapilmis kaynak gizlenmistir. ADJECTIVE: Türkçede "sifat", "isimleri tasvir eden tanimlayici söz" anlamlarinin karsiligi olan bu sözcük "ad-jec-tive" seklinde incelendiginde Türkçenin "AÇIK-ETIVDI" (açik edipti anlaminda) deyiminin yozlastirilmis hali oldugu görülür. ADORE: "worship", "praise" ve "love intensely" ile es-anlamli olup bir kaç anlami var ki simdilik birisi ile yetinelim. "Ado-re" seklinde incelendiginde Türkcenin "ADU-ER" (adI-er) deyimi oldugu görülüyor. ER sözü is Türkçede er, koca, es, erkek, kahraman ve insan anlamlarindadir. ER sözü tersine çevrilerek gizlilik saglanmistir. ADVERT: Türkçede "adini zikretmek" anlaminda olan bu sözcük Türkçenin "AD-VERTI" (ad verdi) deyiminin yozlastirilmis seklidir. ANTE: "before" ile es-anlamli ve Latincesi de "ante" olan Türkçe "önce" anlaminda bir sözcük olup Türkçenin "ÖNTE/ÖNDE" sözünden üretilmistir. Sözcüklerin yapilarinin ve anlamlarinin ayni olusu birinin digerinden yapildiginin isaretidir. ANTECEDENCE: "precedence" ve "going before" anlamlarinda olan bir sözcük olup "ante-cedence" seklinde ikiye ayirdigimizda Türkçe "ÖNTE-CEDENCE"(ÖNDE GIDENCI) deyimi ile karsilasiyoruz. Bu kirilmada Türkçe GIDENCI sözü CEDENCE sekline degistirilerek ve zaten kirilmis olan ANTE ile birlestirilip yeni bir sözcük üretilmis ve Türkçe oldugu gizlenmistir. ANTECEDENT: "going before", "prior in time" ile es-anlamli olup "ante-cedent" seklinde incelendiginde Türkçenin "ÖNTE-GEDENTi" (önde gidendi) degiminden gelistirildigi asikardir. Gerekli gizlilik ünlülerin degistirilmesi veya düsürülmesi ile ve bazi ünsüzlerin de degistirilmesi suretiyle saglanmistir. ANTI: "against" anlaminda olup Türkçenin "ITEN" (karsi koyan) sözcügünden degistirilerek üretilmistir. -ative: bir kelime sonu eki olup Türkçenin "ETIV" (etif, ediv, edip) sözünden kirilmistir. AYE-AYE: Türkçenin "HAY-HAY" deyiminin degistirilmis hali. BEAU: "adore" ile es-anlamli olup sevmek anlamindadir. "Bea-u" seklinde incelendiginde, kadinin beyi, esi, eri, kocasi, sevgilisi anlamlarinda olup Türkçenin "BEY-O" (BAY-O) sözünden degistirilerek yapilmis ve Türkçeden alindigi gizlenmistir. BELIEVE: gerçekligine inanilmis inanç anlaminda Türkçenin "BILIV" (dogru-bilif, gerçek-bilip, bilinen, inanilan anlamlarinda) deyiminden yaratilmis bir sözcüktür. BIBLIOTHEQUE: "kütüphane" anlaminda olan bu ad"bi-bli-o-theq-ue" seklinde incelendiginde Türkcenin "O-BIL-BITIK-OY" (O Bil-Bitik-Öy) deyiminden yapildigi görülür. Dikkat edilmelidir ki bu Firansizca ad içinde Türkçenin "bil" (bilgi) ve "bitik" (kitap) sözcükleri yer aldigi gibi Türkçenin "O" isaret zamiri ve "öy" (ev) sözcükleri de yer almistir. Böylece Türkçenin dört sözcügünü içine alan bir deyimi bu Fransizca kelimeye kaynak olmustur. Bu sebepledir ki kelime sanki kendi basina üretilmis gibi, gizlenmis olarak karsimiza çikmaktadir. Yine dikkat etmeliyiz ki Arapça olarak Türkçeye girmis olan "kitap" sözcügü de Türkçenin "PITIK" sözcügünün tersinden okunmus halidir. Türkçeyi kirip yeni garip kelimeler üretme isinde Semitik halklarda Grek ve Latinlerde ve diger Avrupalilardan geri kalmamislardir. Degistirme isleminde B harfi P harfine degistirilmistir. Görülüyor ki Türkçede "Milli Kütüphane" yerine "Milli Bitikevi" denmesi en dogru bir deyim olur. Düsünün ki Fransizlar dahi BIBLIOTHEQUE adinda Türkçeyi kaynak olarak kullanmislardir BIG: Türkçede "büyük", "iri", "cüseli", "yüksek ruhlu", "büyümüs insan" gibi anlamlarin karsiligi olan bu sözcük Türkçenin: a) "BÜYÜK" deyiminin yozlastirilmasindan; b) "BEG" (Bey) sözünün degistirilmesindan yapilmis, her iki anlama da gelen bir sözçuuktür. BREAK: bir seyin "kirilmis" halini gösteren bu söcük Türkçenin "KIRIP" deyiminden alinip "fiil" adi olarak gelistirilmis bir sözcüktür. BRICK: "block" ile es-anlamli olup her hangi bir harçtan yapilmis "tugla" veya "kerpic" anlamindadir. "bic-kr"seklinde incelendiginde Türkçenin "KERPIC" (tugla) sözcügünden kirilarak yapildigi görülür. BUCKLE: Türkçede "herhangi bir gücün etkisi altinda bükülmek" anlaminin karsiligi olan bu sözcük Türkçenin "BÜKÜLÜ" / "BÜKÜLÜCÜ" deyimlerinden yozlastirilmis bir sözcüktür. Dikkat edilmelidir ki yozlastirmanin bir yöntemi olarak fiil olan Türkçe sözler "isim halinde", "isim" olanlar ise "fiil" halinde degistirilmislerdir. BUCKLE: Türkçede ikinci bir anlaminda "baglamak" karsiligi olan bu sözcük (Buckle my shoes) Türkçenin "BAGLA" (bagla) degiminin anlaminida içeriyor. BUILD: "insha etmek" anlaminda olan bu söz, Türkçenin "YAPILDI" deyiminden kirilmistir. CAT: Bu sözcügün Türkçe "KEDI" adindan geldigini izaha dahi gerek olmasa gerek. CASUAL: "chance", "unplanned", "accidental", "unexpected" ile es-anlamli olup beklenmedik bir anda olan bir kazayi ifade eder. Kelime "casu-al" (kazu-al) seklinde incelendiginde, Türkçenin "KAZA-OLU" (kaza olu/olur) deyiminden yapilmis bir sözcük oldugu görülür. Dikkat edilmelidir ki CASUAL sözü seslendirilirken içindeki S harfi Z sesinde söylenir. Bu da sözcügün Türkçeden alinmis oldugunu kapatmak için kullanilan tekniklerinden biridir. CASUALTY: "accident" sözü ile es-anlamli olup "casu-alty" seklinde incelendiginde Türkçenin "KAZA-ULTU" (kaza oldu) deyiminden üretildigi görülür. Bu degistirmede. K harfi C'ye deyistirilip yeniden K sesi olarak söylenmekte, U ve A harflerinene yer degistirilmis, olarak ve gerçekte U sesi olan kandirici Y harfi ile sözcük bitirilmistir. Böylece kafi miktarda kirma olusturulup sözün Türkçe bir deyimden kaynaklandigi gizlenmistir. Sözcük söylenirken S harfi Z gibi söylenmekte olup gizlilige yardim etmektedir. CHIN: Türkçenin "ÇENE" sözünün degistirilmis halidir. CON: Türkçede "atlatmak", "yuturmak", "kandirmak" gibi anlamlarinda olan bu sözcük Türkçenin "KANDIRMAK" fiilinin kökü olan "KAN" sözü oldugu görülüyor. CRACK: Türkçede "çatlamish" anlaminda olan bu sözcügün Türkçe "KIRIK" deyiminden yapildigi kuskusuzdur. CREASE: Türkçede "kirmak", "kat kat burusturmak", "çizgiler halinde kiristirmak" anlamlarinda olan bu sözcük Türkçenin "KIRISh"/"KIRISH-O" (KIRISTIRMAK fiilinden) deyiminden yozlastirilarak yapilmis oldugu görülüyor. CRIME: "suç" anlaminda olan bu sözcük "krime" seklinde incelendiginde Türkçenin "KIRMA" (kanunu kirma) anlamindaki deyimden yapildigi bellidir. K harfi C'ye dönüstürülmüs olmasina ragmen yine de K sesi ile söylendigine dikkat edilmelidir. Diger sözcükler gibi, mükemmel bir sekilde gerçek Tuurklük kimliginden uzaklastirilmis ve gizlenmistir. CRUSH: Türkçede "ezmek", "kirmak" anlamlarinda olan bu sözcük Türkçenin "KIRUSh" (KIRISh) deyminin yozlastirilmasindan yapilmistir. K harfi C ye dönüstürülmüs oldugu halde yine de K sesiyle söylenmektedir. DEFAULT: Türkçede "ihmal", "isi yapmaktan kacinma", "mahkemede hazir olmamak" gibi anlamlarinda olan bu sözcük "def-ault" seklinde incelendiginde Türkçenin "DEF-OLTU" deyiminden yozlastirilarak yapildigi bellidir. DELINQUENT, juvenile: Türkçede "suçlu çocuk", "kabahatli genç", "aklina geleni yapmakta zorluk görmeyen delikanli" anlamlarinda olan bu sözcük "deli-n-quen-t" seklinde incelendiginde dogu Anadolu ve Azeri-Türkçesinin "DELI-GANNITI"(delikanlidi, gençti, aklina geleni korkmadan yapandi anlaminda) deyiminden yozlastirilarak yapildigi görülüyor. Bu kirmada Türkçe G harfi Q harfine dönüstürülmüs, bazi ünlülere yer ve kimlik degistirilmis ve sonunda bütün sözcükler birlestirilerek Türkçeden tümüyle uzaklastirilmis yeni bir kelime yapilmistir. DELIRIUM: Ingilizcede "madness", "hallucination" ile es-anlamli olan ve Türkçede "hezeyan", "sayiklayan", "deliren" gibi anlamlarinda olan bu sözcük "deli-ri-um" seklinde incelendiginde Türkçenin "DELIRI-YOM" (deliriyorum anlaminda) deyimin yozlastirilmis hali oldugu görülüyor. Iki ayri dilin deyimleri hem morfolojik bakimdan hemen hemen ayni ve hem de anlam bakimindan biri digerine dil bakimindan akraba olan bu deyimlerin bu kadar yakin olmasi olasiligi sifirdir. Ancak birileri Türkçe deyimi karistirma yoluna gittiginde bu benzerlik derecesi gerçeklestirilmis olur. Birileri Türkçenin deyimlerini degistirirken parmak izlerini de farkinda olmadan geride birakmisa benziyor. DELIVER: Türkçede "vermek", "bir emaneti yerine teslim etmek" gibi anlamlarinda olan bu sözcük "deli-ver" seklinde incelendiginde Türkçenin "ELDE-VER" (elden-ver anlamlarinda) deyimin yozlastirilmis hali oldugu görülüyor. DERM: Ingilizcede "skin" anlaminda olup Türkçe "DERIM" deyiminden alinmis, "I" ünlüsü düsürülerek "DERM seklinde gizlenmistir. DERMATO: yine "skin" anlaminda olup, "derm-at-o" seklinde incelendiginde Türkçenin "DERiMTI-O" ("o derimdi" yahut "derimdi o") deyiminden alinip gizlilikle kusanmistir. DERMATOLOGY: "deri" ve "deri hastaliklari" ile ilgili tibbin bir kolunun adi olup Türkçenin "DERIMTI-O-OLGU" (O olgunun konusu derimdi) deyiminden gelmektedir. Bunda da uzun bir Türkçe deyim deyisikliklere ugratilarak yeni bir yabanci sözcük halinde yeni bir dile kazandirilmistir. DETECT: Türkçede "meydana çikarmak", "kesfetmek", "gizli bir durumu açiga çikarmak" gibi anlamlarinda olan bu sözcük "detec-t" seklinde incelendiginde Türkçenin "DIDIK-ET" (didik didik et, incele, ayrintilarini bul anlamlarinda) deyimin yozlastirilmis halidir. DETECTIVE: Türkçede "meydana çikaran", "kesfeden", "gizli bir durumu açiga çikaran" anlamlarinda olan bu sözcük "detec-tive" seklinde incelendiginde Türkçenin "DIDIK-ETIV" (didik-didik-etif, didik-didik-etip, inceleyip anlamlarinda) deyimin yozlastirilmis hali oldugu görülür. DISCOVER: "di-scov-er" seklinde incelendiginde sözcügün Türkce "KEShiV-EDER" deyiminden yapilmis oldugu görülür. Dikkat edilmelidir ki Türkçe "Sh" harfi "S" harfine dönüstürülmüstür. DOME: Türkçede "kubbe", "kubbe biçiminde", "gökyüzü seklinde yapilmis" anlamlarinda olan bu sözcük Türkçenin "DAM" (dam, ev, gök-kubbe anlamlarinda) sözcügünün yozlastirilmis halidir. EARTH: "arz" anlaminda olan bu sözcük Türkçenin "YERTI" (yerdi, arzdi) deyiminden yapilmis ve çok etken bir seilde gizlenmistir. EARTH: "arz" anlaminda olan bu sözcük Türkçenin "YURT" (insanlarin yurdu) anlaminda olan degimden de yapilmis oldugu görüntüsünü vermektedir. -ed: fiillerin geçmis zaman halini gösteren bu son-ek Türkçenin "idi, iti, di, dü, du" eklerinin tek ekle "-ed" seklinde gösterilen halidir. Türkçeden kirildigi fakat Türkçe anlaminda degisiklik olmadigi her haliyle bellidir. EDUCATE: Türkçede "egitmek", "ögretmek", "yetistirmek", "okumak" gibi anlamlarinda olan bu sözcük "ed-ucat-e" seklinde incelendiginde Türkçenin "OKUT-EDE" (okumak fiilinden "okuta" anlaminda) deyimin yozlastirilmis halidir. EDUCATOR: Türkçede "egitmen", "ögretmen" anlamlarinda olan bu sözcük "ed-ucator" seklinde incelendiginde Türkçenin "OKUTUR-EDE" ("okutur-eden", "egitir-eden" anlamlarinda) deyimin yozlastirilmis halidir. GATHER: Tuurkçe "toplamak" anlaminda olan bu sözcügün Türkçe "GETIR" deyiminden geldigi ve degistirildigi bellidir. GENESIS: Bu söz "Musevi" ve "Hiristiyan" dinlerinin "kutsal" bilinen kitaplarinin "TORAH" (kanun) adi ile bilinen ve adlari Türkçe "töre, tora, türe" sözünden gelen ilk bes kitaptan birincisinin adi olup Türkçe "GÜNESh" (genes, kines, günes) sözcügünden gelmektedir. Sözün Türkçe kimligini gizlemek için Türkçenin "GENES-I-S" ("Günes I (Bir)-aS", "Günes-Bir-Essiz" anlamlarinde) ve olasilikla "günes-si", yahut "günes-ci", "günese tapan" Türkçe deyiminlerinden alindigi asikardir. Zira eski Tur/Türk dünyasi onbinlerce senelerdenberi GÜNESh'e (Gün-Tanri'ya) tapan bir toplum idi. Bu sebeple eski Tur/Türk dünyasinda Günes her önemli kavrama ad verendi ve adi verilendi. Yine o sebepledir ki Türkçe bir "Günes" dilidir. 1930 larda bu kavram "Günes Dili Nazariyesi" adiyla Türk aydinlari tarafindan tanitilmaya ugrasilmis isede, kavram iyi anlasilip açik bir dille anlatilamadigindan simdiye kadar bir ragbet görmemistir. Elbetteki durumu çok iyi bilen yabanci gruplar bu kavramin elle tutulur tarafi olmadigini defalarce söyleyerek Türk aydinlarini korkutmus ve bu fikirden caydirmislardir. Bu yazimizin içinde genis ve açik bir sekilde verdigimiz izahlarimizdan, Türkçenin bir GÜNES-DILI, OGUZ-DILI, TUR-DILI VE TANRI-DILI oldugunu açiklamis ve bildirmis oluyoruz. GILD: "altun" veya "ince yalduzlu kaplama" anlaminda olup Türkçenin "CILD/CILT" sözünden alinmis ve GILD seklinde degistirlimistir. Her nekadar bu Türkçe söz Arapca ve Farscaya aitmis gibi tanimlanirsa da bunun gerçekle ilgisi yoktur. CILD/CILT yaparken çesitli yaldizli malzeme kullanildigindan ve bunlarin arasinda "altun" da bulundugundan olsa gerek ki GILD (GOLD) sözünün altunla da ilgisi olusturulmustur. GOD: Indilizcede "Tanri" anlaminda olup Türkçe "aGa-OD" (Aga-Od, Aga-Atash, Aga-Ot, Aga-Utu, OD-Han, Gün-Gan anlamlarinda" eski Türk dünyasinin "Günes-Tanrisini ve "aGa-ADa", (Aga-Ata anlamlarinda) Gök-ATA-Tanrisinin adidir. Böylece Gök-Tanriyi tanimlayan bu Türkçe deyim kirilarak, degistirilerek gerçek Türkce kimliginden uzaklastirilmisdir. HAZARD: "accident" ile es-anlamli olup "haza-rd" seklinde incelendiginde Türkçe HAZADIR, KAZADUR, GAZADUR deyimlerinden yapilmis oldugu hemen anlasilir. Bilhassa Türkçe DIR/DUR eki RD seklinde degistirilerek sözcügün Türkçeden oldugu taninmaz hale getirilmistir. HOSPITAL: Türkçedehastalarin alinip bakildigi olarak bilinen "hastahane" sözü ile es-anlamlidir. Bu sebeple, "hos-pi-ta-al" seklinde incelendiginde adin Türkçenin "HASTA-ALIP" deyiminden geldigi görülür. Kirma isinde Türkçe "HAS" hecesi "HOS" olarak degistirilmis ve ana deyim kirildiktan sonra parçalarina yer degistirilmis ve sirasi bozularak yeniden birbirine eklenmistir. Böylece de Türkçeden olusu gizlenmistir. HOSTILE: Türkce "düsmanca" anlaminda olan bu sözcük Türkçenin "HOS-DEIL" (hos degil) deyiminden kaynaklanmistir. HYENA: avina karsi "haince" davranan bu çöl çakalinin adi "Y=U ve "huena" &lt; "ha-en-u" seklinde incelendiginde Türkçenin "HAIN-O" sözünden geldigi görülür. ILK: bir seye ilk sahib olani göteren bir sözcük olup Türkçenin "ILK" sözünden gerçek anlami yansitilarak degistirilmis bir addir. INCIDENT: "event", "occurance", "accident" ile es-anlamli bir sözcük olup beklenmedik sekilde olan ve neticesi hos olmayan bir olayi tanimlar. "Inciden-t" seklinde incelendiginde Türkçenin "INCITENDi" (acitandi, zarar-ziyan verendi) degiminden geldigi görülür ki burada D ve T harflerine yer degistirilmis ve en son ünlü de düsürülerek gizlilik saglanmistir. -ic: bir son ek olup Türkçenin "CI, CU, CÜ" eklerinden degistirilerek yapilmis bir ektir. Islamic karsiligi olan "ISLAM-CI" deyiminde oldugu gibi. Fakat CI sözü hem tersine çevrilmis ve hem de IK seklinde yaniltici olarak seslendirilmistir. -ism: bir son ek olup Türkçenin "ISMi" deyiminden degistirilip son ek olarak kullanilan bir ektir. Islam-ism karsiligi olan "ISLAM-ISMI" (ismi Islam, adI Islam) deyimlerinde oldugu gibi. Yaniltici olarak "-ism" seklinde seslendirilerek Türkçe kimliginden uzaklastirilmistir. -ite: bir son ek olup Türkçenin "ITI" (idi) ekinin aynidir. Islam-ite karsiligi olan "ISLAM-IDI" deyiminde oldugu gibi. Yaniltici olarak "-ite" seklinde seslendirilerek Türkçe kimliginden uzaklastirilmistir. Bu sözcüklerde Türkçe eklerin nasil degistirildigi açikca görülüyor. KING" bir ülkenin basi olan kral, hakan, aga anlaminda olan bu söcük Türkçenin "KIN-aGa" (Kin-Aga, Kün-Aga, Gün-Aga) anlamlarinda Gün-Tanri yahut Gün-Han'in adi olan Türkçe deyiminin kisaltilmasindan türetilmistir. LEADER: bir gruba, bir millete ve/veya bir ülkeye "önderlik etme durumunda olan bir kimseyi tanimlayan bir deyim olmak dolayisiyle, "le-ad-er" seklinde incelendiginde Türkcenin "ILERDE" (ileride) deyiminden alindigi görüntüsünü veriyor. Yabanci dillere yeni sözcük üretmede Türkçe kaynak deyimin kirilmasi kurali hakim olduguna göre, bu Türkçe deyiminde ayni sekilde elden geçtigi beklenebilir. LEAKED: Ingilizce "seepage" sözcügü ile de es-anlamli olan bu sözcük ile bir kaptan herhangi bir seyin aktigi ifade edilmektedir. Bu anlamiyla ve "le-ak-de" seklinde incelendiginde, Türkçenin "DELIK-O" ve/veya "ELEKDI" sözcükleri ile iliskili oldugu ortaya çikiyor. Elek araci su tutmadigi gibi delikli olan her kabin da su veya baska bir akabilen nesneyi akitmasi dogaldir. Belliki sözcük bu Türkçe sözlerden kirilarak yeniden sekillendirilmistir. LIBRARY: Türkçe karsiligi "kütüphane" olan bu sözcük "Libr-ary" seklinde incelendiginde Türkçenin "BiLIR-YER" (bilir yer/yeri, bitik evi) anlamindaki deyimin kirilmasindan ve yeniden düzenlenmesinden yapilmis oldugu görülüyor. "Library" bir yerdir ve içinde pek çok bilgi veren kitaplar olduguna göre onun "bilir-yer" olarak tanimlanmasi da çok mantiklidir. -like: "gibi" ve "benzer" anlamlarinde olan olan bu ek Türkçenin "-LIK" ekinden alindigini isaretliyor. Nitekim, Ingilizce "father-like" deyimi ile Türkçe "babalik" deyimi, yahut "baby-like" ile "bebeklik" deyimleri ayni olup her ikiside "like" ve "LIK/LiK" ekleriyle bitmektedirler. LIQUID: "akmaya" meyilli nesneye verilen ad olup, "li-qu-id" seklinde incelendiginde Türkçenin "aKUDILI" (akitili yani bir kaptan baska bir yere akitila-bili, yahut bir su kanalinda, borusunda akitila-bili anlaminida) bir deyimden kirilarak yapilmis oldugunu gösteriyor. LOGY: Her nekadar Ingilizce "-logy" eki "logic" (sound reasoning) deyiminden geldigi iddia ediliyorsada, bunun dogruluguna inanmiyorum. Verilen bilgilerde -logy" ekinin Grekce "söz, konusma" anlaminda "logos" sözünden geldigi iddia ediliyor. Bence, "-logy" eki Türkçenin "olgu" degimidir. Olgu" sözü herhangi bir konuda bir "olgu" nun yaratilmasi ve gelistirilmesidir. Bir "olgu" gelistirilirken de onun nasil ve ne sekilde gelistirilecegi planli ve mantikli bir seklide incelenir atilmasi gereken adimlar planlanir. Böylece Türkçe "olgu" ve "mantik" birbirine daha yakin ve ele ele gelisen kavramlardir. Böylece -logy" ekinin etimolojisinin Grekçe "logos" (söz, veya "konusma oldugu inandirici degil. Örnegin: ETYMOLOGY sözcügü Türkcenin "ETUM-OLGU-O" ("adum-Olgu-O" yani "adlarin olgusunu inceleyen ilim dalinin adi olup Türkçe bir deyimdir. Onun Grek dili ile ilgisi, Grekleri bu Türkçe deyimi alip kirarak yeni bir sekle sokup kendilerine dil edinmeleridir. LOVE: Yine "adore" ile es-anlamli olup "sevgi" anlaminda olup Türkçenin "ALAV", alev, atash kavramindan gelen bir sözcüktür. Burada gerçek fiziksel bir sicaklik konu olmayip, mecazi anlamdaki sicaklik, atesli olustur. Zaten, "love" sözü de söylenirken "LAV" seklinde seslendiriliyor ve bastaki A ünlüsü seslendirmede söylenilmiyor. LUKE-WARM: Bu sözcükle, bir seye dokunuldugunda duyulan 'ILIK" bir duyusu ifade etmektedir ki Türkçenin "ILUK-UARuM" (ILIK-uyarim, ILIK-uyarma yaratan bir sicaklik anlaminda) deyiminden kirilip alinmis olmalidir, W = uu. MAN: Türkçede "insan" anlaminda olan bu sözcük gerçekte Türkçenin "men/man/ben" anlaminda olan birinci sahis tek kisi zamiri olmakla beraber, sahsin kendisini gösteren ve böylece kendisinin "man = "insan" oldugunu isaretliyen Türkçenin "MEN/MAN/BEN" sözü ile aynidir. Anlam bakimindan Türkçe sözün çok az kullanildigi bir anlamla tanimlastirilarak Türkçeden uzaklastirilmistir. ME: Türkçede "men/man/ben", "meni/beni", "mene/mana/bana" gibi anlamlarinda olan bu sözcük Türkçenin "MEN/MAN" (birinci sahis tek kisi kisisel zamir anlamlarinda) deyimin yozlastirilmis halidir. MINE: Türkçede "menim/benim" anlaminda olan bu sözcük Türkçenin "MENIM" (benim anlamlarinda) deyimin yozlastirilmis halidir. MULTIPLY: Türkçede karsiligi "çarpma" olan bu matematik islemi gerçekte pek çok "toplama" isleminin arka arkaya yapilmasi demektir. Çagdas "bilgisayar" tekniginde "çarpma islemi" "toplama islemini" defalarca yapmak suretiyle yapilir. Böylece, sözcük "m-ul-tip-ly", y=u, seklinde incelendiginde Türkçenin "TOPLAMaLU" deyimini buluyoruz. Bunun gibi MULTIPLE sözcügü de yine Türkçenin "TOPLAMaLU" deyiminden geliyor. Name: "appellation", "proper name" ile es-anlamli sözcük olup Türkçenin "NAMI" (adi) sözünden yapilmistir. Örnegin: "proper name" Ingilizce deyimi Türkçenin "PIR-APA-ER-NAMI" (Bir ata er nami/adi) deyimi oluyor. Bu kadar benzerligi olmasi bir shans eseri olarak izah edilemez. NEGROID: "kara" renkli insanlari tanimlayan bu sözcük, "ne-gro-id" seklinde incelendiginde Türkçenin "NE-KARADI" (ne kara idi) deyimi olarak karsimiza çikiyor. Elbetteki bu Türkçe deyim de digerleri gibi kirilmis, degistirilmis ve yeniden sekillendirilerek yeni fakat Türkçeden uzaklastirilmis bir sözcüktür. OCEANUS : iki büyük okyanuslara verilen ad olup "o-cean-us" seklinde incelendiginde Türkçenin "O-ACUN-SU" ("O-sonsuz-su") deyimi olarak karsimiza çikiyor. Türkçe deyim bilinçli sekilde degisime ugradigi için Türkçe kimligi gizlenmistir. OMBUDSMAN: bu oldukca yeni sözcügü yazinin basinda da açiklamistim. Sözcük aslinda Türkçenin "MABUD-OSMAN" deyiminden kirilarak yapilmistir. OUS: Ingilizcede bir sifat eki olarak kullanilan bu ek, yine Ingilizcenin "glorious", "splendid", "magnificent", lustrous, brilliant, "shiny", "glowing", "radiant", "luminous", "grand", extraordinary, "excellent", "superb", "dazling", "georgous", "beautiful" ve bunlar gibi pek çok sifatlarla es anlamlidir. Dikkat edilmelidir ki bütün bu sifatlar hep eski Tur/Türk duunyasinin Gök-Tanrisini (Gö-Ata-Tanri, Günesi (Kün-TanrI) ve Ay'i (Ay-Tanri) OGUZ'u tanimlayan sifatlardir. Zaten OUS adi da Türkçenin OGUZ adinin kisaltilmis sekli olup Türkceden alindigini nerdeyse bagirarak ilan ediyor. Es-anlamli Ingilizce sözcüklerin Türkçe kaynagi olan deyimler ayrica baska bir listede verilecektir. PLAN: bir islemin baslatilmasindan bitirilmesine kadar gereken her türlü islemleri önceden tesbit eden ve yapilmasini öneren bir program olup Türkçenin "aPiLAN" (yapilan) degimininden kirilarak yapildigini gösteriyor. PRECEDENCE: "antecedence" ile es-anlamli olup "pre-ceden-ence" seklinde incelendiginde Türkçenin "BIRINCI-GEDEN", "birinci giden" veya "önde giden" anlamlarinda olan deyimden üretildigi anlasilir. Gereken kirmaca ve deistirme yapilarak sözcügün Türkçe kimligi gizlenmistir. PRINCIPAL: Türkçe "ana", "bash" ve "temel" sözcükleri karsiligi olup "princi-pal" seklinde incelendiginde Türkçenin "PIRINCI OLUP" (birinci-olup) degiminden yapilmis oldugunu gösteriyor. PRINCIPLE: Tuurkçe "temel bilgi" anlaminda olup "princi-ple" ßeklinde incelendiginde Türkçenin "BIRINCI BIL" (birinci-bilgi, temel bilgi anlamlarinda) degimden yapilmis oldugu görülüyor. PROSTITUTE: "pros-ti-tu-te" seklinde incelendiginde Türkçenin "ATI-*censored**censored**censored**censored**censored* *censored*-ITI" (adi-*censored**censored**censored**censored**censored* *censored*-idi) degiminden geldigi ve bir hayli kirildigi belli olan üç Türkçe sözcügün birlestirilmesinden türetilmis bir sözcüktür. POLY: "çok" anlaminda Grek diline ait oldugu söylenen bu sözcük, "pol-y" seklinde incelendiginde Türkçenin "BOL-U" (bol-o, çok-o anlaminda) deyiminden alindigini gösteriyor. Bati dillerindeki V ve Y harfleri aslinde eski çaglarin U harfi olup sonradan bir nevi sekil degistirmistir ve dolayisiyle sasirtici bir harftir. Y harfi çogu zaman U, bazan I ve bazan da Y sesi verircesine kullanilir. Bu sebeple, "çok" anlaminda olan "poly" sözcügü "pol-u (bol-o) degiminden türetilmistir. POLITICIAN: Ingilizcede "demagogue", "agitator", "manipulator" sözcükleriyle es-anlamli olup "pol-itici-an" seklinde incelendiginde Türkçe iki deyimle karsilasiyoruz: a) "an" eski Türkçenin çogul eki olup günümüz Türkçesinde ler, lar ekleri ile ifade ediliyor. Böylece, "BOL-ITICI-AN" ("bol-itici-ler") anlamini tasiyor. Politika ile ugrasanlarin yaptiklarini göz önüne aldigimizda, bu tanimlamanin dogrulugu görünüyor; b) "bol-aticiyan", "çok-yalanci", "inanilmaz-güvenilmez kimse" anlamlarindaki Türkçe "BOL-ATICI-IaN" deyiminden türetilmis oldugunu isaretliyor. Bu tanimlama da yine politikacilarin davranislarini gayet acik bir sekilde tasvir ediyor. Böylece, denebilir ki "politician" sözcügü de Türkçenin deyimlerinden degistirilerek yapilmis olup digerleri gibi Türkçe kimligi gizlenmistir. PROPAGANDA: Türkçede "herhangi bir konuda konusma yoluyla karsidakileri ikna etmege çalisan kimsenin yaptigi ish" anlaminda olan bu sözcük "pr-opa-ganda" seklinde incelendiginde Türkçenin "PIR-APA-GANDI" (bir apa/baba kandirildi anlaminda) deyimin yozlastirilmis hali oldugu görülüyor. Yani "prpopaganda" isinde, söylenenler dögru da olsa egri de olsa hedef birilerinin "kandirilmasi" isidir. QUITE: Türkçede "tamamen", "bütün bütün", "gayet" gibi anlamlarinda olan bu sözcük "qu-i-te" seklinde incelendiginde Türkçenin "GAYET" deyimin yozlastirilmis hali oldugu görülüyor. REPEAT: "tekrar etmek" anlaminda olan bu sözcük "rep-eat" seklinde incelendiginde Türkçenin "BIR-TAhA" (bir daha, tekrar et anlaminda) deyiminden türetilmis oldugu gözleniyor. Dikkat edilmelidir ki Türkçe "bir" sözü, "per" ve "rep" seklinde ve daha" sözü de "taa" ==&gt; "eat" seklinde degistirilip birlestirildikten sonra yeni "repeat" sözcügü türetilmistir. SALE: Türkçenin "ALIS" (satin alish) deyiminden kaynaklaniyor. SCHOOL: "s-kool" seklinde bakildiginda Türkçenin "aS-OKUL" ("bir okul" yahutta "Okul-as/az/essiz" anlaminda) degimi oldugu görülüyor. Sözcügün söylenisinde, CH harfi "K' sesini verir seklinde söylenmekte, böylece Türkçe deyimin kimligi gizlenmistir. SEA: Türkçe "deniz" anlaminda olan bu sözcügün Türkçe "SU" söz`ünden geldigi asikârdir. SEEPAGE: Türkçe "SIZINTI" anlaminda olan bu sözcük "see-p-age" seklinde incelendiginde Türkçenin "SU-AKIP" degimi ile karsilasiyoruz. "su-akip" degimi ise "sizinti" ile es anlamlidir. SERIAL: Türkçede "seri halinde olan" anlamindaki bu sözcük "seri-al" seklinde incelendiginde Türkçenin: a) "SERI-OL"; b) "SIRALI" deyimleri ile karsilasiyoruz. Böylece bu Ingilizce sözcügün bu Türkçe deyimlerden yapildigi gün gibi bellidir. SERIES: Türkçede "seri", "sira", "silsile", "dizi" anlamlarinin karsiligi olan bu bu sözcük "seri-es" yahut "seri-se" seklinde incelendiginde Türkçenin "SERICI" deyimi ile karsilasiyoruz, yani "seri-yapan", "dizi-yapan", "bir sira izleyen" anlamlarinda ki deyimden yapildigi görülür. SERV: Türkçede "hizmet etmek", "hizmet vermek", "ish-yapmak", "kulluk etmek" gibi anlamlarinda olan bu sözcük "s-erv" seklinde incelendiginde Türkçenin "iSh-VER" deyimin yozlastirilmis hali oldugu görülüyor. SERVER: Türkçede "hizmetci", "hizmet veren", "ish-veren", "kulluk eden" gibi anlamlarinda olan bu sözcük "s-erver" seklinde incelendiginde Türkçenin "iSh-VERIR" deyimin yozlastirilmis hali oldugu görülüyor. SERVICE: Türkçede "hizmet etmek", "bakimini saglamak", "ish-vermek", "onarmak" gibi anlamlarinda olan bu sözcük "s-erv-ice" seklinde incelendiginde Türkçenin "iSh-VERICI" deyimin yozlastirilmis hali oldugu görülüyor. SERVANT: Türkçede "hizmetci", "hizmet eden", "ish-yapan", "ish-veren" gibi anlamlarinda olan bu sözcük "s-erv-ant" seklinde incelendiginde Türkçenin "iSh-VERENTi" deyimin yozlastirilmis hali oldugu görülüyor. SEX: bu sözcük te "seks" seklinde incelendiginde ve K'dan sonraki S harfi "Sh" ile degistirildiginde kelimenin Türkçe karsiligi olan ve cinsel temasi anlatan "SIKISh" deyimi elde edilmis olunur. Böylece sözcügün aslinin Türkçe oldugu asikardir. X harfi aslinda gizleyici bir harf olup Türkçenin KS, KAS/ KES, KIS, KUS, KOS fonemlerini gizleyen bir harfdir. X harfi ayni zamanda eskilerde KH Türkçenin yumusak G'si veya dogu Anadolu ve Azerbaycan Türkçesinde girtlaktan gelen KH sesini temsil ediyor, örnegin "aga" veya "akha" sözcüklerinde oldugu gibi. SHEEN: Türkçe "PIRILTI" ve "parlaklIk" karsiligi olan bu sözcük "eshen" seklinde incelendiginde Türkcenin "IShIN" sözcügü ile ilgili oldugu, olasilikla ishildayan, parlayan anlamlarinda "IShIN" deyiminden alindigi gözetiliyor. SHEEN sözünde iki e ünlüsünün yanyana bulunusu kelimenin baska bir deyimden türetildiginin isaretidir. Iki e ünlüsuunün yanyana olusu, ünlüyü daha da inceltme araci olarak kullanildigi tezi ise pek inandirici olamaz. SHINE: bu sözcük te Türkçe "parlamak", "IShIK saçmak" ve "parlak olmak" gibi anlamlarda olduguna göre, o da Türkcenin "IShIN" sözcügü ile ilgili olup onun degistirilmis halidir. SORRY: Türkçede "üzgün", "özürlü", "kederli", "kusurlulugundan pisman olma" anlamlarinda olan bu sözcük "sorru" seklinde incelendiginde Türkcenin "OSüRRU" (özürrü, özürlü, kusur anlaminda) deyiminden kaynaklandigi ve degistirilerek yapildigi görülüyor. SORTIE: Türkçenin "disari çikis" anlaminda olan bir sözcük olduguna göre, "sor-ti-e" &lt;== "ti-sor-e" seklinde incelendiginde eski Türkçenin "TISARI" (DIShARI, ÇIKISh anlamlarinda) deyimi oldugunu görüyoruz. SORTIE ve TISARI, diger kirilmis sözcüklerde oldugu gibi, her sözcügün bel kemigini yapan, iskeletini teskil eden ayni ünsüzlere sahip olup onlari birbirine baglayan degisik ünlüleri haizdirler. Birbirinden ayri gelismis iki ayri gruptan olan dilin iki ayri sözcügünün hem ayni ünsüzlerden yapilmis olmasi ve hem de ayni anlami içermesi olanagi sifir denecek kadar azdir. Bu sebeple, "SORTIE" Türkçe "TISARI" deyiminden kirilarak (anagrammatized) türetilmis bir sözcüktür. Sortie'nin Ingilizce karsiti olan EXIT sözcügü de EXIT &lt;== "EKSIT" &lt;== "ÇIKIShTI" degiminden kirilarak türetildigi bellidir. Ç harfi düsürülmüs ve Sh sesi S harfine çevrilip gerekli baska degistirme ve kirmalar da yapildiktan sonra EXIT haline getirilmistir. SPILL: Türkçenin "sepilmek", "dökülmek" sözcükleri karsiligi olan bu sözcük Türkçenin "sepilmek" sözünden kaynaklanan "SEPIL" deyimi ile ilgili olup degisime ugramistir. SQUARE: Türkçede "dört kenari esit dik-dörtgen", "sehir içindeki meydan" anlamlarinda olan bu sözcük "square" &lt;== "s-q-u-are" seklinde incelendiginde Türkçenin "aS-U-KARE" deyimi çikiyor ki bu deyim de "essiz-o-kare", "bir-o-kare", "essiz-o-meydan" anlamlarini içeriyor. "Kare" sekiller arasinda özel haliyle essiz olan bir sekildir. Ayni sekilde sehir ortasinda genellikle "kare seklinde olan bir meydanin da alis/veris merkezi olmasi dolayisiyle özel bir durumu vardir. [5] SQUEEZE: Türkçe "sikmak", "ezmek" fiillerinin karsiligi olan bu sözcük "squ-ee-ze" seklinde incelendiginde Türkçenin "SIK-VE-EZ" degiminden alinip islendigi görülür. STORE: Türkçede"magaza", "dükkan" karsiligi olan bu sözcük "st-o-re" seklinde incelendiginde Türkçenin "SETER-O" (SATAR-O) degiminin kirilmis hali oldugu anlasilir. STORY: Türkçede"hikâye", karsiligi olan bu sözcük "s-tor-y" seklinde incelendiginde Türkçenin "U-TUR-uSh" ("uydurus"), yahut "st-ory" seklinde tersinden okundugunda "yaratish" anlamlarinda olan deyimlerden alinip kirildigi anlasiliyor. SWIM: Türkçede"yüzme" karsiligi olan bu sözcük "suim" seklinde incelendiginde Türkçenin "ÜZME" (yüzme) deyiminden kirilmis oldugu görülüyor. SWAIN: bu sözcük Ingilizce "adore" ile es-anlamli olup sevmek anlamindadir. Böylece Türkçenin "SEVEN" sözünden degistirilerek gelistirilmistir. TAG: Türkçede "ufak sarkik uc", "yafta", "etiket" karsiligi olan bu sözcük Türkçenin "TAK" (üzerine bilgi yazilip takilan anlaminda) degimden geldigi bellidir. TAG: Türkçede "elim sende" diye bilinen çoçuk oyununda önemli olan "degme" oldugundan ve bu oyun batida da oynandigindan Türkçenin "TEG" ("degmek fiilinin kökü olan "deg") degiminin ayni oldugu görülüyor. TECHNOLOGY: Türkçede simdilerde "teknik isler ilmi" anlaminda olan bu sözcük "techn-o-logy" y=u, seklinde incelendiginde Türkçenin "TEKNE-OLGU-O" deyimin yozlastirilmis hali oldugu görülüyor. TEKNE geminin govdesini teskil eden kismidir. Böylece, Bati dillerininmis gibi görünen bu "technology" sözcügünün asli Türkçe bir deyim olup eski çaglarin "tekne" yahut "gemi" yapma islerinde kullanilan her türlü teknigi içine alan bir ilim kolunun adi oluyor. Deyimin Türkçeden gelmesi eskidenberi Tur/Türk insaninin "tekne" yapma ve denize acilmakla ugrastiginin göstergesidir. En azindan Tur Fenikeliler (EFE-Kin-Eli" liler denizcilikle ugrasan Tur/Türk insanlaridi. THROUGH (thro, thru): Türkçede "bir yandan öür yana", "bir basindan obür basina, "dosdogru" anlamlari karsiligi olan bu sözcük Türkçenin "TOGRU" (dogru) sözünün yozlastirilmasindan yapilmis oldugu görülmektedir. TOSS: Türkçede "atmak", "silkmek", "çalkalamak", "çalkandirmak" gibi anlamlarin karsiligi olan bu sözcük Türkçenin "ATIS" (atmak fiilinden) deyimi ile ilgili oldugu görülüyor. TREASURE: Türkçede "hazine", "degerli sey", "biriktirilmis eser" gibi anlamlarin karsiligi olan bu sözcük "tr-eas-u-re" seklinde incelendiginde Türkçenin "ESER-TUR-A" ("eserdur-o", "eserdir-o" anlamlarinda) deyiminden alinip yozlastirildigi ortaya çikiyor. TREASURE sözcügünün ikinci bir anlami da Türkçe "TUR-ESERi-A" ("Tur-seri-o", "Türk-eseri-o" anlaminda) degimden alinip yozlastirdigi ve ayni zamanda dünya müzelerinde toplanan eski paha biçilmez eserlerin eski "Tur/Türk-Eserleri" oldugu gerçegini dile getirmesidir. Görüldügü gibi Türkçe deyimler hasin bir sekilde kirilip dagildiktan sonra, Türkçe olmaktan uzak yeni sözcükler yapilmistir. TRUE: Türkçede "gerçek", "dogru", "aru/ari", "katkisiz", "safi" gibi anlamlarin karsiligi olan bu sözcük Türkçenin: a) "TOGRU" (dogru); b) "ARU-TI" (ariti, safti, katkisizdi anlamlarinda) deyimlerinden alinip yozlastirilmistir. TUCK: Türkçede "tikmak", "üstünü örtmek", "katkat etmek" gibi anlamlarin karsiligi olan bu sözcük Türkçenin "TUKA" (TIKAMAK fiilinden "TIKA" sözü ile es anlamli) deyiminden alinip deistirilmistir. TURN: Türkçede "töndürmek", "döndürmek ", "çevirmek" gibi anlamlarin karsiligi olan bu sözcük Türkçenin "TUNER" (döner) deyimini yozlastirilmis halidir. VIGILANCE: Türkçede "kanuni yetkisi olmadigi halde kanunu kendi eline alan", "vurmak için tetikte duran" gibi anlamlarin karsiligi olan bu sözcük "vig-ilan-ce" seklinde incelendiginde Türkçenin "ÖC-ALANCI" degiminin yozlastirilmis sekli oldugu görülür. VIGILANTE: Türkçede "öç almak için uyanik olan", "vurmak için tetikte duran" gibi anlamlarin karsiligi olan bu sözcük "vig-ilan-te" seklinde incelendiginde Türkçenin "ÖC-ALAN-TI" (kanunu kendi eline alandi) degimi oldugu açik bir sekilde ortaya çikiyor. WAR: Türkçede "savash", "harp", "savashmak", "harp etmek" anlamlarinin karsiligi olan bu sözcük Türkçenin "VUR" (vurmak fiilinin kökü) degiminin biraz yozlastirilmis seklidir. Yozlastirildigi için de Türkçeden alindigi taninmaz hale getirilmistir. WARRIOR: Türkçede "savashci", "harpci", "cenk eri", "asker" anlamlarinin karsiligi olan bu sözcük Türkçenin "VUR-eRI-O-eR" / "VURUYOR" deyiminin birlestirilerek yozlastirilmis halidir.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;***11) Bu liste kitabim için hazirladigim büyük bir çalismamin küçük bir kismidir. Bu gösterdiklerim yalniz Ingilizce için geçerli olmayip diger Bati dilleri ve Semitik diller içinde ve belki de diger diller içinde geçerlidir. Tamamini daha sonra iletecegim. Bu çalismamizda Türk dilinin ne kadar eski bir dil oldugunu, kendisinin eski çaglarda bir dünya dili oldugunu ve baska dillere de kaynak BIR-ATA dil (&lt; "PROTO" DIL) oldugunu kanitlari ile gösterdim. Umid ediyorum ki Türkçeyi diger dillerle karsilastirarak inceleyen dilciler bu yeni karsilastirma yolunu da denerler. Bu çalismadan çikan baska bir sonuç ta Tur/Türk dünyasinin komsularinin Türk dünyasina karsi ne kadar gayri samimi, sinsi ve gizli davrandiklarini ögrenmis oluyoruz. Bu 12) Bütün bu buluslarin isigi altinda yapilacak is, atalarimizi saygi, gurur ve esenlikle anip, onlarin biraktiklari medeniyet ve kültür hazinelerine tekrar sahip çikmak ve Türkçeyi yeniden gelistirmektir. Ilk islerimizden birisi ve birincisi dilimizi izinsiz alip kendilerine dil yapanlarin dillerinden geri alip, her üretilmis sözcügün gerçek Türkçe kimligini çikarip, onlari yeni Türkçe sözcükler halinde Türkçeye kazandirmaktir. Böylece aslinda dünya dillerinin ata veya ana dili olan Türkçeyi yeniden zenginlestirerek onu tekrar bir dünya dili haline getirmektir. Bu okadar zor bir is degildir. Fakat sabir, sebat ve Türk insaninin kendine güvenini istemektedir. 13) Bu çalismadan ortaya çikan baska bir önemli husus ta uzak geçmiste Türklerin atalarinin kendilerini kendi kültürlerinde nasil ifade ettiklerini ögrenmek olmustur. Bu bize kendimizi geçmis tarihimize yeniden baglamayi ¨gretecektir. Artik güvenilir ve inanilir tarafi kalmamis bu dünyada, Türk insani kimsenin onayini istemeden kendi geçmisini kendisi yazmak, kendinin ve kendi öz dilinin gelecegini yine kendisi tayin etmek zorundadir. Ancak o zaman, onbinlerce yillik geçmisin tarihini yaratmis, yasatmis ve yönlendirmis olan Türklerin atalari kutsal mezarlarinda sad olacak ve Türk dünyasinin yeni nesilleri de atalarina layik gururlu, alni ak, basi dik bir nesil olarak gelecegi ve onun getirecegi sorunlari gögüsleyeceklerdir. Baskalarina güvenip onlardan fikir soruldugu takdirde yine dizgini baskalarinin eline vermis olacagiz. Ey Türk dünyasinin insani! Baskalarinin atinin terkinde degil kendi atina yalniz kendin binip onu maharetle sürmesini yeniden ögreneceksin. Bunu bil ki bagimsizligini, dilini, Türk adini ve töreni kaybettigin gün, dünyanin en eski ve uzun ömürlü Tur/Türk devleti olan Eski Masar Devletini yok ettikleri gibi seni de yok etmekten çekinmeyeceklerdir. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Polat Kaya, M. Sc. E. E. 15 Nisan 2002&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://www.compmore.net/~tntr/turan10.html" target="_blank"&gt;http://www.compmore.net/~tntr/turan10.html&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/142731373086965294-9207708453026354753?l=kutlubilgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kutlubilgi.blogspot.com/feeds/9207708453026354753/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kutlubilgi.blogspot.com/2009/02/turk-dunyasnn-bilincli-olarak-silinmis.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/142731373086965294/posts/default/9207708453026354753'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/142731373086965294/posts/default/9207708453026354753'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kutlubilgi.blogspot.com/2009/02/turk-dunyasnn-bilincli-olarak-silinmis.html' title='Türk Dünyasının Bilinçli Olarak Silinmiş Tarihi'/><author><name>Canislupus</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_zRU6OLntNq8/SZFtGm_l9-I/AAAAAAAABc8/k_6XT_ZYJgU/s72-c/dil.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-142731373086965294.post-7116725840708822955</id><published>2009-01-16T01:44:00.000-08:00</published><updated>2009-01-16T01:50:37.556-08:00</updated><title type='text'>Türk Efsanelerinde Sümer İzleri</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_zRU6OLntNq8/SXBYZqjjGyI/AAAAAAAABbw/rMCp7RJZiw0/s1600-h/sumer1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5291826760103697186" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 230px; CURSOR: hand; HEIGHT: 253px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_zRU6OLntNq8/SXBYZqjjGyI/AAAAAAAABbw/rMCp7RJZiw0/s320/sumer1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;ORTA ASYA TÜRK EFSANELERİNDE SÜMER EFSANELERİNDEN İZLER:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk olarak Promete’nin insanlara yazıyı, matematiği, astronomiyi, tıbbı, hayvanları evcilleştirmeyi, gemi yapmayı, kâhinliği öğrettiği efsanesi nedeniyle, batı dünyasında, bütün kültürlerin Yunanlılardan kaynaklandığı inancı yüzyıllar boyu süregelmiştir. Diğer taraftan, Tevrat da bir kısmı tanrı tarafından yazdırılmış, bir kısmı İsrailliler tarafından yaratılmış ilk dinsel ve edebî kitap olarak kabul edilmişti. Geçen yüzyıl içinde, Mezopotamya’da yapılan kazılardaki buluntular, çıkan binlerce yazılı belgenin çözülüp okunması ile her iki inanç da kökünden sarsıldı. Çünkü Promete’den an az 2000 yıl önce Sumerliler bunların hepsini bulmuşlar, yapmışlar ve kullanmışlardı. Diğer taraftan Tevrat’taki birçok konuların Sumerlilerden kaynaklandığı, metinler okundukça meydana çıkmış ve çıkmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilindiği gibi Sumerlilerin en önemli bulgularından biri, dillerine göre bir yazı icat etmeleri, onu geliştirmeleri ve kil üzerine yazarak zamanımıza kadar ulaşmasını sağlamaları olmuştur. Bulunan belgeler arasında büyük değeri olanlar edebî yazıtlardır. Bunlar daha çok Sumerlilerin tanrıları ve dinleri ile ilgili konuları kapsamaktadır. Sumer yazarları ve ozanları tanrılarıyla ilgili çeşitli efsaneler yaratmışlar, şiirler yazmış, ilâhiler bestelemişlerdir. Bunlardan başka, destanlar, ata&amp;shy;sözleri, hikâyeler gibi konular da bulunuyor bunlar arasında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sumerlilerin dinleri ve edebî yapıtları gerek kendileri zamanında yaşayan, gerek daha sonra gelen Ortadoğu milletlerini etkisi altına alarak izleri, bir taraftan Yunanlılar yoluyla Batı dünyasına, diğer taraftan Tevrat ve Kur’an’a kadar ulaşmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sumerlilerden Tevrat’a geçen konular üzerinde Batıda bazı yayınlar yapılmışsa da bu hususta ülkemizde bir yayın yoktu. Aynı konuların Kur’ an’da bulunup bulunmadığı, bulunuyorsa ne düzeyde olduğu soruları beni bir hayli meraklandırmıştı. Bu nedenle geçtiğimiz aylarda Sumer edebiyatından ve efsanelerinden Tevrat ve Kur’an’a geçen konuları karşılaştırmak suretiyle oldukça ayrıntılı bir yazı hazırladım.(1)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sumerlilerin dillerinin Türkçeye benzediği ve dağlık yerden göç ettikleri kamsı gittikçe yaygınlaşmaktadır. Bu nedenle Orta Asya Türk Kültürü ile onların kültürü arasında bir bağlantı bulabilir miyim, düşüncesi ile Prof. Bahaâttin Ögel’in Türk Mitolojisi (2) kitabını zaman zaman incelemekte idim. Hakikaten bazı parellellikler tesbit ettim. Bunları bir başlangıç olarak bu kongrede sunmaya karar verdim. Fakat araştırmalarım ilerledikçe konunun daha genişleyeceğini ve kongre süresini aşacağım anlayarak araştırmayı kısa kesmeye mecbur oldum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bahaattin Ögel, Türk Mitolojisi temelinin uzay ve dünya ile ilgili inanış ve anlayış olduğunu yazmış. Sumer mitolojisinde de böyle. Sumerliler yaradılış ve evrenle ilgili düşüncelerini toplu bir halde yazmamışlar. Ancak bunlar, destanların baş kısımlarında veya ortalarında kısım kısım anlatılmış. Aynı geleneği Türk destanlarında da buluyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sumer yaradılış efsanesine göre, önce her taraf derin ve geniş bir su ile kaplıydı. Bunun adı Tanrıça Nammu. Bu tanrıça sudan bir dağ çıkarıyor. Oğlu Hava Tanrısı Enlil onu ikiye ayırıyor, üstü gök, altı yer oluyor. Göğü, Gök Tanrısı An, yeri de Yer Tanrıçası Ninki ile Hava Tanrısı Enlil alıyor.(3) Buna göre önce evreni meydana getiren suda olan Ana Tanrıça ile Hava Tanrısı’dır. Gök ve Yer birer tanrı değil onların sahibidirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk efsanelerinde çok çeşitli yaradılış motifi var. (4 ) Buna rağmen ana motif birbirlerine benziyor. İlk olarak evren büyük bir sudan oluşuyor. Tanrı Ülgen, bazısında insan olan kişi, bazısında şeytan olan Erlik ile bu suların üzerinde uçuyor. Birinde denizden bir taş çıkarak Ülgen’e konacak bir yer oluyor. Başka birinde Erlik, diğerinde kişi, bir diğerinde ise yaban ördeği suyun içinden toprağı çıkararak yeri meydana getiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir başkasında ise su içindeki Tanrıça Akana veya Ak-ene, Ülgen’e yeri ve göğü nasıl yaratacağını söylüyor (Ogel-s. 332). Ülgen de yere ve göğe “ol” diyor, onlar da oluyorlar (Ogel-s. 433).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülgen’in yer ve göğe “olun” demesi ve evreni 6 günde yaratarak yedinci gün dinlenmesi Tevrat ve Kur’an’daki Allahın “ol” diyerek yeri göğü 6 günde yaratması ve yedinci günü dinlenmesi motifi ile paraleldir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sumer’de İnsanın yaradılışı: Sumer’de tanrılar çoğalmaya başlayınca kendi işlerini yapıp yetiştiremediklerinden yakınıyor ve bütün tanrıların yaratıcısı Tanrıça Nammu’ya gelerek işlerini yapacak kimseler yaratması için yalvarıyorlar. O da oğlu Bilgelik Tanrısı Enki’yi derin uykusundan uyandırarak tanrıların işlerini görecekleri yaratmasını söylüyor. Enki de annesine derin sudan çamur almasını, ona tanrıların görüntüsünde şekil vermesini, ona bu işte yer tanrıçası ile doğum tanrısının yardım edece&amp;shy;ğini söylüyor. Enki, “ Ey anneciğim! Yeni doğanın kaderini söyle “, diyor, sonunda o bir insan oluyor. (5)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk efsanelerinde insanın yaradılışı: Bunların birinde tanrı Ülgen deniz yüzünde toprak parçası görüyor. Bu toprağa “insan olsun” diyor, o insan oluyor. Adı Erlik. Bu tanrı ile kendini bir tutmaya kalkınca, tanrı etleri çamurdan, kemikleri kamıştan 7 insan daha yaratıyor. Türk Memlük efsanesinde, bir mağaraya dolan çamurlardan, yağmur ve sıcak etkisiyle 9 ay sonra ilk erkek meydana geliyor. Buna “Ay Atam” demişler, tekrar mağaraya dolan çamurlarla 9 ay sonra da bir kadın dünyaya gelmiş. Buna da “Ayva-akyüzlü” demişler. Başka bir efsanede tanrı insan şeklinde 7 erkek ve 4 kadın yapmış. Diğer bir Altay efsanesine göre tanrı Ülgen insanın etlerini topraktan, kemiklerini taştan yapıyor. Kadını da erkeğin kaburgasından. Kadının, Tevrat’a göre Adem’in kaburgasından yaratılması, Adem ile Havva’nın cennetten kovulması motifi hakkında Ögel kitabının 475’inci sahifesinde bazı yorumlar yapmışsa da yine bu hikâyenin kaynağı Sumerlilere dayanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sumer’de Dilmun adında saf temiz tanrıların yaşadığı bir ülke var. Hastalık, ölüm bilinmeyen yaşam ülkesi. Fakat orada su yok. Su Tanrısı, Güneş Tanrısı’na, yerden su çıkararak orasını tatlı su ile doldurmasını söylüyor. Güneş Tanrısı istenileni yapıyor. Böylece Dilmun meyva bahçeleri, tarlaları ve çayırları ile tanrıların cennet bahçesi oluşuyor. Bu bahçede Yer Tanrıçası 8 şifa bitkisi yetiştiriyor. Bunlar meyvelenince Bilgelik Tanrısı Enki hepsinden tadıyor. Yenmesi yasak olan bu meyveleri yiyen Tanrı’ya, Tanrıça çok kızıyor ve onu ölümle lânetleyerek ortadan yok oluyor. Diğer tanrılar büyük güçlüklerle Yer tanrıçası’nı bularak tanrıyı iyi etmesi için yakarıyorlar. Tanrıça, Tanrının 8 bitkiye karşı hasta olan 8 organı için birer şifa tanrısı yaratıyor. Bunlardan 5 tanesi Tanrıça. Hasta olan organlardan biri kaburga. Onu iyi eden tanrıçanın adı, “ Kaburganın Hanımı” anlamına gelen Nin.ti’dir. Bu kelimede Nin hanım, -ti kaburgadır. -ti’nin diğer anlamı “yaşam” dır. Bu hikâye Tevrat’a geçerken kaburgadan bir kadın yaratılmış ve -ti kelimesinin ikinci anlamı alınarak “kaburganın Hanımı” yerine İbranicede “ Hayat Veren Hanım” anlamına gelen “Havva” adı verilmiştir. (6)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özbeklere göre İnsanın ilk atası “ Kil Han ‘ imiş. Ögel, bunun İran’da ki “ Kil Şah ’’ın bir devamı olduğunu söylüyor. Tevrat’taki “ Adam ”ın anlamı da kırmızı toprak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görüldüğü gibi gerek tek tanrılı dinlerde, gerek Türk efsanelerinde, Sumer’de olduğu gibi, evren sudan, insan topraktan meydana gelmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türklerin Yeraltı Dünyası hakkındaki inanışları da Sumerlilerin inanışına benziyor. Sumerlilere göre Yeraltı Dünyasında ölüler nehir yoluyla götürülüyor. Nehrin sonunda Yeraltı Tanrıçası Ereşkigal’ın 7 kapıdan geçilen sarayı bulunuyor. Oraya gitmek isteyenler için bazı yasaklar var. (7) Aynı motif Türk efsanesinde de bulunuyor. (8) Ögel Kur’an’daki Cennetin Irmağı olarak yorumlamak istemişse de bunun Sumer’deki Yeraltı Nehri olduğu kuşkusuz. Aynı nehir Tevrat’ta, Şeol, Yunan’da Hades olarak bulunmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sumer metinlerinde gök gürültüsü bulutlarını simgeleyen “ İmdugud ‘ adlı kutsal bir kuş var. Bu kuş kaderleri veriyor, sözüne karşı gelinmiyor ve yardımlar yapıyor. O’nun kanatları açılınca bütün göğü kaplıyor.(9) Bu kuş Akadlılarda “ Anzu “ adını alarak birinci yüzyıla kadar çiviyazılı metinlerde varlığını korumuştur. Bazen kartal olarak da algılanan bu kuş ve yılanla ilgi bazı hikâyeler var Sumer metinlerinde. Bunlardan birinde Aşk Tanıçası İnanna, Tanrılar Bahçesinde dalsız budaksız bir ağaç yetiştiriyor. Ağacın tepesine Imdugud Kuşu, ortasında “ Lilit “ isimli bir cin ve köküne de bir yılan yuva yapmış. Bu yüzden tahtasından yapmak istediğini yaptırmak için ağacı kestiremiyor. Gılgameş imdadına yetişip onları kaçırıyor ve ağacı keserek Tanrıça’ya veriyor. (10)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci hikâye: Kral Etana’nın çocuğu olmuyor. Çocuk yaptıran bitki gökte imiş ama göğe çıkma imkânı yok. O, bir gün bir çukura düşmüş kartal yavrularını bir yılanın yemesinden kurtarıyor. Kuş buna çok seviniyor. Buna karşılık olarak, kralın otu alabilmesi için kanatlarının üzerine bindirerek göğe çıkarmaya başlıyor. Kuş her yükselişte aşağıda ne gördüğünü sorması üzerine kral evvelâ geniş bir alan olduğunu, gittikçe onun küçüldüğünü, en sonunda da birşey göremediğini, korktuğu için hemen indirmesini söylüyor. (11)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üçüncü hikâye: Kahraman Lugalbanda, Zabu ülkesinden kendi şehri olan Uruk’a dönmesi için, İmdugud kuşunun dostluğunu kazanmak istiyor. Kuş yuvasında bulunmadığı zaman yavrularına yağ, bal, ekmek veriyor ve onlara bakıyor. Kuş yavrularına böyle güzel bakana candan dost olmaya, ona yardım etmeye karar veriyor ve Lugalbanda’nın şehrine rahatlıkla dönmesini sağlıyor. (12)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu üç hikâyedeki kuş ve yılan motifi Asya efsanelerinde çeşitli şekilde bulunuyor. Telüt Türkleri arasında Merküt soyundan bir boya göre sağ kanadını güneş, sol kanadını ay kaplayan kutsal bir gök kuşu var (B. Ögel, s. 599). Sibirya’da şehirlerin ve yurtların yanında bir sırık üzerinde ağaçtan yapılmış bir kuş resmi bulunuyor. Kuşa “ Gök Kuşu “ , direğe de “ Göğün Direği “ deniyor. Orta Asya ve Sibirya efsanelerinde bu direk “Hayat Ağacı” gibi anlatılmış. Hayat ağacı yerle göğü birleştiriyormuş (B. Ögel, s. 598). Bu kuş ve ağaç İnanna’nın bahçesine diktiği dalsız budaksız ağaca benziyor. Sibirya ve Orta Asya şamanları kartalı tanrı elçisi olarak görmüşler, esasen Şamanlığın babası da kartal imiş. Altaylıların Kögütey destanında kahraman Karabatur, atlarını çalan “ Kaankerede “ adındaki kuşu ararken onun iki yavrusunu ejderden kurtarıyor. Kuş da Karabutur’a atlarını geri veriyor. Yolda düşmanları tarafından öldürülen kahramanı, kuş hayat suyu vererek canlandırıyor. (13)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kırgızların kahramanı Ertöştük, tepesi göklere uzamış bir çınar ağacı üzerinde Alp Karakuş’un yavrularını yemeye gelen ejderi öldürüyor. Kuş da ona birçok iyilik yapıyor. (14)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka bir efsanede Ertöştük’ü kuş yeraltından yeryüzüne çıkarıyor. Çıkarken yiyecekleri bitiyor. Adam etlerinden koparıp veriyor. Yeryüzüne çıktıklarında adamın etlerini iyi ediyor kuş. “ Bu iyileştirme, kuşun hayat ağacı üzerinde olmasındandır “, deniyor (B. Ögel, s. 541).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir Uygur efsanesinde, Bilge Buka’nın atalarından birinin dibinde yattığı ağaca bir kuş gelerek ötmeye, daha sonra adamı tırmalamaya başlamış. O sırada ağaçtan zehirli bir yılan indiğini görerek adam kuşu bırakmış. Bu kuşa Uygurlar, Tanrı gözüyle bakıyorlarmış (B. Ögel, 86).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ögel, bu kuş motifinin eski İran Zend Avesta’dan gelmiş olabileceğini söylüyor. Bunda Hazer denizi ortasında bir ağaç üzerinde bir kuş bulunduğu yazılı imiş. Tahmuruf ve Zal’in tılsımları bu kuştan geliyormuş. İranlılar buna Sireng veya Simurg diyorlar. Araplar da adı Anka, Zümrüd-ü Anka. (15) Bunun Araplardan İran’a geçtiği de söyleniyormuş. Buna karşılık Ögel’e göre Türklerdeki Hüma kuşu, peygamberin hadislerinde Cennet Kuşu olarak bildirilen kuşmuş. Bu Cennet’te oturuyor, zaman zaman 7 kat göğe çıkıp tanrıya gidip geliyor, deniyormuş. İranlılar bunun Çin topraklarında yaşayan bir kuş olduğunu, savunuyorlarmış. Çin edebiyatında “Cennet Kuşu” motifi büyük önem taşıyormuş. Bu kuş motifinin, “ Gök Gürültüsü Kuşu ” adı altında Alaska’dan Güney Amerika’ya kadar bulunduğunu müşahade ettim. Çeşitli adlar almış ve efsanelere karışmış bu tanrısal kuş hikâyesinin İ.Ö. en az 3000 yıllarında Sumerlilerde başlamış olduğunu gördük. Hüma kuşunun da aynı kaynaktan geldiği kuşkusuzdur Çünkü Sumer’in tanrısal bahçesinde, cennet bahçesindeki dalsız budaksız bir ağaç üzerine tünemiş bu kuş 7 kat göğe çıkıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görüldüğü gibi, Sumerlilerin İmdugud kuşu, Akatlılarda Anzu, Araplarda Anka, Zümrüd-ü Anka, İran’da Simurg, Hindlilerde Garuda, Türklerde Hüma, adları altında çeşitli efsanelere konu olarak sürmüştür. Amerika yerlileri arasına kadar uzanan bu kuş motifi de Sumerlilere mi dayanıyor, yoksa hepsi birden daha önce var olan bir kültürden mi alınmıştır, bunu şimdi söyleyemiyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sumer’de kahramanlar tanrılarla bağlantılı, insanüstü güçlere sahip. İlk işleri ülkeye zararlı olan büyük güçteki hayvanı öldürmek. Aynı motifi Türk kahramanlarında da buluyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sumer’de ” 7 “ temel sayı olarak görülüyor. 7 dağ aşmak, 7 kapı geçmek, 7 kat gök, 7 tanrısal ışık, 7 ağaç, gibi. Türklerde temel sayı “ 9 “ olmasına karşın 7 sayısı da bulunuyor. Ögel’e göre bu Mezopatomya’dan Batı Türkleri’ne geçmiş. Göktürk devrinde Kozmolojik bir anlam kazanmış. 7 iklim, 7 yıl, 7 gün, 7 gök kısrağı gibi (B. Ögel, s. 314).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türklerde Tanrı ülkeyi uygarlaştırıyor. Sumer inanışına göre de tanrılar şehirleri, kurumları yapıp insanlara vermişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk Kaganı, tanrı tarafından çeşitli güçler verilerek insanları idare etmek üzere tahta oturtulmuştur. Sumer’de tanrılar şehir beylerini kendileri seçerek ve güçler vererek kendileri yerine ülkeyi idare ettiriyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türklerde dağlar tanrıya yakın sayıldığından kutsal olmuşlar. Kurbanlar verilmiş dağlara. Sumer’de de dağlar tanrılarla insanlar arasında bağlantı kurdukları düşüncesiyle kutsal sayılmış. Onun için dağ olmayan Mezopotamya’da Sumerliler tanrı evlerini yapay tepeler üzerine yapmışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sumerliler kendilerine “Karabaşlı” derlerdi. Bu deyimin Türkler’de olup olmadığını merak ediyordum. Divan-ı Lûgat-it Türk, cilt III, s. 222’de, Türkler arasında erkek ve kadın kölelere “Karabaş” deyimi kullanıldığı yazılı. Manas destanında ise Manas ziyafete yalnız çağrıldığında “ Karabaşlı Kişiyiz” demiş. Bu yalnız başımıza “Yiğidiz” demekmiş (B. Ögel, s. 513). Alanguva hikâyesinde, Alanguva, ışıktan olan çocukları için onların Tanrı Oğlu olduklarını, “ Karabaşlı ” insanlarla karıştırılmamalarını söylüyor. (16)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sumer’de birbirine karşıt olan nesnelere kendi özelliklerini saydırarak atışmalar yaptırılmıştır. Kuş - Balık, Bakır - Gümüş, Kazma - Saban, Yaz – Kış…gibi. Bu Türklerde de varmış. Buna “ Aytışma ” deniyor. Bunun örneğini Divan-ı Lûgat-it Türk’te Yaz ile Kış’ın atışması olarak buldum. (17) Konu değişik ama motif aynı. Türklerde de Sumer’de olduğu gibi yaz ve kış tanrıları bulunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sumer bilgin ve yazarları vaktiyle yaratılmış ve düzenli olarak işleyen kozmik varlıkları ve kültür olaylarını “ me “ kelimesi altında toplamışlardır. Bir tablet üzerinde 100’den fazla “ me “ bulunmuşsa da bunların ancak 60 kadarı okunabilmiştir. Bu kelimenin anlamı bilinmiyor. Birbirlerine karşıt kavram ve nesneleri içeriyor gibi görünüyor. Kavga - Barış, Doğru - Yanlış, Beylik- Tanrılık, Krallık - Cobanlık, Yalancılık - Doğruluk, Fahişelik - Gök Cenneti Fahişeliği… gibi. (18) Bu tarz Türklerde de var: Tanrı - Şeytan, iyilik * Kötülük, Bilgi * Cehalet, Sadakat - Vefasızlık, Yükseklik - Alçaklık, Ölüm * Yaşam… gibi. Buna dualizm deniyor. Ögel’e göre İran mitolojisinden girmiş Türklere. Eski Türk Maniheizminde bunlar “ İki Yıldız “ , daha doğrusu “ İki Kök “ sembolü ile ifade edilmiş. “ Hayat ve Ölüm Ağacı Kökleri “ olabileceği söylenmiş (B. Ögel, s. 421).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada Sumer Kültürü ile Türk Kültürü arasındaki parelellikleri elimden geldiğince özetlemeye çalıştım. Bunlara daha birçoklarının eklenebileceğinden kuşkum yok. Rahmetli Prof. Bahaeddin Ögel’in belirttiği gibi, Türk efsane ve destanlarında, komşularından, Mani dininden, Budizmden, Lama dininden, İran’dan, Hrıstiyanlık ve Müslümanlıktan birçok etkiler bulunduğu anlaşılıyor. Sumer etkisi bunlar yoluyla mı gelmişti, yoksa vaktiyle aynı Topraklar üzerinde yaşamış olmalarından mı kaynaklanıyordu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu bugün söyleyecek durumda değiliz. Yalnız şunu belirtmeden geçemeyeceğim; Sumerlilerin yaradılış efsanesinden biraz farklı olan Babil yaradılış efsanesinden Türklerde bir iz bulamamam oldukça ilginç.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aziz Atatürk’ün büyük bir içtenlikle arzuladığı bu tür araştırmaları, daha derin ve kapsamlı olarak genç kuşakların yapacağı ümidiyle sözlerimi bitiriyorum. Teşekkürlerimle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muazzez İlmiye Çığ&lt;br /&gt;Sümerolog&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[1] Muazzez İlmiye Çığ, (Yayınlanmak üzere)&lt;br /&gt;Sumerlilerden Yahudilik,Hıristiyanlık,Müslümanlığa Ulaşan Etkiler ve Din&lt;br /&gt;Kitaplarına Giren Konular.&lt;br /&gt;[2] Prof. Dr. Bahaeddin Ögel,&lt;br /&gt;Türk Mitolojisi (Kaynakları ve Açıklamaları ile Destanlar).&lt;br /&gt;Cilt I, Ankara 1989.&lt;br /&gt;[3] Samuel Noah Kramer, ''History Begins at Sumer'',&lt;br /&gt;Tarih Sumer’de Başlar. Çeviren: Muazzez İlmiye Çığ.&lt;br /&gt;Ankara 1990, s. 64-69.&lt;br /&gt;[4] Prof. Dr. Bahaaddin Ögel,&lt;br /&gt;Türk Mitolojisi kitabında yaradılış efsanelerine ait sahifeler:&lt;br /&gt;s. 279, 432, 446, 451, 465, 466, 469, 475, 483, 486.&lt;br /&gt;[5] Samuel Noah Kramer,&lt;br /&gt;The Sumerian, Their History, Culture and Character.&lt;br /&gt;Chicago 1963, p. 150-151.&lt;br /&gt;[6] S. N. Kramer, a.g.e., s. 123-124.&lt;br /&gt;[7] S.N. Kramer, a.g.e., s. 203.&lt;br /&gt;[8] B. Ögel, a.g.e., s. 111-112.&lt;br /&gt;[9] Thorkild Jacobsen,&lt;br /&gt;The Treasures of Darkness, A History of Mesopotamian Religion,&lt;br /&gt;USA 1978, p. 128.&lt;br /&gt;[10] S.N. Kramer, a.g.e., s. 123-124.&lt;br /&gt;[11] S.N. Kramer, a.g.e., s. 43-44.&lt;br /&gt;[12] S.N. Kramer, a.g.e., s. 179-180.&lt;br /&gt;[13] Murat Uraz, Türk Mitolojisi, İstanbul 1992, s. 288-289.&lt;br /&gt;[14] Murat Uraz, a.g.e., s. 288-289.&lt;br /&gt;[15] Bu kuşa ait ayrıntılı bilgi için - Bkz.: Jussi Aro, Anzu and Sumurgh,&lt;br /&gt;Kramer Anniversary Volume, Alter Orient und Altes Testament, Band 25 (1976), p. 25-28.&lt;br /&gt;(Araplar bu kuşun Kaf dağında yaşadığına, tüyünü ele geçirenlerin ölümsüz olacağına inanıyorlar.)&lt;br /&gt;[16] Murat Uraz, a.g.e., s. 323.&lt;br /&gt;[17] Divanü Lûgat-it Türk, Tercümesi: Besim Atalay, Cilt I, e. 248, 529,&lt;br /&gt;III, s. 178, 278, 367.&lt;br /&gt;[18] S.N. Kramer, a.g.e., s. 116.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/142731373086965294-7116725840708822955?l=kutlubilgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kutlubilgi.blogspot.com/feeds/7116725840708822955/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kutlubilgi.blogspot.com/2009/01/trk-efsanelerinde-smer-izleri.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/142731373086965294/posts/default/7116725840708822955'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/142731373086965294/posts/default/7116725840708822955'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kutlubilgi.blogspot.com/2009/01/trk-efsanelerinde-smer-izleri.html' title='Türk Efsanelerinde Sümer İzleri'/><author><name>Canislupus</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_zRU6OLntNq8/SXBYZqjjGyI/AAAAAAAABbw/rMCp7RJZiw0/s72-c/sumer1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-142731373086965294.post-8468097792679488169</id><published>2009-01-16T01:05:00.000-08:00</published><updated>2009-01-16T01:23:53.833-08:00</updated><title type='text'>Anadolu'da bir Batıni Ekolü "Ahilik"</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_zRU6OLntNq8/SXBRJy5JrHI/AAAAAAAABbo/LR9YOE6v7p0/s1600-h/ahi.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5291818790882487410" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 297px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_zRU6OLntNq8/SXBRJy5JrHI/AAAAAAAABbo/LR9YOE6v7p0/s320/ahi.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Ezoterik-Batıni ekollerin bu topraklar üzerindeki en çok etki bırakmış bir kolu olan Ahi’liğin ne olduğunu anlamak için önce, bu müessesenin köklerinin nerede olduğunu görmek gerekir.&lt;br /&gt;Ezoterik-Batıni ekollerin en önemli kaynaklarından birisi olan Mısır, Halife Ömer döneminde İslamiyet ile karşılaştı. Bu dönemde her yönden zayıflamış bulunan Mısır’ı işgal etmek Müslümanlar için hiç de zor olmadı. Zayıf krallık, güçlü Müslüman orduları karşısında derhal teslim oldu. Mısır’ın, Hıristiyan ve Yahudi olan azınlığının dışında eski çok tanrılı inanırlarının tamamı İslamiyet’i kabul etmek zorunda kaldılar. Ancak ayakta bir müessese vardı. İskenderiye Okulu. Halife Ömer, bu ezoterik okulun, daha önce pek çok yıkım ve yangınlardan geçmiş kütüphanesini yakınca okul da dağıldı. Ancak, buradaki bilginler, İslamiyet’in içerisindeki muhalif kanadı, Ali yandaşlığını seçerek, hem Müslüman görünümü kazandılar, hem de kendi inançlarını İslamiyet’e adapte ederek, bu inancın yaşamasını sağladılar. Böylece İslamiyet içerisindeki Tasavvuf müessesesi doğmuş oldu. Bu bilginler Müslümanların işgal ettiği tüm topraklara yayıldılar ve İslamiyet’in Ortodoks Sünni kanadı zayıflamaya başladığı anda kendi öğretileri doğrultusunda pek çok devletin kurulmasına da ön ayak oldular.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;İşte bu devletlerden birisi olan Fatımi’ler M.S. 909’da Mısır’da kuruldu. Adını, Hz. Muhammed’in kızı ve Ali’nin karısı olan Fatma’dan alan Fatımi’ler, dönemin en yaygın Batıni ekolü olan İsmaililiği örnek alarak, tamamen Batıni inançlı bir devlet oluşturdular. Fatımiler, İsmaililiğin 6. derecesine sahip kardeşlerden kurulu bir meclis tarafından yönetiliyordu. Bu meclislerin başında 7. dereceye sahip İsmaili şeyhleri devlet başkanı konumunda yer alıyorlardı.&lt;br /&gt;Fatımiler, Sünni inançlı Müslümanların saldırılarına karşı koyabilmek için, Mısır’lı eski sanatkar loncalarını ihya ettiler ve yarı askeri bir örgütlenme ile loncaları kalkındırdılar. ‘’İzciler’’ anlamına gelen ‘’Fütüvvet’’ adı altında, genç İsmailili sanatkarlardan kurulu muazzam bir askeri güç oluşturuldu. Diğer Batıni örgütlenmelerde olduğu gibi Fütüvette de derecelere dayalı bir sistem esastı. İsmaililik 7 derece iken, Fütüvvet 9 derece üzerine örgütlendi. Fütüvvet teşkilatının ilk derecesi Nazil, ikincisi Tim Tarik, üçüncüsü Meyan Beste derecesi idi. 4. derece Naip Vekili, 5. derece Nakip ve 6. derece de Baş Nakip dereceleriydi ki bu derece müntesiplerinin en önemli görevleri askeri örgütlenmeyi düzenlemek ve her türlü töreni yürütmekti. 7. derece saliklerine kardeş anlamına gelen ‘’Ahi’’ adı verilirdi. Türk’ler arasında yaygınlaşan Fütüvvetin yan kuruluşu Ahiliğin, adını bu kaynaktan aldığı sanılmaktadır. Fütüvvet içinde Ahi’lerin görevleri şeyh yardımcılığı mertebesindeydi. 8. derece, her biri kendi teşkilatının başında olan şeyhlerin derecesi idi. 9. derece ise, tıpkı İsmaili örgütlenmesinde olduğu gibi sadece bir tek kişiye, şeyhlerin şeyhine verilirdi. Tüm Fütüvvet teşkilatının lideri olan ve sadece devlet başkanı konumundaki Şeyh el Cebel’e karşı sorumlu olan bu kişinin ünvanı ‘’Şeyhüssüyun’’ idi. Diğer Batını ekoller gibi Fütüvvetin öncelikli amacı, saliklerini İnsanı-ı Kamil yapmaktı. Olgun ve mükemmel insan olmak için bu 9 basamaktan geçmek gerekiyordu. Bu kuruluş sistemi daha sonra, Selahhattin Eyyubi döneminde Sünni Müslümanlarca da benimsendi ve aynı adlı örgütlenmeyi Sünnilerde uyguladı. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Anadolu Türkleri’ne sanat, ticaret ve ekonomi alanlarında aşağı yukarı 630 yıl yön verip, ışık tutmuş olan Ahilik, örgüt olarak, kendi kural ve kurullarıyla, 3. Sultan Ahmet dönemine dek sürdü. Adı geçen bu Osmanlı Sultanı döneminde 1727 yılında ‘’gedik’’ denen bir düzen uygulanmaya başlandı. Ahiler birliği mensuplarına tezgah başında sanat, zaviyelerde edep öğretmenin, Müslümanlara özgü olarak sürüp gelmesi 17. yüzyıla kadar sürmüş, fakat Osmanlı Devleti’nin Gayr-ı Müslimler üzerindeki egemenlik alanı büyüyüp genişledikçe, sanatkarlar çoğalıp dalları arttıkça, bu Müslüman ve Gayr-ı Müslim ayırımı daha fazla sürdürülmemiş, Gayr-ı Müslim tebaanın artmasıyla doğru orantılı olarak çeşitli dindeki kişiler arasında ortak çalışma zorunluluğu doğmuştur. Bu, din ayırımı gözetilmeden kurulan, eski niteliğinden fazla bir şey kaybetmeyen yeni organizasyona Gedik denmiştir. Gedik sözcüğü Türkçe’dir. Tekel ve imtiyaz anlamına gelir ki, sahiplerinin işleyeceği işi, başkalarının işleyememesi koşuluyla hükümetçe verilen beratın ya da senedin içinde yazılı olan hakların kullanılmasıdır. Gedik, sahiplerince yapılacak işi başkalarının işleyememesi ve satacağı şeyi başkalarının satamaması şartıyla, hükümet tarafından verilen senedin içindeki hükümlerin kullanılması ve yürütülmesidir.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Bu tarz esnaflık ve sanatkarlık, 1860 yılına kadar sürmüştür. O zamanlar bir kişi, çıraklıktan ve kalfalıktan yetişip de açık bulunan ya da bir ustalık makamına geçmedikçe, yani gedik sahibi olmadıkça dükkan açarak sanat ve ticaret yapamazdı. Ancak ellerinde imtiyaz fermanı olan kişiler sanat veya ticaret yapabilirdi. Bu fermanlar esnafın sayılarının arttırılıp eksiltilmemesi, mülk sahiplerinin eski kiralarını arttırmaması, gediği olmayanların sanat ve ticaret yapamaması, açık olan gediklerin esnafın çırak ve kalfalarına verilmesi, dışarıdan esnaflığa kimsenin kabul edilmemesi gibi hükümleri kapsarlar. Esnaftan biri sanatını bıraktığında elinde tuttuğu ustalık hakkını, esnaf içinden gelmiş bir kalfaya verdiğinde sanatına ait alet ve edevatları da satar ya da esnaftan birinin ölümü halinde, aletleri, varislerine bir miktar para ödenerek yeni ustaya devredilirdi. Ustalık hakkıyla birlikte alınıp satılan ya da devir ve teslim edilen sanat aletlerine, esnaf arasında gedik denilmiştir.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Ruslarla yaptığımız Kırım Savaşının ardından, Osmanlı Sultanı 1. Abdülmecit’in 1856 da yayınladığı ‘’Islahat Fermanı’’ ile, Osmanlı İmparatorluğunun bütün uyruklarının, her türlü sanat, ticaret ve meslekleri özgürce yapabilmeleri kabul edilince, 1860 yılında bütün gedik beratları sona ermiş oldu. Tanzimatın ilanından ve yabancı devletlerle ticaret anlaşmaları yapılmaya başlandıktan sonra, öteden beri sürüp gelen tekelcilik kuralının sanatla ticaretin gelişmesinde zararlı olduğu anlaşılmış, ticaret ve sanayiinin gelişmesi gerektiğinden ve istenildiğinden, artık gedik ve tekelcilik kuralının sürdürülmesinde hükümetçe yarar görülmemiştir.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Lonca örgütünün dağılışı Osmanlı Devleti’nce bu sıralarda adeta onaylandı. Bozuk oldukları gerekçesiyle havai gedik mamullerinin satışı 1860 yılında yasaklandı. Devlet, sanatkarın durumunu düzeltmekle değil, Avrupa’yla uğraşmaktaydı. Bu düşünceyle, çökmüş olan loncaları  düzeltme yoluna hiç gidilmedi. 1861 yılında da tekelcilik usulü kaldırılarak yeni gedik tesis edilmemesi kanunu çıktı. Böylece sanatkarların bu tarihi teşkilatlanması ölü sayılmış, geleneklere aykırı olarak sanatçı olmayanlara da açılmış ve yeni genişlemeler yapabilecek durumdan çıkarılmıştı. Esnaf çökmüştü. Ortada artık işleyen tezgah kalmamıştı. Nihayet 1912 yılında çıkartılan bir kanun ile Ahilik müessesesi tamamen ilga edildi.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;İttihat Terakki Fırkası, Ahiliği yeniden ihya etmeye gayret etti. Bu çaba sonucunda Esnaf Birlikleri ortaya çıktı. Her birliğin başında bir Kahya bulunmaktaydı. Bu Kahyalar İttihat Terakki ile çok yakın siyasal ilişkiler içinde oldular. Ancak bu birlikler ekonomik alanda değil, siyasal alanda etkili oldular ve müessese olarak Ahiliğin diriltilmesine bir etki yapamadılar. Bu esnaf birlikleri, kurtuluş savaşı sırasında da şehir ve kasabalarda direnme teşkilatları kurarak, bağımsızlık için savaştılar.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Bir süre sonra, fütüvvet ilke ve esaslarını kapsayan fütüvetnamaeler yazılarak, sistemin tüm Müslüman dünyasında aynılaştırılması çabaları başladı. Sözünde durma, doğruluk, güven verme, eli açıklık, alçak gönüllülük, bağışlayıcılık, hoşgörü gibi fütüvvet kurallarına uyma, fütüvvet sahibi ve olgun kişi olma gibi yetenekleri benimseten kuralları kapsayan ilk fütüvvetnamenin 1145 yılında İran’da doğan Abdullah es Suhreverdi tarafından kaleme alındığı görülmektedir. Bu ilk fütüvvetnamede, fütüvvet sisteminin kökeninin tasavvuf inancı olduğu açıkca belirtilmektedir.&lt;br /&gt;Şimdiye dek ele geçen ve Çobanoğlu tarafından yazılan en eski Türkçe fütüvvetnamede, Ahi zaviyelerinde uygulanan kurallar ortaya konmuştur. Bu fütüvvetnameye göre Ahilere tarih, önemli kişilerin, bilginlerin yaşam öyküleri, tasavvuf, Türkçe, Arapça, Farsça ve edebiyat öğretilirdi. Bir kişi ahi olmadan önce sanat, ticaret ya da bir meslek sahibi olmak zorundadır. Bu uğraşılardan hiçbirinde çalışmayan kişi ahi olamaz. Çobanoğlu fütüvvetnamesinde, manaların, kendilerinden başkalarına gizli olduğu ve bu manalarda, ‘’başkalarını bırak bize yönel’’ dendiği görülmektedir. Çobanoğlu fütüvvetnamesinde, yola girme (fütüvvetciliğe katılma) şed kuşanma töreninde, şakirt ağzından nakibin okuduğu icazet tercümanlarının, hemen hemen aynen Bektaşi nefeslerine benzediği dikkati çekmektedir. Bektaşilerde tercüman, dua demektir. Türkçe tercümanlarda ahilik yoluna katılanların, diğer Ahi aşıklarına hizmetkar olacağı ifade edilir ve Şed (kuşak) müridin beline bağlanırken üç düğüm vurulur. Fütüvvetnamelerde, Alevi-Bektaşi etkisi açıkça kendini göstermektedir. Bu fütüvvetnameye göre de fütüvvetin temelini tasavvuf oluşturmaktadır.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Bektaşiliğin yanı sıra, Batıni doktrinin Anadolu’daki diğer kurumlaşması, Ahilik örgütü vasıtasıyla meydana gelmiştir. Mısır fütüvvet örgütü Türkler arasında Orta Asya da yaygınlaşmış ve ‘’Ahilik’’ adını almıştır. Anadolu’ya Yesevi dervişleri ve İsmaili Daileri ile birlikte gelen Ahiler, meslek örgütü mensubu olmaları nedeniyle kırsal alanlardan ziyade, şehirlere yerleştiler. Anadolu Ahilerinin örgütlü bir güç haline gelmelerini Horasan erenlerinden bir Yesevi olan Ahi Evren Veli sağlamıştır. Bu; onun lakabıdır. Onun tam künyesi Nasıruddin Mahmut B. Ahmet’tir.(1171-1262). 1220’li yıllarda Moğolların, Türk Harzemşahlar ülkesini yakıp yıktıkları sırada oralardan Anadolu’ya gelmiştir. Ahi Evren, Anadolu’ya geldikten sonra Konya’ya gitmiş ve orada, Mevlana Celaleddin Rumi’nin can dostu Şems Tebrizi’ye biat ederek tasavvuf dersi almış ve bir derviş olmuştur. Konya uleması bu halden gücenmiş, Ahi Evren de ulemaya ve sultana gücenerek Kayseri’ye gitmiş, Debbağlık’la geçinmeye başlamıştır. Ancak ardında, Selçuklu başkenti Konya’da çok güçlü bir örgüt bırakmıştır. Şems Tebrizi’nin öldürülmesinden sonra, Mevlana’nın en yakın dostu konumuna, Ahi Evren’in sağ kolu olan Sadrettin geçmiş ve bu dostluk neticesinde Mevlevilik ve Ahilik gibi iki Batıni ekol Anadolu’ya damgasını vurmuştur. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Ahi Evren yüzyıllardır savaşçılık ve dini-ahlaki bilgiler vermekte büyük ve önemli görevler yerine getirmiş bulunan fütüvvet teşkilatından ve fütüvvetnamelerden yararlanarak Ahi teşkilatını kurmuştur. Ahi Evren yaşadığı dönemde ahlakla sanatın ahenkli birleşimi olan ahiliği öylesine itibarlı duruma getirmiştir ki, bu kurum yüzyıllar süresince bütün esnaf ve sanatkara yön vermiş, onların işleyişini düzenlemiş, yeniçeriliğin kuruluşunda, Hacı Bektaş törenleriyle birlikte önemli rol oynamış, devlet adamları bu kuruluşa girmeyi şeref saymışlardır. Ahi olmak için bir meslek ya da sanat sahibi olma zorunluluğu yoktur. Ahi zaviyelerine işçi ve çıraklardan başka, öğretmenler, müderrisler, kadılar, hatipler, vaizler, emirler, yani bölgenin saygılı ve ulu kişileri devam ederdi. Ahiliğe kabul şartı, iyi ahlaklılık, yardım severlik ve cömertlik olduğundan teşkilata girenler, temiz, ahlaklı ve iyilik sever kişilerdi. Ahiler arasından yüksek sırada yöneticiler, tabipler, valiler, komutanlar, müderrisler ve kadılar yetişmiştir.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Ahi Evren’in şeyhliği altında Ahilik teşkilatı kısa sürede tüm Selçuklu şehirlerine yayılmış ve Babailer isyanı sırasında Batınilere elden gelen tüm yardımı yapmıştı. Ahiler, daha sonraki dönemlerde de kendilerine en yakın kişiler olarak Alevileri, Bektaşileri ve Mevlevileri gördüler. Osmanlı devletinin kuruluşunda Ahiler oldukça önemli bir rol oynadı. Bazı kaynaklar, devletin kurucusu olan Osman Gazi’nin oğlu Orhan Gazi’nin ve 3. sultan 1. Murat’ın Ahi teşkilatı üyesi olduklarını belirtmektedir. Ancak Osmanlı devleti genişlemeye ve imparatorluğa dönüşmeye başlayınca sultanlar, kendilerinden önceki Türk yöneticilerinin yolunu seçmiş ve kitleleri yönetmekte yöneticilere daha fazla imkan sağlayan Sünni tarikatlara girmişlerdir. Ahilikte temel ilke, örgüte üye olanların kesin eşitliğidir. Üyelerin hepsi birbirinin kardeşidir. Ancak, aşama bakımından küçükten büyüğe doğru sonsuz bir saygı vardır. Ahiliğe girecek olanlarda belirli nitelikler aranır. Üyelik için kişinin örgüt bünyesinden birisi tarafından önerilmesi zorunludur. Küçültücü işlerle uğraşanlar, çevresinde iyi tanınmayanlar, örgüte kötü söz getirebileceği düşünülenler Ahi olamazlar. Örneğin insan öldürenler, hayvan öldürenler (kasaplar), hırsızlar, zina ettiği ispatlananlar örgüte katılamaz. Kasapların insan öldürenler ile aynı kategoriye konulması Batıni inançtan kaynaklanmaktadır.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Ahi örgütünün Anadolu’da yerleştirilip yaygınlaştırılmasıyla şu sonuçlar elde edildi:&lt;br /&gt;Göçebelikten yerleşikliğe geçiş yani Türk şehirleşmeciliği çok hızlandı.&lt;br /&gt;13. yüzyılın ikinci yarısı başlarına dek büyük çoğunlukla, Türk olmayan yerli halkın elinde ve tekelinde bulunan sanat ve ticaret işyerlerine Türkler de sahip olmaya, katılmaya, ona canlılık vermeye başladılar.&lt;br /&gt;Türk esnaf ve sanatkarları, aralarında sağladıkları karşılıklı dayanışma ve güven sayesinde, bölgede imtiyazlı bir duruma geçti ve bunlar, yavaş yavaş şehir ekonomisinde söz sahibi oldular.&lt;br /&gt;Asya’daki Anayurdumuzda ahlakla sanatı özenmiş bulunan Ahilik, Anadolu’da da aynı görevi yapmış, üstelik onu köylere dek yaygınlaştırmıştır.&lt;br /&gt;Ahiliğin Anadolu köylerindeki uzantısı ’’yaran odaları’’dır. Şehirlerdeki Ahi meslek ve sanat kuruluşları üyeleri, çevrelerindeki yoksulların, kimsesizlerin her türlü gereksinimlerini, vakıflar kurarak gideriyorlardı. Bunlar aşevleri, hastaneler, okullar vb. gibi şeylerdir ki, Türkler dışında hiçbir Müslüman ülkede görülmezdi; ama salgın hastalık, kıtlık, yangınlar, askerlik vb. şeylerle harap olmuş yerlerin, yoksul düşmüş köylerin halkı böyle vakıflar kuracak durumda değillerdi. Pek çoğu bu durumda olan Anadolu köylerinde başka bir örgüt, ‘’yaran odaları’’ örgütü kurmuşlardı. Buralarda köy halkının ‘’imece’’ denilen ve topluca yapılan yardım gelenekleri daha çabuk ve daha etkin olarak yapılabiliyordu.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Örgüte giriş diğer Batıni tarikatlar gibi, özel bir tören ile olur. Törende adaya kuşak bağlanır ve tüm insanlara karşı sevgi dolu, saygılı olması, doğruluk ve yiğitlikten ayrılmamamsı öğütlenir. Üyelerden kesin bağlılık, sonsuz itaat ve ketumiyet istenir. Dinsizler örgüte kesin giremez ancak, sofuların da Ahiler arasında yeri yoktur. Ahilikte bilgi edinme, sabır, ruhun arındırılması, sadakat, dostluk, hoşgörü yasaklara uyma gibi vasıfların verildiği aşamalardan geçilir. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Bu vasıflara sahip olmanın dışında Ahiliğin önde gelen altı ilkesi şunlardır:&lt;br /&gt;Elini açık tut&lt;br /&gt;Sofranı açık tut&lt;br /&gt;Kapını açık tut&lt;br /&gt;Gözünü bağlı tut&lt;br /&gt;Beline sahip ol&lt;br /&gt;Diline sahip ol. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Ahilikte üç aşamalı ve 9 dereceli bir inisiasyon sistemi uygulanır. Birinci aşama olan Şeriat kapısında müride mesleki bilgiler, Kuran bilgisi, okuma, yazma, Türkçe, matematik ile örgütün anayasası niteliğinde olan Fütüvvetname öğretilir. İkinci aşama olan Tarikat kapısında mesleki bilgi en üst düzeye ulaştırılır, tasavvuf bilgisi, müzik, Arapça ve Farsça üzerine eğitim yapılır. Bu aşamada mürit ayrıca askeri eğitim de alır. Şeyh mertebesine erişilen 3. aşama, Marifet kapısıdır. Bu aşamada müritten Tanrı’ya inanması, benliğini öldürmesi, ululara hizmet etmesi ve cehalet karşısında susması istenir. Ahilik anayasasına göre ancak bunların tamamlanmasından sonra Hakikat’e ulaşılması, insanın Kemale ermesi mümkün olur. Takipçisi olduğu Fütüvvet gibi Ahilik de 9 dereceli bir sisteme dayanır. Her kapı üç dereceyi içerir. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Bu dereceler şöyle sıralanır:&lt;br /&gt;Yiğit,&lt;br /&gt;Yamak,&lt;br /&gt;Çırak,&lt;br /&gt;Kalfa&lt;br /&gt;Usta,&lt;br /&gt;Nakip,&lt;br /&gt;Halife,&lt;br /&gt;Şeyh&lt;br /&gt;Şeyh ül Meşayıh. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Yiğitlik ve Yamaklık, teşkilata kabul öncesindeki hazırlık aşamalarıdır. Ahiliğe gerçek kabul Çıraklık aşaması ile başlar. Bundan sonraki dereceler ise, Lonca teşkilatının idari dereceleri niteliğindedir.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Bu basamakların birinden ötekine geçiş süresi fütüvvetnamalere göre 1000 gün, yaklaşık üç yıla yakın bir aradır; ama yamaklıktan çıraklığa, iki yılda geçilebilirdi. Çıraklıkla Kalfalık, kalfalıkla Ustalık arası süre; sanatına ve mesleğine göre üç yılı da aşabiliyordu. Tüm Şeyhlerin lideri konumundaki Şeyh ül Meşayıh’ın bir diğer adı da ‘’Ahi Baba’’ idi.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Çırakların, zaviyelerde düzenli bir kontrol altında bulundurulmaları ve güvenilir kişiler yönetiminde eğitilmeleri gerekirdi. Fütüvvetnamelerde görüldüğü üzere her çırak yiğidin iki yol kardeşi, bir yol atası, bir üstadı yani sanat öğretmeni, bir de piri vardı. Ahilere zaviyelerde, her gece ayrı bir konuda olmak üzere her konunun uzmanlar tarafından meslek ahlakı, genel ahlak ve terbiye kuralları, din bilgileri anlatılırdı. Öte yandan, haftanın belli bir gününde ata binmek, kılıç, kalkan, ok ve mızrak gibi silahların kullanılması için askerlik bilgileri verilirdi.&lt;br /&gt;Atölyede, tezgahta sanat eğitimi, ahi zaviyelerinde kültür ve genel bilgi alarak çifte bir eğitim gören Türk esnaf ve sanatkarı, hem aralarında güçlü bir dayanışma ve yardımlaşma kurmuş, hem de yerli Bizans sanatkarlarıyla yarışabilecek bir sanat ve meslek yeteneğine kavuşmuş oluyorlardı. Ahilik, Anadolu Türkü’ ne alın teri ile geçinme, başı dik, kendine güvençli ve minnetsiz yaşama yeteneği kazandırmış, bu ruhu onlara aşılamıştır. Ahiler, aralarında kurdukları güçlü ve etkili bir oto kontrol ile de standart, sağlam ve ucuz mal satarak, her dinden ve milletten kişilere, güvenli ortamda ürünlerini satarak işlerini yürütüyorlardı.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Ahiler yalnızca ekonomik örgütlenmeyi değil, Ortaçağ Avrupa’sının Şövalye Tarikatları gibi dini-askeri bir örgütlenmeyi de gerçekleştirmişlerdi. Örgüte kabul edilen müride, bir profesyonel asker kadar değilse bile, kendini savunmayı bilecek kadar silah kullanma sanatı öğretiliyordu. Bu gelenek Mısır’da kurulan Fatımi Fütüvvet örgütünden bu yana devam etmekteydi.&lt;br /&gt;Selçuklular döneminde, sultanların düzenli orduları dışında ülkedeki en güçlü örgüt, genç kalfa ve ustalardan oluşan Ahi müfrezeleriydi. Moğol istilaları sırasında sultan kuvvetlerinin yenilip kaçtığı sırada pek çok kenti Ahi müfrezeleri savunmuştu.&lt;br /&gt;Kendilerini paralı askerler vasıtasıyla koruyan beyler, emirler bile Ahilerden çekinirlerdi. Moğolların kesin zaferinden sonra, valilerin, beylerin kentlerden kaçmaları üzerine, onların görevlerini de Ahiler yürütmüşlerdi. Bu dönemde, Selçuklu’ların güçlü veziri Pervane dahi, Ahilerin gücü karşısında boyun eğmiştir.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Ahilerin ahlak dışı saydığı, ahiyi ahilikten çıkaran şeyler şunlardı:&lt;br /&gt;İçki içen,&lt;br /&gt;Zina işleyen&lt;br /&gt;Münafıklık, dedikodu ve iftira eden&lt;br /&gt;Gururlanan, kibirlenen&lt;br /&gt;Merhametsizlik eden&lt;br /&gt;Kıskanan&lt;br /&gt;Kin besleyen&lt;br /&gt;Sözünde durmayan&lt;br /&gt;Yalan söyleyen&lt;br /&gt;Emanete hıyanet eden&lt;br /&gt;Kişinin ayıbını örtmeyen, bu ayıbı yüzüne vuran&lt;br /&gt;Cimrilik, eli sıkılık eden&lt;br /&gt;Adam öldüren kişiler örgütten atılırdı. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Üyeleri sadece ehl-i fütüvvet diye adlandırılan İran ve Arap bölgesinde Ahiler gibi bir sınıfa, örgüte rastlamıyoruz. Oralarda yaran odalarına benzeyen şeylerde yoktur.&lt;br /&gt;Bir Ahi gencinin zaviyeye alınması şöyle olurdu. Ahiliğin dokuz basamağından biri olan Nakiplik basamağındaki kişi, bir eline tuz alıp, topluluğun ortasında duran suya salar. Bunun üzerine öteki nakipler kapıyı açarlar, geçmiş erkan erlerini birer birer anıp, dua ederler ve salavat getirirler, en sonunda zaviyeye alınacak yamağı gösterirler. Bundan sonra, bir sıra törenle o genci toplulukları arasına almış olurlardı. Bu törenler ve daha sonraki derece yükseltme törenleri hakkında,ayrıntıya girmiyorum.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Öğretmen Ahi, öğrenmesi için yanına verilen çırağa, mesleki bilgilerin yanı sıra, namaz, oruç gibi İslam şartlarını öğretir, Ahi ahlak kurallarını kapsayan fütüvvetnamelerin belirttiği insanlık yöntemlerini de pratik olarak belletirdi. Fütüvvetnamelerdeki bu ahlak kuralları genellikle Cumartesi günleri öğretilirdi. O zamanlar tatil günleri Perşembe öğlenden sonra başlayıp, Cuma günü akşamına dek sürdüğünden, Cumartesi günü günümüzün pazartesisi gibidir. Akşamları yemek yendikten sonra dini, ahlaki ve eğitici kitaplar okunur, sonra sema ve raks edilirdi. Bu durum bizlere Ahilerin din ile dünya işlerini bir arada yürüten kişiler olduğunu gösterir.&lt;br /&gt;Ahiler hakkında ilk defa, görgüye dayanan ve toplu bilgi veren kişi, ünlü Berberi gezgin İbn-i Batuta’dır. İbn-i Batuta, Osmanlı Sultanı Orhan zamanında (1326-1359) Anadolu’nun bir çok şehir, kasaba ve köylerini gezmiş, Ahilere konuk olmuştur. Batuta izlenimlerini şöyle anlatıyor:&lt;br /&gt;Bilad-ı Rum adıyla anılan bu ülke dünyanın en güzel yeridir. Tanrı başka yerlerde ayrı ayrı verdiği güzelliklerin hepsini birden bu ülkeye vermiş. Ahalisinin yüzleri çok güzel, giysileri temiz, yemekleri nefistir. Bereket Şam’da, şevkat Rum’da (Anadolu’da) dendiği doğrudur. Yani gerçek şevkat Anadolu halkı olan Türkmenler arasında dır. Bu bölgede hangi eve yada zaviyeye insek erkek ve kadın komşularımız halimizi, hatırımızı sorarlardı. Burada kadınlar örtünmezler, erkeklerden kaçmazlar. Ayrılışımızda sanki kendi halkımızdan, akrabalarımızdan birilermiş gibi candan uğurlarlar, kadınlar ağlarlar. Ahiler, Anadolu’da oturan Türkmen kavminin her şehrinde, kasaba ve köyünde mevcutturlar. Yabancılara yardım etmek, onları konuklayıp yedirip içirmek, bütün ihtiyaçlarını görmek, zorbaların hakkından gelmek, zalim ve edepsiz tabakasını ortadan kaldırmak hususunda bir benzeri daha yoktur. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Zaviyenin ve yapılan toplantıların da başkanı olan Ahi Babası, secimle başa gelirdi.&lt;br /&gt;Onun buyruklarına, uyarılarına kesinlikle uyulurdu. Bu başkanlar, sultanın ya da emirin bulunmadığı yerlerde oranın bütün yönetim işlerini de üzerlerine alırlar, bu yüzden de buyrukları, yasakları davranışları, ata binişlerindeki protokol kuralları hükümdarlarınkine benzerdi.&lt;br /&gt;Ahilere silah kullanma, ata binme, ok, kılıç, kalkan kullanma gibi askerlik bilgisi, bunları iyi bilen ve kimi koşulları üzerlerinde taşıyan kişilerce verilirdi. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Bu dersleri verecek kişide şu deneyimler aranırdı:&lt;br /&gt;Ahi görmek,&lt;br /&gt;Şeyh görmek,&lt;br /&gt;Bir adayı eğitip yetiştirmiş olmak. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Demek ki Ahi ve şeyh gözetiminde bu eğitimi almayanlar, bu alanda öğretmen olamazlardı. Bu da Ahilerin eğitime ve deneyime ne ölçüde değer verdiklerini göstermektedir.&lt;br /&gt;Ahilik, kişiye mesleğinde ve ahlaki davranışında yüksek fazilet ve saygınlık verdiğinden, 1230 lu yıllardan, meslek ve sanatın her türlü kontrolünün bu kuruluştan alınıp, meslek ve sanat tutmanın serbest bırakıldığı 1860 lı yıllara dek 630 seneden çok bir süre, Anadolu Türk’ünün sanat, ticaret ve meslek kuruluşlarını ayakta tutabilmiştir. Ahi Evren’in düzenlemiş olduğu kurallara göre mesleklerin ve sanatların bölüştürülmesinden, malların işlenişine, satılışına dek her tür işlem inceden inceye ayarlanmıştır. Bu kurallar, hem meslek erbabı arasındaki sürtüşmeyi, hem de üretici-tüketici sürtüşmesini, kavgayı ortadan kaldırmıştır.&lt;br /&gt;Ahilik teşkilatına giriş ve derece yükseltme törenleri&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Yiğit: İyi ailelerin temiz ahlaklı, 10 yaşından küçük erkek çocukları belirlenerek, bunlara yiğit lakabı verilir.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Yamak: Bir esnafın yanına yamak olarak alınmak için 10 yaşında olunması, işe devamının baba ya da veli tarafından sağlanması şarttır. Yamağa sadece, çıraklık öncesi mesleki bilgiler verilir.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Çırak: İki yıl bedava ve düzenli olarak yamaklık eden çıraklığa yükselir. Bu yükseliş bir törenle yapılır. Çırak olacak gencin ustası, kalfaları, velisi, esnaf loncası başkanının dükkanında sabah namazından sonra toplanırlar. Usta yamağın işe bağlılığını ve becerisini anlatır. Loncanın Nakibi , zaviyeye alınacak yamağı herkese tanıtır. Böylece yamak, çırak olarak topluluğa girmiş olur. Lonca başkanı olan şeyh, kendisine ustası tarafından verilmek üzere uygun bir haftalık ücret keser.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Kalfa: Üç yıl çırak olarak hizmet eden gencin kalfalığa yükseltilmesi, bir törenle lonca odasında yapılır. Törende lonca kurulu tamamen hazır bulunur. Esnaf dışındaki, meslekten olmayan, loncaya kabul edilmiş üstatlar da törene davet edilir. Kalfaların en kıdemlisi hizmet ve rehberlik görevini yerine getirir. Kalfalığa yükseltilecek genç, o gün esnafa mahsus elbiseyi ilk defa giyer. Kendi ustası ile başka üç usta iyi ahlakına tanıklık ederler. Orada bulunan bir hoca dua eder. Daha sonra herkes ayağa kalkar, lonca başkanı Şeyh, peştemal (şed) kuşatır ve kendisine sanat ve ticaret hakkında gerekli öğütleri verir. Yeni kalfanın, üstatların ve büyüklerin ellerini öpmesiyle törene son verilir. Kalfa olan, loncada o gün hizmet ve rehberlik eden kalfa ile birlikte loncadan çıkar. Lonca önünde toplanan esnaf çırakları, kutlu olsun derler. Yeni kalfa rehberle birlikte doğru üstadının dükkanına giderek, dükkanın önünde durur ve esnafın bütün kalfaları gelip tebrik ederler.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Üstad: Üstatlığa yükselmek için, kalfanın üç yıl kalfalık etmesi, bu süre içinde hakkında hiç şikayet olmaması, kendine verilen görevleri dikkatle yerine getirmiş olması, özellikle çırak yetiştirme hususunda titiz davranması, öteki kalfalarla iyi geçinmesi, sanatına bağlı olması, müşterilere karşı iyi davranması, ayrı dükkan yönetebileceği kanaatini uyandırması ve sermaye durumunun iyi olması gerekir.&lt;br /&gt;Üstatlık törenleri ilkbaharda yapılır. Üstatlığa layık görülen kalfaya en az otuz gün önce kabul kararı bildirilir ve dükkan bulmaya izin verilir. Kalfa dükkanı bulduğunu, kendi ustası aracılığı ile kahya ya bildirir ve tören günü karalaştırılır. Törene, dahili ve harici bütün üstatlar, öteki bütün esnafın kahyaları, memleketin müftüsü ile kadısı da çağrılır.&lt;br /&gt;Kahya köşkünde, esnaf kahyaları ve üstatları iki sıralı çember teşkil ederler. Ön sırada kahya ve onların arkasında üstatlar otururlar. Çemberin ortasına yerleştirilen yuvarlak bir sedir üzerine de kahyaların en yaşlısı ile müftü ve kadılar otururlar. Üstat olacak kalfa, sağında kahyası, solunda ustası olduğu halde meclise girer, oradakileri selamlar. Müftünün işareti üzerine imam bir dua (aşir) okuyarak toplantıyı açar.&lt;br /&gt;Müftü, ticaret, sanat ve çalışma hakkında bazı ayetler, kadı da bu mealde birkaç hadis okuyup anlamlarını anlatırlar. Toplantıya başkanlık eden kahya kalkıp asasına dayanır, yeni üstadı önüne çağırıp, karşısına alır. Peygamberlerin hangisinin hangi sanatın piri olduğunu söyleyip, esnafın silsilesini pirine kadar çıkardıktan sonra, ticarette sadakat ve doğruluk, esnafa, müşteriye saygı duymak, malına hile karıştırmamak, malındaki ayıp ve noksanı satıştan önce alıcıya bildirmek, özetle kimsenin zararına çalışmamak gereğini anlatır. Padişaha itaati, bilginlere saygıyı, halka şevkat ve merhamet duymayı, küçükleri sevmeyi, kimseye eziyet etmemeyi, kalfa ve çıraklarına, çocukları gibi bakmayı öğütleyerek sözlerini bitirir. Bundan sonra üstadı söze başlayarak, yeni bir üstat yetiştirmek amacıyla içtenlikle çalıştığını ve Tanrının yardımıyla bunu başardığını, yeni üstadın her halinden memnun olduğunu bildirir. Yeni üstattan, üstat olabilecek özellikleri kazandığını Tanrı için tanıklık eder ve helallik ister. Ancak bugün, toplantıda konuşabilme yetkisini alan yeni üstat, üstadından kendisinin bir hakkı olmadığını bildirince, üstadı, eski kalfasının arkasını sıvazlayarak şöyle der:&lt;br /&gt;Taşı tut altın olsun, Tanrı seni iki cihanda aziz etsin. Tuttuğun işte hayır gör. Geçenler, erenler, pirler daima yardımcın olsun. Tanrı rızkını bol etsin, yoksulluk göstermesin, sıkıntı çektirmesin. Bilginlerin dediklerini, kahyaların öğütlerini, benim sözlerimi tutmazsan, ana, baba, usta hakkına riayet etmezsen, halka zulüm edersen, kafir ve yetim hakkını alırsan, hulasa Tanrının yasaklarından sakınmazsan yirmi tırnağım ahrette boynuna çengel olsun.&lt;br /&gt;Daha sonra kalfanın belindeki kalfalık peştemalını (şed) çıkarıp, kendi eli ile üstatlık peştemalını kuşatır. Bundan sonra dua edilir. Yeni üstat birer birer oradaki büyüklerin ellerini öper, dualarını alıp ayrılır.&lt;br /&gt;Köşkün merdiveninden başlayarak üstatlar köşküne kadar iki sıra kalfa , çırak ve yamakların arasından geçer. Tanrı size de nasip etsin diyerek üstatlar köşküne gider. Orada daha önce köşkten çıkan ve yalnız olarak kendisini bekleyen üstadına yetişerek elini öper. Bundan sonra tebrikler başlar. Kahya, o günkü toplantının başkanı, öteki kahyalar ve kalfaların kıdemlilerinden üç, çıraklardan iki, yamaklardan bir kişi sırasıyla gelip üstadı kutlarlar.&lt;br /&gt;Bundan sonra müftü ve kadılara ait minderler serilerek kollarına ikişer üstat geçtiği ve önlerinde bir kahya ve yanlarında dört üstat ve arkalarında on kalfa ve beş çırak bulunduğu ve en önde esnafın sancağı alışılmış törenle taşındığı halde bir alay teşkil edilerek müftü ve kadı tebrike gelir. Bilginlere saygı dolayısı ile köşktekiler dışarı çıkıp onları karşılarlar, köşke getirip yerlerine oturturlar. Kahve, şerbet ve yalnız müftü ile kadıya çubuk verilir. Tören bittiğinde herkes köşelerine döner. Sonra sırası ile kalfalar, çıraklar, yamaklar tebrik ederler.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Cihangir Gener.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Kaynakça :&lt;br /&gt;Eyüboğlu, İsmet Zeki ‘’ Tasavvuf, tarikatlar, mezhepler tarihi ‘’&lt;br /&gt;Fiş, Radi ‘’Bir mutasavvıf, bir ahi hümanisti, Mevlana’’&lt;br /&gt;Gener, Cihangir ‘’ &lt;a href="http://www.historicalsense.com/Archive/CG/CG.htm"&gt;Ezoterik ve Batını Dinler Tarihi&lt;/a&gt;’’&lt;br /&gt;Çağatay, Neşet ‘’Ahilik nedir?’’&lt;br /&gt;Cumhuriyetin 50. yılında esnaf ve sanatkar. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/142731373086965294-8468097792679488169?l=kutlubilgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kutlubilgi.blogspot.com/feeds/8468097792679488169/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kutlubilgi.blogspot.com/2009/01/anadoluda-bir-batni-ekol-ahilik.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/142731373086965294/posts/default/8468097792679488169'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/142731373086965294/posts/default/8468097792679488169'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kutlubilgi.blogspot.com/2009/01/anadoluda-bir-batni-ekol-ahilik.html' title='Anadolu&apos;da bir Batıni Ekolü &quot;Ahilik&quot;'/><author><name>Canislupus</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_zRU6OLntNq8/SXBRJy5JrHI/AAAAAAAABbo/LR9YOE6v7p0/s72-c/ahi.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-142731373086965294.post-7296702440601170775</id><published>2009-01-15T23:52:00.000-08:00</published><updated>2009-01-16T00:24:47.918-08:00</updated><title type='text'>Altın Elbiseli Türk Tigini</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_zRU6OLntNq8/SXBERlLgrII/AAAAAAAABbg/RzjEp9vGb5E/s1600-h/altinpia3gn6.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5291804630989188226" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 210px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_zRU6OLntNq8/SXBERlLgrII/AAAAAAAABbg/RzjEp9vGb5E/s320/altinpia3gn6.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Bir Türk tiginine ait ve her şeyi saf altından olan elbisenin dünyada eşi olmayan;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;ALTIN ELBİSELİ ADAM&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;1970 yılında, Kazakistan'da Alma-Ata'nın 50 km. kuzeyinde bulunan Esik kasabasında, garaj yapmak ve yol açmak için alçak bir tepenin düzeltilmesine karar verildi ve kazı başladı. O tarihe kadar o alçak tepenin bir höyük olduğunu kimse bilmiyordu. Çevrede eski kalıntılar da yoktu.Kazı yapılırken kullanılan araç büyük bir kayaya çarptı, işçiler, kayayı parçalamak için üzerini örten toprakları kürekle açtılar ve bunun işlenmiş bir kaya olduğunu gördüler.Durum, ilgili resmî makamlara bildirildi ve inceleme yapan arkeologlar tarihi bir eserle karşılaştıklarını gördüler. O tepe bir höyüktü, büyük bir mezarın üzerine yığılan kum tümsek idi.Höyüğü açan arkeologlar muhteşem bir mezarla karşılaştılar. Bu, bir lâhid değil, Mısır piramidlerindeki firavun odasını andıran, her tarafı kapalı, süslü kayalarla yapılmış bir oda idi. Bu odayı itina ile açtılar ve asıl şaşkınlık o zaman oldu. Çünkü, bu ölü odasının içi pırıl pırıl altın eşya ile doluydu. Altın olmayan eşyalar da çoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ALTIN ELBİSE:&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;En göz alıcı ve harika nitelikteki eşya, altından yapılmış bir elbise idi. Çizmesinden başlığına, kemerinden kılıçlarına kadar her şeyi saf altın olan bir elbise.Altın elbisenin başlığı ok ve tuğlarla süslü. Alın hizasında koç, geyik ve at kabartmaları var. Bu kabartmalara, kama kılıfında ve öteki eşyalarda da rastlanıyor. Belindeki kemerin solunda bir kılıç, sağında ise bir kama asılı. Ceketin altındaki düz pantolonun paçaları çizmenin içine giriyor. Ceket, yüzlerce üçgen altının birleştirilmesinden meydana gelmiş, çorabın çizme ile diz kemiği arasında kalan kısmında yine üçgen parçalar, çizmede ise dörtgen parçalar var.Tarihçiler bu elbisenin bir tigine (prense) ait olduğunu söylüyor, fakat tiginin kimliğini henüz bilemiyorlar. Onun için yazılarda adı "Altın Elbiseli Adam" olarak geçiyor.&lt;br /&gt;Kazakistan'da Alma-Ata'nın yakınındaki Esik höyüğünden çıkarılan ve M.Ö. 5. yüzyılda yaşamış bir Türk tiginine ait altın elbise. Halen Alma-Ata müzesinde bulunan bu elbise ve diğer eşyalar, 25 asırlık geçmişten Türk tarihine ışık tutan belgelerdir. Saf altından yapılan böyle bir elbise dünyanın başka hiçbir yerinde yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SAKA TÜRKLERİNE AİT&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Mezarda, 4.800 parça altından başka, tabakları, vazoları, kepçeleri, ayna ve tarak kılıflarını, gümüş kaşıkları inceleyen tarihçiler,bunların, M.Ö. 5. yüzyıla ait yüksek bir medeniyetin ürünleri veya belgeleri olduğunu oybirliği ile kabul ediyorlar. Yine bu tarihçilerin kanaatlerine göre, bu yüksek medeniyetin kurucuları, Çin baskısı ile Altaylardan kalkıp bugünkü Kazakistan bölgesine gelerek yerleşen ve 'Sakalar' olarak anılan bir Türk kavmidir.Sakalar, M.Ö. 8. ve 4. yüzyıllar arasında, önce Tiyanşan'da, sonra da güneybatı Asya'da yaşayan Turanî kavimler topluluğuna verilen bir addır. Daha sonra bunlara İran kökenli Soğdlar da karışmıştır.Sakalar, Fergana, Kaşgar, Aral Gölü, Hazar Denizi arasındaki alanda ve bugünkü Rusya'nın güneyinde kalan yerlerde hâkimiyet kurmuşlardı. Bunların inanışları, ölü gömme törenleri ve örfleri, Altaylılarınkinin aynı idi. Hunların ve Göktürklerin âdetlerine de uyuyordu.Bir yandan İranlıların, öte yandan Çinlilerin sürekli baskılarına uğrayan Sakalar, M.Ö.4. yüzyılda devlet olarak ortadan kaldırıldılar. Bugün Yakut Türkleri kendilerine 'Saka' demektedirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;EN DEĞERLİ EŞYA:&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Altın Elbiseli Adam'ın bir Türk tigini olduğu anlaşılmaktadır. Mısır piramitlerinden sonra mezarından en çok altın çıkan, baştan başa, her şeyi ile saf altından elbisesi olan veya zamanımıza kalan yalnız odur.Fakat, Altın Elbiseli Adam'ın mezarında bulunan en değerli şey ne bu altınlardır, ne de diğer eşyalar. Bu mezarda bulunan en değerli tarihi belge, yarısı kırık bir kabın üzerindeki 26 harflik iki satır yazıdır. Bu yazı, tarih ilmîne, özellikle Türk tarihi ve medeniyetine ışık tutan, yeni boyutlar kazandıran bir belgedir.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Bugüne kadar bilinen en eski Türk yazısı, Yenisey ve Orhun anıtlarındaki yazılardı ve bunlar zamanımızdan ondört asır geriye uzanıyordu. Oysa, Esik'teki mezarda bulunan bu yazı 25 asırlık bir belge idi. Sovyet tarihçilerinin okuduğu 26 harflik yazının anlamı şudur:&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;"TİGİN 23'ÜNDE ÖLDÜ. ESİK HALKININ BAŞI SAĞ OLSUN."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;EN DEĞERLİ BELGE: Esik höyüğünden altın bir elbise ve yüzlerce değerli eşya çıktı. Bu eşyalar arasında tarih bakımından en değerli olanı, yarısı kararmış bir gümüş tabaktır. Bu tabağın üzerinde bulunan iki satır yazı, en eski Türk yazısı sayılıyor. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/142731373086965294-7296702440601170775?l=kutlubilgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kutlubilgi.blogspot.com/feeds/7296702440601170775/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kutlubilgi.blogspot.com/2009/01/altn-elbiseli-trk-tigini.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/142731373086965294/posts/default/7296702440601170775'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/142731373086965294/posts/default/7296702440601170775'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kutlubilgi.blogspot.com/2009/01/altn-elbiseli-trk-tigini.html' title='Altın Elbiseli Türk Tigini'/><author><name>Canislupus</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_zRU6OLntNq8/SXBERlLgrII/AAAAAAAABbg/RzjEp9vGb5E/s72-c/altinpia3gn6.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-142731373086965294.post-2989938872642902892</id><published>2009-01-15T23:33:00.000-08:00</published><updated>2009-01-16T00:18:52.336-08:00</updated><title type='text'>Yusuf Has Hâcib ve Kutadgu Bilig</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_zRU6OLntNq8/SXBC3JQDtnI/AAAAAAAABbY/be8QgYh5PLY/s1600-h/kutadgu.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5291803077303842418" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 249px; CURSOR: hand; HEIGHT: 175px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_zRU6OLntNq8/SXBC3JQDtnI/AAAAAAAABbY/be8QgYh5PLY/s320/kutadgu.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;11. yüzyılın başlarında Balasagun'da doğmuş olan Yusuf Has Hâcib asil bir aileye mensuptur. Balasagun'da yazmaya başladığı Kutadgu Bilig (Mutluluk Bilgisi) adlı yapıtını 1069 yılında Kaşgar'da tamamlayarak Karahanlı hakanlarından Ebû Ali Hasan ibn Süleyman Arslan Hakan'a sunmuştur. Kutadgu Bilig, her iki Dünya'da da mutluluğa kavuşmak için gidilmesi gereken yolu göstermek maksadıyla yazılmıştır. Yusuf Has Hâcib'e göre, öteki Dünya'yı kazanmak için bu Dünya'dan el etek çekerek yalnızca ibadetle vakit geçirmek doğru değildir. Çünkü böyle bir insanın ne kendisine ne de toplumuna bir yararı vardır; oysa başkalarına yararlı olmayanlar ölülere benzer; bir insanın erdemi, ancak başka insanlar arasındayken belli olur. Asıl din yolu, kötüleri iyileştirmek, cefaya karşı vefa göstermek ve yanlışları bağışlamaktan geçer. İnsanlara hizmet etmek suretiyle faydalı olmak, bir kimseyi, hem bu Dünya'da hem de öteki Dünya'da mutlu kılacaktır. Yusuf Has Hâcib bu yapıtında bilimin değerini de tartışır. Ona göre, alimlerin ilmi, halkın yolunu aydınlatır; ilim, bir meşale gibidir; geceleri yanar ve insanlığa doğru yolu gösterir. Bu nedenle alimlere hürmet göstermek ve ilimlerinden yararlanmaya çalışmak gerekir. Eğer dikkat edilirse, bir alimin ilminin diğerinin ilminden farklı olduğu görülür. Mesela hekimler hastaları tedavi ederler; astronomlar ise yılların, ayların ve günlerin hesabını tutarlar. Bu ilimlerin hepsi de halk için faydalıdır. Alimler, koyun sürüsünün önündeki koç gibidirler; başa geçip sürüyü doğru yola sürerler.Yusuf Has Hâcib, astronomi bilimini öğrenmek isteyenlerin, önce geometri ve hesap kapısından geçmesi gerektiğini söyler. Aritmetik ve cebir, insanı kemâle ulaştırır; toplama, çıkarma, çarpma, bölme, bir sayının iki katını, yarısını ve kare kökünü alma işlemlerini bilen, yedi kat göğü avucunun içinde tutar. Her şey hesaba dayanır.Bir siyasetnâme veya bir nasihatnâme olarak nitelendirilebilecek Kutadgu Bilig, Yusuf Has Hâcib'in ve içinde yetiştiği çevrenin ilmî ve felsefî birikimi hakkında çok önemli bilgiler vermektedir. Platon'un devlet ve toplum anlayışı çok iyi bilinmekte ve uygulanmaya çalışılmaktadır. Bilimin ve bilginlerin değeri anlaşılmıştır; bilim, güvenilir bir rehber olarak düşünülmektedir.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;KUTADGU BİLİG'den&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;*Akıl senin için iyi ve yeminli bir dosttur. Bilgi senin için çok merhametli bir kardeştir.&lt;br /&gt;*Allâh'a sığın, onun emrine itaatsizlik etme!&lt;br /&gt;*Akıl süsü dil, dil süsü sözdür. İnsanın süsü yüz, yüzün süsü gözdür. İnsan sözünü dil dili ile söyler; sözü iyi olursa, yüzü parlar.&lt;br /&gt;*Allah'tan ne gelirse ona râzı ol!&lt;br /&gt;*Anlayış ve bilgi çok iyi şeydir; eğer bulursan, onları kullan ve uçup göğe çık.&lt;br /&gt;*Bir insan bütün dünyaya tamamen sahip olsa bile, sonunda dünya kalır; onun kısmetine ancak iki top bez düşer.&lt;br /&gt;*Bu dünya renkli bir gölge gibidir, onun peşine düşersen kaçar; sen kaçarsan o seni kovalar..&lt;br /&gt;*Bu dünyanın kusuru bin, meziyeti ise birdir. İnsan bunu nasıl geçirirse, o öyle geçer.&lt;br /&gt;*Bütün halka içten gelen merhamet göster.&lt;br /&gt;*Bütün iyilikler bilginin faydasıdır. Bilgi ile göğe dahi yol bulunur.&lt;br /&gt;*Büyüklük taslayan, kibirli ve küstah adam, tatsız ve sevimsiz olur; kibirli insanın itibari günden güne azalır.&lt;br /&gt;*Eğer kendine candan bağlı birisini arıyorsan, sözün kısası, kendinden daha candan birini bulamazsın.&lt;br /&gt;*Dâima iyilik yap ki, kendin de iyilik bul.&lt;br /&gt;*Doğan ölür, ondan eser olarak söz kalır. Sözünü iyi söyle, ölümsüz olursun.&lt;br /&gt;*Dünya ve âhireti her ikisini birden elde etmek istersen, şu birkaç işi bırakma; muktedirsen bunları mutlaka yerine getir!&lt;br /&gt;*Elini uzatarak gökteki yıldızları tutsan ve başın göğe değse bile, sonunda sen yine yerdesin.&lt;br /&gt;*Ey asil insan! insanlığı elinden bırakma; insanlığa karşı daima insanlıkla muamele et.&lt;br /&gt;*İşi adaletle yap, buna gayret et; hiç bir zaman zulüm etme; Allah'a kulluk et ve O'nun kapısına yüz sür.&lt;br /&gt;*Hangi iş olursa olsun, sen onu tatlı dille karşıla; her işte tatlı dil kullanırsan saadet sana bağlanır. *Hiç bir işte acele etme, sabırlı ol, kendini tut; sabırlı insanlar arzularına erişirler.&lt;br /&gt;*Diline ve gözüne sahip ol, boğazına dikkat et; az ye, fakat helal ye.&lt;br /&gt;*Hangi işe girersen, önce sonunu düşün; sonu düşünülmeyen işler, insana zarar getirir.&lt;br /&gt;*Başkasının zararını isteme, kendin de zarar verme; hep iyilik yap, kendi heva ve heveslerine hakim ol.&lt;br /&gt;*Bak, doğan ölür; ondan, eser olarak, söz kalır; sözünü iyi söyle! ölümsüz olursun.&lt;br /&gt;*İnsanın bunca zahmet çekmesi hep boğazı ve sırtı içindir; mal toplar, yiyemez; öldükten sonra da vebali altında kalır.&lt;br /&gt;*Ey nimet sahibi olan kimse, şükret. Şükredene Tanrı nimetini artırır.&lt;br /&gt;*İnsan nadir değil, insanlık nadirdir. İnsan az değil, doğruluk azdır.&lt;br /&gt;*İnsanın bunca zahmet çekmesi hep boğazı ve sırtı içindir. Mal toplar, yiyemez; öldükten sonra da vebalı altında kalır.&lt;br /&gt;*Çok mal aç gözlüyü doyurmaz. Ecel gelince pişman olur, fakat artık işini yoluna koyamaz.&lt;br /&gt;*Akıl bir meşaledir. Kör için göz, ölü vücut için can, dilsiz için sözdür.&lt;br /&gt;*Kötülük edersen, kötülüğün karşılığı pişmanlıktır. Elinden gelirse, kötülüğün inadına iyilik yap.&lt;br /&gt;*Çok dinle fakat az konuş. Sözü akıl ile söyle ve bilgi ile süsle.&lt;br /&gt;*Fenalık cahillikten doğar, hastalıklar kötülükler hep aynı noksanlıktan ileri gelir. Fakat tedavi ile hastalara şifa verilebilir; terbiye ile kötüler iyi edilebilir; okumak yoluyla da bilgisizlere bilgi verilmiş olur.&lt;br /&gt;*Gönlünü ve dilini doğru tut!&lt;br /&gt;*Gurur faydasızdır, o insanları kendinden soğutur. Alçak gönüllülük ise insanı yükseltir.&lt;br /&gt;*Halka faydalı ol, onlara zarar verme!&lt;br /&gt;*Her mahlûk kendi nasibini alır. Yürüyenler yiyeceklerini ve uçanlar da yemlerini bulurlar.&lt;br /&gt;*Her sözü söz diye ağzından çıkarma. Lüzumlu olan sözü düşünerek ve ihtiyatla söyle.&lt;br /&gt;*Her bakımdan tam zengin olmak istersen, kanaatkâr ol. Böylece kendi nasibini elde etmiş olursun.&lt;br /&gt;*Huzur istersen zahmet ile birlikte gelir. Sevinç istersen kaygı ile birlikte bulunur.&lt;br /&gt;*İşe acele ile girme, sabır ve teenni ile hareket et. Acele yapılmış olan işler yarın pişmanlık getirir.&lt;br /&gt;*İnen yükselir, yükselen iner, parlayan söner ve yükselen durur.&lt;br /&gt;*İnsan süsü, yüz; yüzün süsü, göz; aklın süsü, dil; dilin süsü, sözdür.&lt;br /&gt;*İnsan, binlerce yaşasa, arzu ettiği şeylere kavuşsa bile, yine dileği bitmez.&lt;br /&gt;*İnsana insanlığı nisbetinde mukabelede bulun. Böyle mukabelede bulunduğu için, insana insan adı verilmiştir.&lt;br /&gt;*İnsanı dil kıymetlendirir ve insan onunla saadet bulur. İnsanı dil kıymetten düşürür ve insanın dili yüzünden başı gider.&lt;br /&gt;*İnsanların seçkini insanlığa faydalı olan insandır. Halk nazarında muteber kimse, merhametli olan insandır.&lt;br /&gt;*İyi hareket et, kötülerin zararlarını ortadan kaldır!”&lt;br /&gt;*Kara toprak altındaki altın, taştan farksızdır. Oradan çıkınca, beylerin başında tuğ tokası olur.&lt;br /&gt;*Kimin sana biraz emeği geçerse, sen ona karşılık daha fazlasını yapmalısın.&lt;br /&gt;*Kötülük değersiz bir şey olduğu için, onu yapan da değersizdir.&lt;br /&gt;*Menfaat sandalyeye benzer; başında taşırsan seni küçültür, ayağının altına alırsan seni yükseltir. *Öfke ve gazapla işe yaklaşma; eğer yaklaşırsan, ömrü heder edersin.&lt;br /&gt;*Söz ağızda iken sahibinin esiridir, ağızdan çıktıktan sonra sahibi onun esirdir.&lt;br /&gt;*Yalnız kendi menfaatini gözeten dosta gönül bağlama. Fayda görmezse, sana düşman olur, ondan vazgeç&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://www.dilimiz.com/"&gt;http://www.dilimiz.com/&lt;/a&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/142731373086965294-2989938872642902892?l=kutlubilgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kutlubilgi.blogspot.com/feeds/2989938872642902892/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kutlubilgi.blogspot.com/2009/01/yusuf-has-hcib-ve-kutadgu-bilig.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/142731373086965294/posts/default/2989938872642902892'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/142731373086965294/posts/default/2989938872642902892'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kutlubilgi.blogspot.com/2009/01/yusuf-has-hcib-ve-kutadgu-bilig.html' title='Yusuf Has Hâcib ve Kutadgu Bilig'/><author><name>Canislupus</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_zRU6OLntNq8/SXBC3JQDtnI/AAAAAAAABbY/be8QgYh5PLY/s72-c/kutadgu.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-142731373086965294.post-2521863716780481579</id><published>2009-01-13T12:07:00.000-08:00</published><updated>2009-01-13T12:22:33.045-08:00</updated><title type='text'>Batıni Öğretiler</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_zRU6OLntNq8/SWz36jCX3zI/AAAAAAAABbQ/YskJwTJxEjc/s1600-h/haci_bektas_veli_big.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5290876247463157554" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 230px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_zRU6OLntNq8/SWz36jCX3zI/AAAAAAAABbQ/YskJwTJxEjc/s320/haci_bektas_veli_big.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Mutasavvıflar, bunların Türkler arasındaki temsilcileri ve Batıni doktrinin günümüz Türkleri arasındaki izleyicileri olan Aleviler ve Bektaşiler'e geçmeden önce, Orta Asya ile Anadoludaki inanç sistemlerini irdelememiz gerekmektedir.&lt;br /&gt;İslamiyetin yayılma yıllarında Anadolu'da ve Mezopotamya'da Batıni doktrinden kaynaklanan Saabilik inancı hüküm sürmekteydi (1). Anadolu’nun Bizans yönetimindeki topraklarında Hristiyanlık ön plandaysa da, özellikle Doğu Anadolu'da, Fırat çevresinde Saabiler çoğunluktaydı. Saabilik çok eskilere, kadim Uygur imparatorluğuna kadar dayanan Babil okulu öğretisinin halka malolmuş şekliydi. Tüm tek Tanrılı dinlere şu ya da bu şekilde kaynaklık etmiş olan Saabilik, Büyük İskender'in bu toprakları fethi sırasında Pisagorculukla tanışmış ve Saabi öğretisi yeni bir ivme kazanmıştı. Pisagoryen öğreti, Saabiler arasında zaten var olan Batıni inançların yenilenmesinde ve her iki akımın birleşerek, İsmaililik denilen müessesenin oluşmasında rol oynamıştır.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Saabilik, ilerde inceleyeceğimiz Şamanizm gibi, ilk tek Tanrılı din olan Mu dininin, yüce Tanrının Sembolü olarak kabul ettiği Güneşi, Tanrının kendisi yerine koymuş bir Güneş Kültüdür. Saabiler başta Güneş olmak üzere, yedi yıldız'a tapınırlardı. Bunlar, en yüce tanrı olan Güneş tanrısı "Şamaş", onun eşi olarak kabul edilen Ay tanrıçası "Sin", Merkür tanrısı "Nabu", Venüs tanrıçası "İştar", Mars tanrısı "Nergal", Jüpiter tanrısı "Marduk" ve Satürn tanrıçası "Ninutra" idi.&lt;br /&gt;Saabiler bu tanrı ve tanrıçaların yanısıra, Hermes'i Pisagor'u, Orfe'yi de birer yarı tanrı olarak görüyorlardı (2).&lt;br /&gt;Kuran'da tek Tanrılı dinler arasında Saabilik de sayılmaktadır. (3) Bunun nedeni, İslamiyet'in birçok söyleminin ve tapınım tarzının Saabilikten geliyor olmasıdır. Namaz kılma, oruç tutma, kurban kesme ve kutsal yerleri ziyaret etme, yani hac gibi ibadet tarzlarının yanısıra, her namaz öncesi abdest alma gibi adetler hep Saabi kökenlidir. Saabilikte, yedi gezegenin her biri için, günde yedi kez namaz kılınırken, bu sayı İslamiyette beşe indirilmiştir. Ay görününce oruca başlanması ve izleyen ayın başında bitmesi geleneği İslamiyetten önce Saabiler arasında görülmektedir.&lt;br /&gt;Halife Memun döneminde Müslüman işgalciler Harran'da Sa-abilerle karşılaşmışlar ancak, diğer güneş kültü inanırlarının hepsini putperest diye nitelendirerek, İslamiyeti kabule zorlamışlarken Saabilere, Hristiyan ve Yahudilere tanındığı gibi, belli bir miktar para vermeleri karşılığında kendi inanç sistemleri içinde kalmaları hakkı verilmiştir.&lt;br /&gt;Saabilik'te, her gezegen için hergün namaz kılınmasının ya-nısıra, haftanın günlerinin herbiri, bir gezegene özel ayinler düzenlenmesi için ayrılmıştır. Pazar günleri Güneş ayinlerine, Pazartesi Ay ayinlerine, Salı Mars, Çarşamba Merkür, Perşembe Jüpiter, Cuma Venüs ve Cumartesileri de Satürn ayinlerine ayrılmıştır. Latince kaynaklı batı dillerinde günlerin isimleri, bu güneş kültünün günümüze yansımasından başka birşey değildir. Örneğin Pazar "Sunday" Güneş günü, Pazartesi "Monday" Ay günü ve Cumartesi "Saturday" de Satürn günüdür.&lt;br /&gt;Bu tapınım şekli, İskender işgali döneminde Pisagoryen öğreti ile karşılaşılınca bir nebze değişmiş ve Saabilik, bir Yüce Varlık ve onun yönetimi altındaki altı yardımcısına inanmak şekline dönüşmüştür. Aynı dönemde hava, su, toprak, ateş gibi dört temel elemana, cansız varlıkların, bitkilerin ve hayvanların da ruhları bulunduğuna, Yüce Varlığa yalnız sevgi ile ulaşılabileceğine inanmak gibi Batıni inanç biçimleri de Saabiliğe yerleşmiştir. Saabiler için artık, Azimun, Hermes, Örfe ve Pisagor ulu Tanrı ile bir olmayı başarmış yüce ruhlar, yarı tanrılardır.&lt;br /&gt;Saabilik'te de, diğer Batıni ekollerde olduğu gibi sır saklamak esastır. Saabiler, kendilerinden olmayanlara sırlarını kesinlikle vermezler. Saabiliğin yozlaşmış bir devamı niteliğinde olan günümüz Yezidiliğinde aynı sır saklama prensibi olduğu gibi korunmakta ve yabancılar topluluk içine kesinlikle alınmamaktadır.&lt;br /&gt;Saabilerin sır ayinleri, gezegenlere ithaf edilmiş mabetlerin altındaki salonlarda yapılırdı. Bu salonlar, önce aslına tapınılan, Pisagoryen etkileşimden sonra birer sembol haline dönüşmüş olan gezegenlerin heykelleri ile doluydu. Saabiliğin bir kolu da Arap Yarımadasındaydı.. Mısır’a göç eden Saabilerin bir kolu Yemen'e gitmişti. Yahudi kralı Süleyman'ın karşılaştığı ve aşık olduğu Saba Melikesi Belkıs bu Yemen Saabilerinin kraliçelerinden birisiydi. Kuran'da da bu Yemen inanışına değinilmekte ve onlardan tek Tanrıcı " Hanif Din" inanırları olarak bahsedilmektedir. İslamiyet üzerinde öğretileriyle etkili olan da Saabiliğin bu koludur.&lt;br /&gt;Bir yandan Mısır İskenderiye okulu kökenli sufilerin görüşlerine, diğer yandan da Saabiliğe dayanan İsmaililik, Batıni inancın tüm İslam dünyasına yayılmasında etken olmuştur. İsmaililik Şamanist Türkler arasında çok daha çabuk yayılmıştır çünkü, Şamanizm'de Batıni bir yön zaten vardır.&lt;br /&gt;Türkistan'a ve Türk mutasavvıflarına geçmeden önce, İslam dünyasında büyük etkiler yapmış bazı sufileri incelemek gerekir.&lt;br /&gt;Bu sufilerin başında "Enel Hak" (Ben Tanrıyım) diyen ve bu sözünden geri dönmediği için Sünni Ortodoks yöneticiler tarafından derisi yüzülerek öldürülen Hallac-ı Mansur gelmektedir. (4) M.S. 850'lerde dünyaya gelen Mansur, M.S. 922'de, Halife Muktedir'in emri ile Bağdat'da öldürüldü. Mansur, insan-Tanrı-evren üçlemesini içeren varlık birliğini savunuyordu. Gençliğinde Kahire'de bulunan Mansur, burada İskenderiye okulu ardılları ile tanıştı ve onların görüşlerini benimsedi. Daha sonra tüm Türkistan'ı dolaştı ve buradaki Sufi tekkelerinde görüşlerini yaydı. Mansur'a göre, gerçek olan "Bir"di. Çokluk, bu "bir"in değişik biçim ve nitelikteki yansımalarıydı. Evren ve insan "bir"in dışında değil içindeydi ve onunla özdeşti. Bu nedenle insanın "Enel Hak" demesi doğruydu. İnsan Tanrıydı, Tanrıdan bir cüzdü. Ancak Tanrı sadece insan değildi, tüm evrenin bütünüydü. Mansur'a göre evren yaradılmamış, bir ışık ve sevgi yumağı olan Tanrıdan fışkırmıştı. Onun kullandığı "Işk" kelimesi, hem Tanrısal nuru hem de Tanrısal sevgiyi birlikte içinde barındırmaktadır.&lt;br /&gt;Tüm semavi dinlerin ileri sürdüğü yaradılış, varoluşun yanlış yorumlanmış bir biçimidir. Gerçeği kavrama gücünden yoksun olanlar, tüm varlıkların Tanrıdan ayrı birer birim olduğunu öne sürerler. Bunun bir yanılgı olduğunu anlamak ancak sezgi ile mümkündür ki, her birey kendi içine dönerek bu sezgi gücünü ortaya çıkarabilir. Bu içe kapanış sonucu önce Tanrısal sevgi uyanır, sonra da gönülde Tanrısal nur açık seçik görülür. İşle gerçek sır, Tanrıyı gönülde görmektir.&lt;br /&gt;"Kendini bilen Tanrıyı bilir, kendini seven Tanrıyı sever" diyen Mansur, Sünni otoritelerce sapkın olarak tanımlanmış ve düşüncelerinden vazgeçmesi için önce kamçılanmış, sonra derisi yüzülmüş ve en sonunda da Sünni inanırlar tarafından taşlanarak öldürülmüştür.&lt;br /&gt;Mansur'un inancı uğuruna ölümü seçmesi sufiler arasında derin izler bırakmış ve onun ölümü ile sufi akım içine kapanacağına, şahlanmıştır.&lt;br /&gt;Özellikle Anadolu sufileri üzerinde etkisi bakımından önemli olan bir başka İslam filozofu da Feridettin Attar'dır (5).&lt;br /&gt;M.S. 1119'da Nişapur'da doğan ve 1193'de aynı yerde ölen Attar'ın önemi, Batıni görüşleri içeren "Mazhar'ül Acaib" adlı bir eser bırakmış olmasıdır. Bu eseri nedeniyle dönemin yetkililerince putperestlikle suçlanan Attar, öldürülme tehlikesi altında ülkesinden bir süre için ayrıldı. Yöneticilerin değişmesinden faydalanan Attar Nişapur'a geri döndü ve öğretisini yaymaya devam etti.&lt;br /&gt;"Vahted-i Vücud" (varlık birliği) kavramının sufiler arasında yaygınlaşmasından son derece etkili bir rol oynamış olan Attar'a göre varolmak, yüce bir nur olan Tanrıdan fışkırmak, görüş alanına çıkmaktır. Oluş,Tanrıdan çıkış ve yine ona dönüştür. Tanrısal ışık, en yüceden en aşağı kata doğru basamak basamak görüş alanına çıkar. Bu basamaklar değişik nitelikli varlık türlerini oluşturur. Varoluş, yoktan yaradılış anlamına gelmez. Görünmeyenden görünür duruma geçme eylemini belirtir. İnsan Tanrı ile özdeştir, Tanrısal bir varlıktır. Varlık türleri içinde Tanrıya en yakın olanı insandır ve bu nitelikleriyle de varlık birliğinin, "Vahted-i Vücud"un merkezidir. Bireysel irade topyekün iradenin bir cüzüdür.&lt;br /&gt;Ruh ölümsüzdür. Tanrıdan gelmiş ve ona geri dönecektir. Beden ise, ruhun yeryüzündeki aracı durumundadır. Ruh, tekamülü ve Tanrıya ulaşması için ne kadar bedene ihtiyacı varsa, o kadarını eskitecektir.&lt;br /&gt;Attar, ülü eseri Mazhar-ül Acaib'de, "Tanrı görünmeyen durumda iken, kendisine olan sevgisi yüzünden görünür olmak istedi.&lt;br /&gt;Böylece Tanrısal sudur başladı ve tüm varlık türleri oluştu. Sevgi, bu oluşun kaynağıdır, ilk nedenidir" demektedir.&lt;br /&gt;Attar da, diğer Batıni doktrin yanlıları gibi, ruhun çeşitli aşamalardan geçerek olgunlaştığını ve en sonunda Kamil İnsan olarak Tanrıya kavuştuğunu savunmaktadır. Attar'ın bu görüşleri Anadolu mutasavvıfları Yunus Emre ve Mevlana'yı derinden etkilemiştir.&lt;br /&gt;Batıni görüşün geniş kitlelerce tanınmasına ve sevilmesine ön ayak olan bir başka sufi de, düşüncelerini şiire döken ve rubaileri nesilden nesile halen söylenmekte olan Ömer Hayyam'dır (6).&lt;br /&gt;Hayyam, İran'ın o dönemde ışık kaynağı olan Nişapur'da M.S. 1050 yılında doğdu. Sanatkar ruhlu Hayyam, diğer sufilerden daha farklı bir yaşam seçti. Şaraba düşkünlüğüyle tanınan ve sufi tekkeleri yerine şaraphaneleri ziyaret eden Hayyam, Türk illerini, Semerkant ve İsfahan'ı gezdi. Hayyam'ın cebir dalında çalışmaları olduysa da görüşlerini günümüze şiirleri yani rubailer ile ulaştırdı.&lt;br /&gt;Hayyam'ın dörtlükler şeklinde yazdığı bazı rubaileri peşpeşe sıralarsak başka söze gerek kalmayacak:&lt;br /&gt;"Yaşamın sırlarını bileydin,Ölümün sırlarını da çözerdin.Bugün aklın var birşey bildiğin yok,Yarın akılsız neyi bileceksin?&lt;br /&gt;Bu dünyadan başka dünya yok, arama.Senden benden başka düşünen yok, arama.Vazgeç ötelerden, yorma kendini.O var sandığın şey yok mu, o yok, arama.&lt;br /&gt;Kimi dinde imanda buldu yolu,Kimi akıl, bilim yolunu tuttu.Derken bir ses geldi karanlıklardan;"Gafiller, doğru yol ne odur ne bu"...&lt;br /&gt;Hep arar dururdum dünyaya geleli,Alın yazısını, cenneti, cehennemi.Hocam kesti attı sağlam bilgisiyle;"Alın yazısı, cennet, cehennem sende" dedi.&lt;br /&gt;Biz aşka tapanlarız, Müslüman değil,Cılız karıncalarız, Süleyman değil.Biz eskiler giyen benzi soluklarız,Pazarda sırma satan bezirgan değil.&lt;br /&gt;Ben kendiliğimden var değilim bu varlığımla,Kendim çıkmış değilim elbet bu karanlık yola.Bir başka varlıktan gelmiş bendeki varlık.Ben dediğin kim ola, nerede, ne zaman var ola?&lt;br /&gt;Güneşi balçıkla sıvamak elimde değil,Erdiğim sırları söylemek elimde değil.Aklım düşüncenin derin denizlerinden,Bir inci çıkardı ki, delmek elimde değil.&lt;br /&gt;Yetmişiki millet, bir o kadar da din.Tek kaygısı seni sevmek benim milletimin.Kafirlik, Müslümanlık neymiş, sevap, günah ne?Maksat sensin, araya dolambaçlar girmesin.&lt;br /&gt;Dün özledim de seni coştum birden bire,Çıktım, senin yerin dedikleri göklere.Bir ses yükseldi ta yukardan, yıldızlardan;"Gafil" dedi, "Bizde sandığın Tanrı sende".&lt;br /&gt;M.S. 1122'de ölen Hayyam'ın düşünceleri hakkında başka birşey söylemeye gerek yoktur.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;YESEVİLİK&lt;br /&gt;Batıni doktrinler tarihi açısından önem taşıyan bir başka mutasavvıf, kendisinden sonrakilerin yönünü çizmiş olan Türk sufisi Ahmet Yesevi'dir. Yesevi'nin yaşamına ve görüşlerine geçmeden önce, Orta Asya Türklerinin, İslamiyetin yayılma yıllarındaki durumlarına ve inançlarına göz atmak gerekir.&lt;br /&gt;Kadim Uygur imparatorluğunun mirasçıları olan Orta Asya Türkleri, bir güneş kültü olan Şaman dinine bağlıydılar (7). Naacal öğretisinin binlerce sene içindeki bozulmuş bir ifadesi olan Şaman dinine göre, Türkler, aynı Tanrının eril ve dişil ifadeleri olan Güneş ve Ay'dan doğmuşlardır. Şamanizm'in rahipleri Şamanlar, Güneş ve Ay tapınım törenlerinde kırmızı külah giyerler, kopuz çalarlar ve dans ederlerdi. Benzeri uygulama, Şamanist Türklerin devamı olan Anadolu Alevilerinde ve ayrıca Mevlevilerde de görülmektedir.&lt;br /&gt;Şaman olabilmek, uzun bir inisiyatif yolu takip etmeyi gerektirirdi. Şaman adayları özel törenlerle rahipliğe kabul edilir ve ancak görsel sırları aldıktan sonra Şaman sıfatını kazanabilirlerdi. Şamanizme göre evrende her şeyin bir ruhu, canı vardı. Dağlar, göller, ırmaklar ormanlar hep canlı olarak kabul edilir ve ağaçlara kutsallık yüklenirdi. Güneş ve Ay, onların ortaya çıkmasına sebep olan en büyük Tanrının, Kara Han'ın oğlu olan Gök Tanrı "Ülgen'in birer sembolüydü (8). Şamanlar, Gök Tanrı Ülgen'e ulaşılabilmek için içlerine kapanır ve vecde ulaşmaya çalışırlardı. Şaman deyimi de rahiplerin bu hallerinden gelmekteydi ve "kendinden geçmiş kişi" anlamındaydı.&lt;br /&gt;Gök Tanrıyı akılla algılamak mümkün değildi. Onun için Güneş ve Ay'ın, Tanrı Ülgen'in temsilcileri olarak saygı görmeleri, onlara tapınılması gerekliydi. İnsan ile doğa arasındaki ilişkilere, insan ile insan arasındaki ilişkiler kadar özen göstermek gerekirdi çünkü bir taş, ağaç ya da nehrin ruhu, bir insanın ruhundan daha aşağıda değildi.&lt;br /&gt;Eski bir Türk destanı olan "Oğuz Kaan Destanı"nda, Türklerin doğuşu efsanesi şöyle anlatılmaktadır: (9)&lt;br /&gt;"Oğuz Kaan, Tanrı Ülgen'e yakarırken, gökten bir ışık belirdi. Bu göksel ışığın ortasında bir kız vardı. Bu kız Oğuz'a üç çocuk doğurdu. Adlarını Güneş, Ay ve Yıldız koydular." Bunlar, gökten yere inen ruhu remzetmek üzere, ucu aşağı dönük bir üçgenle sembolize edilmiştir.&lt;br /&gt;"Daha sonra, Oğuz Kaan ormanda dolaşırken, bir ağaç kovuğundan bir başka kız çıktı. Bu kızdan da üç çocuğu oldu. Bulara da gök, dağ ve deniz adlarını verdiler. Bu altı çocuktan Türk nesli doğdu". Destanın ikinci bölümünde yer alan, ağaç kovuğundan çıkan kız doğanın, dolayısıyla evrenin sembolüdür. Ondan doğan üç çocuk da, gök Havanın, dağ Toprağın ve deniz de Suyun sembolüdürler ve üç çocuğun simgesi de, ruhun gökyüzüne, yani Tanrıya döneceğini.gösteren ucu yukarı bakan üçgendir. Her iki üçgenin birleşimi, eski bir Mu simgesi olan altı köşeli yıldızı, Tanrısal adalet yıldızını verir.&lt;br /&gt;Tüm bu ipuçları, Orta Asya Türklerinin tek Tanrılı bir inanış olarak kabul edilebilecek "Gök Tanrı" dinine inandıklarını göstermektedir. Ülgen'in altındaki tanrılar ancak, ikincil dereceli tanrılardır. Buna karşın, bu tek Tanrı inancı Müslümanları tatmin etmemiştir. Zaten İslam peygamberi Muhammed, kendisi Türkleri tanımamasına rağmen, onları düşman ilan etmiştir. "Kıtat Ül Türk" başlığı taşıyan bir hadisinde Muhammed, Türklerle savaşmanın özel bir anlamı olduğunu, kıyametin ancak, Müslümanların Türkleri öldürmelerinden sonra kopabileceğini söylemiştir (40). Buhari'nin, "Es Sahih Kitabül Cihad" adını taşıyan, peygamber hadislerini derleyen eserinde Muhammed'in, "geniş yüzlü, küçük gözlü, basık burunlu, yüzleri kalkan gibi Türklerle öldürüşmedikçe kıyamet kopmaz" dediği belirtilmektedir. Bu hadis uyarınca Arap orduları Türk topraklarına girmiş ve "kafir Türklerle öldürülmüşlerdir". Ancak, kıyamet kopmamış, netice Türklerin Müslümanlığı kabulü olmuştur.&lt;br /&gt;Emeviler yönetimi sırasıda Türkistan'a giren Arap orduları son derece ırkçı davranmışlar ve onların bu tutumu Türk halkının büyük tepkisine yol açmıştır (11). İki ulus arasında çok uzun süren kanlı savaşlar meydana gelmiştir Kentlerde yaşıyan Türk halkı, işgalci Arapların bazı vergi muhafiyetleri tanıması neticesinde ve yoğun baskılar altında daha çabuk İslamiyete geçerken, göçebelerin Şamanlıktan kopmaları ve Müslüman olmaları daha uzun bir süreç almıştır. Sonunda kabul ettikleri Müslümanlık da, sadece görünürde Müslümanlık olmuştur.&lt;br /&gt;Arapların zengin Orta Asya kentlerini işgali M.S. 630'larda başladı. Özellikle Halife 2. Yezid döneminde Türk hakanı Su-Lu'nun Arap ordularına yenilmesi, Müslümanlığın Türk topraklarına bir daha çıkmamacasına yerleşmeye başlamasına yol açtı (12). Araplar, Orta Asya Türklerinden bir bölümünü, köle asker olarak kullanmak üzere ülkelerine götürdüler. Arapların bu tutumu hiç de ummadıkları bir neticeye yol açtı. Büyük bir Türk göçü başladı ve zaman içerisinde, Arap egemenliğindeki toprakların tamamı Türklerin yönetimine geçti. Araplar için geçen yüzyılın sonuna kadar bitmeyecek Türk egemenliği başlamış oldu.&lt;br /&gt;Türklerin, Emevilerin getirdiği sömürgeci İslamiyete direnmeleri, iki ulus arasında kanlı savaşlara ve düşmanlığa yol açtı. Bu kuvvetli direncin altında, eski inançlarını koruma isteğinin yanısıra, Emeviler'in aşırı Arap milliyetçiliği gütmeleri de yatıyordu. Türkleri, yok edilmesi gereken ırk, kendilerini de üstün ırk olarak gören Emeviler, ırkçı politikalarını işgal ettikleri tüm Arap olmayan kentlerde sergilediler. Bir İran veya Türkistan kentinde yerli halkın Arap işgalcilerle aynı kaldırımda yürümeleri bile yasaktı (13). Bir Arabın geldiğini gören yerli, kaldırım değiştirmek zorundaydı. Emeviler için kendileri efendi, diğer uluslar köleydi. Arap olanlar, Arap kadınları ile evlenemezdi. Aksine davrananların kellesi uçurulurdu.&lt;br /&gt;Emevi devletinin yıkılmasından sonra ortaya çıkan Abbasiler, Emevileri desteklemiş olan Arap unsurlara güvenemezlerdi. Onun için atlarını paralı Türk askerlerine dayamak zorunda kaldılar. Bu zorunluluk, Abbasiler'in, İslamiyeti kabul etmeleri koşuluyla tüm milletleri Araplara eşit saymaları ödününü getirdi.&lt;br /&gt;Bu arada meydana gelen bir olay, Türk-Arap yakınlaşmasına ve daha çok sayıda Türk'ün İslamiyeti kabulüne yardımcı oldu. Orta Asya'da Çin-Türk rekabeti yüzyıllardır sürmekteydi ve M.S. 700'lerde Çin, Batı Türkistan'ın önemlice bir bölümünü ele geçirmişti. Aradan 50 yıl kadar geçtikten sonra Çinlilerin yeni bir saldırı başlatmaları üzerine Türkler, Abbasi'lerden yardım istediler. Arapların bölgedeki ordusunun yardımı ile Türk kuvvetleri Talaş meydan savaşında Çinlileri yendi ve Batı Türkistan Çin'in elinden kurtarıldı.&lt;br /&gt;Abbasi Halifelerinin paralı Türk askerlerinden meydana getirdiği ordunun başarısı, Türklere olan talebi artırdı ve bu talep önlenemeyen muazzam bir göçün başlangıcı oldu. 9. yüzyılda Türkler, Horasan ve civarında çoğunluğa ulaşmışlardı bile. Ancak Horasan'da hakimiyet kurabilmek için bölgeye yerleşen Türkler, Müslümanlığa geçmek durumunda kaldılar. Çünkü, Müslümanlığı daha önce kabul etmiş bölge sakinleri, başka bir dinden olanları aralarına kabul etmiyorlardı. Türkler, kitleler halinde Müslümanlığa geçiyorlardı. Ancak çoğunluğu, Müslümanlığın Şaman dinine çok daha yakın olan İsmaili mezhebini seçiyorlardı. İsmaililer de bölgede son derece örgütlüydüler ve büyük bir güç halindeydiler.&lt;br /&gt;Ahmet Yesevi, 12. yüzyılda böyle bir dönemde dünyaya geldi (14). Horasan ve civarında İsmaili Dai'lerinin yanısıra, yine aynı mezhebe bağlı Fütüvve örgütü de son derece yaygındı. Kendisi de, inisiye edilmiş bir İsmaili Dai'si olan Yesevi, Horasan İsmaili tekkesinin şeyhi konumuna yükseldi. Yesevi müridleri halk arasında Horasan erenleri ya da "Baba Erenler" olarak tanındılar (15). Diğer İsmaili dergahlarında olduğu gibi Horasan tekkesinde de müridlerin şeyhin emirlerine kesinlikle uymaları, sembolleri ve sırları anlayabilecek olgunluğa gelmek için öğreticilerini sabırla dinlemeleri, sözlerinde ve eylemlerinde kesinlikle doğru olmaları ve ser verip sır vermemeleri beklenirdi.&lt;br /&gt;Ahmet Yesevi, her ne kadar bir İsmaili Dai'si idiyse de, kendi tekkesinde bazı değişiklikler yaptı. Mesela, altı aşamalı olan öğretiyi, Fütüvve teşkilatlarını örnek alarak, dokuz aşamaya çıkardı. Yesevi müridinin şeyh unvanı alabilmesi için bu dokuz aşamayı geçmesi ve kurtuluşa ulaşması şarttı. Bu dokuz aşama şöyle sıralanıyordu:&lt;br /&gt;1-Tövbe edenler,2- Bilginler,3- Zahidler,4- Sabirler (Sabredenler),5- Salihler (Kurtulanlar),6- Raziler,7- Şakirdler (Öğrenciler),8- Muhibler (İstekliler),9- Arifler (Gönül Erenleri) (16).&lt;br /&gt;Her biri birer derece niteliğinde olan bu aşamaların maliklerine verilen adlar, Yesevi'nin bir İsmaili olduğunun göstergesidir.&lt;br /&gt;Yeseviliğin son basamağı olan Ariflerin hedefi, Tanrısal gerçeğe ulaşmak, ruhun tekamülünü sağlayarak Tanrı ile bir olmaktır. Yesevi'ye göre bunun yegane yöntemi içe kapanmaktır. Yüce Tanrıyı us ile anlamanın imkanı yoktur. Bunun için Arif kişi içine dönmeli ve sezgi gücüyle, kendinde var olan Tanrıyı içinde aramalıdır.&lt;br /&gt;İçe kapanış, kendi benliğini bir yana atmayı, Tanrıdan başka bir varlık düşünmemeyi ve bu düşünce akışının mümkün olduğunca kesilmemesi için elden geldiğince azla yetinmeyi gerektirir. İçe kapanışla sağlanan derin sezgi, ruhu Tanrıya ulaştıran sevginin uyanmasına olanak sağlar. İçe kapanan Arif (Kamil) kişi, üç aşamadan geçer: Kendini bilme; Gerçeği kavrama; Tanrıya ulaşma. İşte bu noktada Kamil İnsan artık Tanrıyla bir olmuştur.&lt;br /&gt;Yesevilik içe kapanma yöntemini Şamanist din adamlarından aldı ve bunu Batıniliğe uyguladı. Bu nedenle tarikat, Şamanizme bağlı geniş kitlelere hiç de yabancı gelmedi ve İslamın katı kurallarından kaçmak için çare arayan Türkler kurtuluşu Yesevilik'te buldular. Ancak göçebe halk, İsmaillik, Yesevilik ve Fütüvve aracılığıyla Aleviliği seçerken, kentlerde bulunan yerleşik Türkler ve onların yöneticileri Sünni görüşü tercih ettiler. Türk yöneticilerin Sünniliği seçmelerindeki başlıca etken, bu mezhebin yöntemlerinin kitleleri yönlendirme açısından çok daha büyük imkanlar sağladığını görmeleriydi. Bu yöneticilerden, Sünniliğin kentli Türkler arasında tutulmasını ve kurumsallaşmasını sağlayanların başında Selçuklular gelmektedir.&lt;br /&gt;Daha önce de görüldüğü gibi Bağdat Hilafeti Mutezile ve İsmaili hareketlerinin baskısı altındaydı. Selçuklular güçlenip, Gazzelileri ve Bizans kuvvetlerini yenince Abbasi halifesi Kaim, İsmaili baskısından kurtulmak için Selçuklu Sultanı Tuğrul'a bir çağrı gönderdi. Tuğrul kumandasındaki Selçuklu kuvvetleri M.S. 1055'de Bağdat'a girdi. Ebu Hamid El Gazali gibi ünlü sufilerin de aralarında bulunduğu Bağdat kardeşliği İhvan-ı Sefa'ya, Mütezile'ye büyük bir darbe indirildi. İsmaili Daileri ve S uf il er kenti terk etmeye zorlandı. Kadiri mezhebinin kurucusu Abdülkadir Ci-lani de Bağdat'tan ayrılmak zorunda kalan sufilerdendir.&lt;br /&gt;Bu arada, Türk illerinde başlayan Moğol akınları, Türklerin büyük dalgalar halinde batıya göç etmelerine neden oldu. Türkmenlerle birlikte, Türk illerinde yaygın olan İsmaili Daileri de batıya göç ettiler. Türkmenlerin büyük çoğunluğu Selçuklu yöneticiler tarafından, Bizans ordularının yenilmesinden sonra, iki ülke arasında tampon oluşturmaları için Anadolu topraklarına yerleştirildiler. Ancak, Sünni inançlı Selçuklu yöneticileri için kuşku uyandıran, yer yer korkulan topluluklar oldular. Alevilerin doğal müttefiki İsmaililer ise, Selçuklu devletini yıkabilmek için ellerinden geleni yapıyorlardı. İsmaililiğin son kalesi olan Alanı ut'tan Hasan Sabbah fedaileri, Selçuklu yöneticilerine ve dönemin diğer önde gelen Sünni liderlerine karşı suikastlerini sürdürüyorlardı (17). Alam ut kalesi, 1256 yılına kadar Sünnilerin korkulu rüyası olmaya devam etti. Bu tarihte, Hülagü Han komutasındaki Moğol orduları kaleyi zaptetti ve fedailerin büyük bölümünü kılıçtan geçirdi. Bu katliamdan kaçabilen İsmailliler, Anadolu'daki yandaşlarının yanına sığındılar ve İsmaillilik önemli bir güç olmaktan çıktı.&lt;br /&gt;Türklerin Anadolu topraklarına yoğun biçimde ayak basmalarından sadece 45 yıl sonra tüm ülke neredeyse tamamen Türk kontrolü altına geçti. Anadolunun doğusundan batısına bu Türk istilası sırasında eski Anadolu halklarından en küçük bir tepki dahi doğmadı (18). Aksine eskiler, yeni gelenlere adeta yer gösterdi. Bu nasıl mümkün oldu?&lt;br /&gt;Eskiler, Anadolu çok tanrıcılığı ve Apollon dini, Pisagor ve Saabilik öğretileriyle yoğrulmuştu. En büyük korkuları Sünni Müslüman işgaliydi. Yeni gelenler de, her ne kadar Müslümanız diyorlardıysa da, İslamiyetle pek alakaları yoktu. Eski ve yeniler inanç bakımından birbirlerine oldukça yakındılar. Yerli halklar, Türkmenler ile uyuşabileceklerini gördüler. Ayrıca bazı tarihçiler, Anadolu'da yaşamakta olanların arasında, çok önceleri bu topraklara gelmiş Türklerin de bulunduğunu belirtmektedirler. Türklerin bir kolu olan İskitlerin M.Ö. 4 binlerde Anadolu topraklarına yerleştikleri, ayrıca kadim Uygur imparatorluğunun bir kolu olan Sümerler'in de aslen Türk oldukları sanılmaktadır (19). Bu eski Türk boylarının varlığı, yeni Türklerin kolayca kabulünde bir etken olmuştur. Nitekim, aradan 100 yıl dahi geçmeden Moğollar da, güçlü ordularının ardından Anadolu'ya girmelerine karşın, Anadolu halkları tarafından kesinlikle kabul görmemişler ve büyük bir kısmı geri dönmek zorunda kalırken, çok azı Türkmenler arasında asimile olarak bu topraklara yerleşebilmişlerdir.&lt;br /&gt;Bu gelişmelerin sonucunda, Haçlı seferleri ile birlikte Anadolunun adı "Turchia" (Türk eli) olarak telafuz edilmeye başlandı.&lt;br /&gt;Türkmen göçerler özgürlüklerine son derece düşkündüler. Aralarında ayrılık yoktu. Kabile reisi ile basit bir çoban dahi eşit ve kardeşti. Kadınları, erkeklerin bulunduğu her ortamda yer alırlar, İslamın gerektirdiği örtünmeye de uymazlardı. Bu tutumu, bir Türkmen ozanı olan Künci şöyle dile getirmişti: "Arifler namus-ı ırzın vermez; Tesettür ne demek akıl ermez"...&lt;br /&gt;Ancak, Selçukluların Türkmenlere geniş bir özgürlük tanımaya hiç niyetlen yoktu. Sünni yöneticiler, Türkmenlerin de aynı görüşe gelmelerini sağlamak için her türlü baskıyı uyguluyorlar, Aleviliği sapkınlık olarak nitelendiriyorlardı. Bu baskılardan bunalan Türkmenlerin karşısında, Moğol akınları sonucu yıkılmış Büyük Selçuklular yerine, daha zayıf olan Anadolu Selçuları kalmıştı. Sürekli Moğol akınları şehirlerdeki ticari hayatı felce uğratmış, Türkistan'a yayılması ile Ahilik adını alan Fütüvve kuruluşları için sıkıntılı günler başlamıştı. Ahi kelimesi Arapça'da "Kardeş" anlamına gelmektedir.&lt;br /&gt;İşte bu ortamda, 2. Gıyasettin Keykubat'ın sultanlığı sırasında Horasanlı Yesevi Şeyhi Baba İlyas, halkı sultana karşı isyana çağırdı (20). Horasan'dan Amasya'ya göç etmiş bulunan Baba İlyas'ın çağrısı kısa sürede göçebe Türkmenler arasında büyük bir yankı buldu.&lt;br /&gt;Yesevi tarikatının en üst derecesi olan "Baba"lığa ulaşmış İlyas'a göre gerçek olan bu dünyaydı. Yaşamdan sonra başka dünyalarda ödüllendirme ya da cezalandırma yoktu. "Şeriat'ın saçma hükümlerine uymaya gerek yok" diyen İlyas, toplumda kadın-erkek ayrımı gözetilemeyeceğini, bütün insanların eşit olduğunu ancak sultanların bu eşitliği kuvvete dayanarak bozduklarını söylüyordu.&lt;br /&gt;Batıni doktrinin tüm kurumlarına, ruhun ölümsüzlüğüne ve tekamülüne, yeniden doğuşa ve son durağın Tanrıyla birleşmek olduğuna inanan İlyas, "Herkes eşittir. Ancak, ruhunu geliştirme yolundaki tarikat erenleri Tanrıya daha yakındır" demekteydi.&lt;br /&gt;Baba İlyas'ın isyan çağrısına koşan göçmenlerin başında, yine bir başka Yesevi Baba'sı olan, Baba İshak bulunuyordu. Baba İshak'ın çevresinde kısa sürede, Alevi Türkmenler, İsmaililer, Saabi inanırları ve Ahiler'den binlerce kişi toplandı. İshak komutasındaki bu kuvvet bir çok kere, üzerlerine gönderilen Selçuklu ordularını yendi. Baba İlyas bu sırada Amasya'da Selçukluların elinde tutsak bulunuyordu. İshak kuvvetleri onu kurtarmak üzere Amasya'ya yönelince Selçuklular yeni bir ordu kurarak, İshak kuvvetlerini yendiler ve neredeyse hepsini kılıçtan geçirdiler. Böylece, tarihe "Babailer İsyanı" olarak geçmiş olan halk ayaklanması bastırıldı (21).&lt;br /&gt;Babailer İsyanı her ne kadar yenilgiyle sonuçlandıysa da, Aleviliğin bir kurum olarak Anadolu'da ne denli yaygın ve yerleşmiş olduğunu da ortaya koydu. Daha sonraki yüzyıllarda, Selçukluların devamı niteliğindeki Osmanlılar, Yavuz Sultan Selim'in Hilafeti ele geçirmesi ile Sünni İslam dünyasının lideri konumuna yükseldiler. Buna karışın Osmanlı İmparatorluğunda da Alevi isyanları hiç eksik olmadı. 1519'da Yozgat'daki Babai tekkesinin şeyhi Baba Celal'in ayaklanması ile başlayan Celali isyanları yüzyıllarca sürdü. Ünlü Şeyh Bedrettin ayaklanması da Osmanlıları sarsan bir başka Batıni ayaklanmasıydı.&lt;br /&gt;Babailer isyanının ardından, sağ kalabilen İsmaili ve Yesevi dervişlerinin büyük bölümü, Hacı Bektaşi Veli önderliğinde biraraya gelerek, Bektaşilik tarikatini kurdular. Bektaşilik böylece, Alevi inancın örgütlenmiş üst yapısı olarak ortaya çıktı (22).&lt;br /&gt;Alevilik öğretisi dört ana başlık altında toplanabilir. Bunlardan ilki, tüm varlıkların Tanrıdan sudur ettiğine inanmak, ikincisi Kamil İnsan teorisi, üçüncüsü Ali aşkı ve sonuncusu da Şeriatın reddidir (23).&lt;br /&gt;Aleviler, "Herşeyin Tanrının bir parçası olduğunu bilirseniz, şeriat tarafından yasaklanan şeylerden vaz geçmeye, örneğin içki içme yasağına uymaya gerek yoktur" derler. Alevilere göre bugün kullanılan Kuran gerçek Kuran değildir. Muhammed'in Kuranı, Halife Osman döneminde Osman ve yandaşlarınca, kendi çıkarları doğrultusunda değiştirilmiştir.&lt;br /&gt;Anadolu Alevileri ile İran Şiileri, birbirlerinden çok farklı inanç sistemlerine sahip olan iki ayrı topluluktur. Her iki mezhebin Ali yandaşı olmaları, onların daima aynı kampta bulundukları ididasıyla ele alınmalarına yol açmıştır. Ancak, Zerdüşt dininin etkisinde kalan ve bu dinden bazı bölümleri İslami inanç sistemine sokan Şiilerin, zaman içinde şeriatın büyük bir bölümünü kabul etmiş olmalarına karşın, Batıni doktrin yanlısı Aleviler şeriatı hiçbir zaman kabul etmemişlerdir.&lt;br /&gt;Aleviler ve Bektaşiler Türkçeyi tapınım dili olarak kabul etmişler ve bu sayede Anadolu 'da Türk dilinin kullanılmasını, bugünlere ulaşmasını sağlamışlardır. Alevilerin Türkçeye bağlı kalmaları sayesinda Anadolu Türk halkının Araplaşması ya da İranlılaşması da önlenmiştir.&lt;br /&gt;Alevilik, Allah-Muhammed-Ali üçlemesine inanır. Bu inanış, Tanrı-doğa-insan birliğini kapsayan üçlemenin bir tür devamıdır. Alevilikte kadın, Sünniliğin tam aksine, kesinlikle toplumdan tecrit edilmemiştir. O, toplumun eşit bir parçasıdır. Dini törenlerde dahi başını örtmez. Bu törenlerde kadınlar ve erkekler birlikte dans ederler ve hatta, topluluğa saygı kuralını gözetmek koşuluyla içki dahi içebilirler.&lt;br /&gt;Aleviler Tanrısal vahiye inanmaz. Onlara göre Tanrının en büyük vahiyi doğa ve düşünen insandır. Şimdiye kadar yazılmış her şey insanların eseridir. Özellikle kutsal kabul edilen metinlerin yazanları da, Kamil İnsanlardır. Bu nedenle, bu metinlerin Tanrısal kabul edilerek dogmalaştırılmasına, bazı parçaları alınarak, bunlarla zorunlu bir yaşam biçimi belirlenmesine kesinlikle karşıdırlar.&lt;br /&gt;Aleviler tarihin her döneminde dünya üzerinde 300 dolayında Kamil İnsanın yaşadığına, bugün de üç aşağı beş yukarı aynı sayıda Kamil İnsanın yeryüzünde bulunduğuna inanmaktadırlar. Alevilikte en önemli Batıni inanç sudur teorisi ve Kamil İnsan inançlarıdır. Bu konular kitap boyunca birkaç kez ele alınmış olmasına rağmen, Alevilerin düşünce yapısını daha iyi anlayabilmek için, onların bu teorileri yorumlayış tarzını incelemek yararlı olacaktır.&lt;br /&gt;Alevilere göre Tanrısal sudur şöyle gerçekleşmiştir :&lt;br /&gt;"Tanrı ilk aşamada kendi bilincinde değildi. Kendisini seven ve bilme ihtiyacı içinde olan Tanrı, üst düzeyde bir bilince ulaşmak için kendisiyle yabancılaştı. Özünden hiçbir şey kaybetmeksizin tüm evren, bir ışık ve sevgi yumağı olan Tanrıdan fışkırdı.&lt;br /&gt;İkinci aşamada Tanrının kişiliğinin üç farklı yönü ortaya çıktı. Hermes rahipleri bu üçlemeye Osiris, İsis ve Horus derken Hristiyanlar, Baba-Oğul ve Kutsal ruh olarak kabul ettiler. Aleviler ise, daha önce gördüğümüz gibi üçlemeyi Allah- Muhammed- Ali diye adlandırdılar.&lt;br /&gt;Üçüncü aşamada "Aklı Evvel" ortaya çıktı. Aklı Evvel, tüm evreni ve bu arada dünyayı kaostan kurtarıp düzenli bir forma sokan kutsal güçlerin bütünüydü ve niteliğinden dolayı ona, "Evreni inşa eden usta" da denilmekteydi.&lt;br /&gt;Adem, yeryüzünde vücut bulan Tanrısal yansımaydı. Yani Mikrokozmostu. Tanrının kendisini bilmesi için insana, özellikle de Kamil İnsana ihtiyacı vardı. Çünkü, Tanrısal Nur ile birleştiğinde deneyimlerinden, düşüncelerinden faydalanarak Tarısal bilincin artmasını sağlayacak yegane varlık Kamil İnsandı.&lt;br /&gt;Aleviler, Kamil İnsan hedefine ulaşmak için Tanrıdan fışkıran ruhların gelişmek zorunda olduklarına inanmaktadırlar. Südurun ilk sonucu olarak mineraller oluşmuştur. Devrin ileriye doğru devam etmesi gerekmektedir. Minerallerden bitkiler, bitkilerden hayvanlar meydana çıkmış ve hayvanların en üst basamağındaki maymundan da insan türemiştir. Ruhun, Kamil İnsan hedefine ulaşana kadar devamlı beden değiştirdiğine, insanların yeryüzündeki yaşamlarının Kamil İnsan hedefine ulaşmak için yegane yol olduğuna, bu nedenle de insanların iyi ve dürüst olmaları gerektiğine de inanılmaktadır.&lt;br /&gt;Alevi inancına göre Tanrısal nura ulaşmadan önce her ruh şu 14 aşamayı geçmek zorundadır:&lt;br /&gt;1-Cansız maddelerin ruhu,2-Bitkilerin ruhu,3-Hayvanların ruhu,4- Şeytanların ruhu,5- Cinlerin ruhu,6- İnanmayanların ruhu,7- İnananların ruhu,8- Dindarların ruhu,9- Ermişlerin ruhu,10- Evliyaların ruhu,11 - Peygamberlerin ruhu,12-Meleklerin ruhu,13-Evrensel ruh,14- Evrensel Hikmet (24).&lt;br /&gt;Alevilerin Ali ve 12 imam inancı konumuzun dışındadır. Ancak Alevilerin Ali'ye bir birey olarak değil, Tanrısal Kelam olarak inandıklarını belirtmekle yetinelim ve bu kurumun örgütlenmiş biçimi olan Bektaşiliği ve kurucusu Hacı Bektaşi Veli'yi inceleyelim.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;BEKTAŞİLİK&lt;br /&gt;Hacı Bektaşi Veli, 1210 yılında Horasan'da doğdu (25). Burada Yesevi tarikatine katılan ve "Baba"lığa kadar yükselen Veli, 1240 yılında diğer Yesevi Babalan ve İsmaili Daileri ile birlikte Anadolu'ya geldi. Burada yakın dostu Baba İlyas'ın yanına gitti ve Amasya'ya yerleşti. Babailer isyasının arka plandaki örgütleyicilerinden olduğu sanılan Veli, fazla deşifre olmaması sayesinde büyük katliamdan kurtuldu. Anadolunun birçok yerini dolaşan Veli, sonunda Kırşehir'in Sulucakaracahöyük bucağına yerleşti ve Yeseviliğin devamı niteliğinde olan Bektaşiliği yaymaya başladı. Babailer isyanından sağ kurtulan Yeseviler ve İsmaililer kısa sürede Hacı Bektaş etrafında toplandılar. 1271'de aynı yerde öldüğünde çevresinde binlerce müridi vardı.&lt;br /&gt;"Din ayrılığı gereksiz. Dinler insanlar arasında anlaşmazlıklara neden oluyorlar. Aslında tüm dinler dünyada barış ve kardeşliği sağlamak içindir" diyen Hacı Bektaşi Veli, bu görüşlerini Velayetname adlı eserinde ortaya koydu.&lt;br /&gt;Bektaşiliğin öncelikli hedefi, temelini sevginin oluşturduğu "Evren-Tanrı-İnsan" birliğini kavramaktır. İnsan bir sevgi varlığıdır. İnsan Tanrısal niteliklerle donatılmıştır. Başarının ilk basamağı kişinin kendisini tanıması ve sevmesidir. "Kendini seven Tanrıyı da sever"... (26)&lt;br /&gt;Bektaşilikteki Tanrı sevgisinin en güzel ifadelerinden birisi, şu ünlü dörtlükte ortaya konulmuştur:&lt;br /&gt;"Şakirdleri taş yonarlar.Yonup üstada sunarlarCalabın adın anarlarO taşın her paresinde"...&lt;br /&gt;Diğer Batıni ekollerde olduğu gibi Bektaşilikte de ruh ölümsüzdür. Ruh gövdeye sonradan girmiştir ve geldiği Tanrısal kaynağa geri dönecektir. Ruh gövdeye sadece dirilik sağlamakla kalmaz, anlayış, hatırlama, bilme, tanıma, düşünme ve akıletme gibi yetilerin de kaynağıdır.&lt;br /&gt;İnsan, yaşadığı ortamda bağımsız bir varlıktır. Onun görevi alçak gönüllü davranmak, özünü arındırmak, olgunlaşmak, gösterişten uzak durmak ve yüreğini doğa, insan ve Tanrı sevgisiyle doldurmaktır. İnsani bedenler amaç için sadece birer vasıtadır. Bu nedenle insanları kadın-erkek diye ayırmak, ya da sosyal konumlarına veya ırklarına bakarak küçük görmek yapılabilecek en büyük yanlıştır. Kadın-erkek tüm insanlar eşittir. Tüm dinler insanı olgunlaştırmak, barış ve kardeşliği yaymak içindir. Oysa zamanla dinlerin bu anlamları değiştirilmiş ve katı, çekilmez kurallar getirilerek insanların yaşamları kısıtlanmış, kendilerini geliştirme imkanlarının önüne set çekilmiştir. Gerçek yasaklar, şeriatın öngördükleri değil, tarikatın temel ilkelerine aykırı davranışlardır.&lt;br /&gt;Bektaşilik, evrenin, Tanrının sureti olduğunu, insanın da yer yüzünün Tanrısı konumunda bulunduğunu kabul eder. Tanrı insanın içinde olduğundan, Tanrısal özellikler olan düşünme yetisi, irade, eylem özgürlüğü de insanda mevcuttur. Gerçek ibadet, insanın düşüncelerini kendisi üzerinde yoğunlaştırmasıdır. İnsanın kendi dışındaki bir olguya ibadet etmesi gereksizdir. İnsanın kendi varlığını düşünmesi, ruhsal olarak gelişmesini sağlayacak ve birey, Kamil İnsan konumuna ulaşabilecektir. Kamil İnsanda Tanrı, bu evrende kendi bilincine varmanın en üst noktasına ulaşır. Ancak Kamil İnsanlar Tanrıya dönebilir ve onun tarafından özümsenir.&lt;br /&gt;Bektaşilikte ketumiyet esastır. Bektaşilerin törenleri halka açık değildir. Gizli, özel ritüelleri vardır ve bunlardaki "Bektaşi Sırrı" büyük bir özenle korunur. Ritüeller açısından Velayetname'nin özel önemi vardır. Ancak Bektaşiliğin son biçimi ile kurumlaşması, M.S. 1500'lerde, dönemin Bektaşi şeyhi Balım Sultan tarafından yapılan bazı düzenlemeler neticesinde mümkün olmuştur.&lt;br /&gt;Bir Bektaşi müridi, öğretiyi ancak bir mürşidin yardımı ile anlayabilir. Mürşidin (rehberin) varlığı kesinlikle zorunludur. Bu nedenle yeni giren mürid'in mürşidine mutlak itaati, ona tamamiyle teslim olması son derece doğaldır. Tarikatın sembollerinin ve pratiklerinin anlaşılması ancak onunla mümkün olur. Bektaşi öğretisi, mürid'in yaşadığı toplum içinde öğrendikleriyle çok ters olduğu ve özellikle de şeriat öğretileriyle son derece uyumsuz bulunduğu için yeni gireni olası bir şoktan korumak amacıyla rehberlik sistemine büyük önem verilmiştir. Mürşid üç sıfat ile tanımlanabilir; Mürebbi, öğretmen ve eğitici. Diğer bir deyişle şeyhin temsilcisi, öğretmen üstad ve ruhsal yaşam sanatında örnek alınacak kişi. Mürşidin varlığı ile, Bektaşilik sırrı yaşanan bir olgu haline gelir. Müridden beklenen yegane şey zihnini sürekli açık tutarak, öğrenmesi ve öğrendiklerini en büyük sır olarak saklamasıdır.&lt;br /&gt;Hacı Bektaş, Tanrıdan varolan insanları dört grupta toplar. Bunlar Tanrıya ulaşma konusunda farklı yöntemler uygulayan insanlardır. Birinci grupta, gerçeği Tanrıya ibadette arayan sofu kişiler vardır ve dünya üzerindeki insanların oldukça önemli bir bölümü bu gruptandır. İkinci grupta tarikatın yolunu uygulayan ancak sofuluktan kurtulamayanlar, üçüncü grupta Tanrı hakkındaki sırları bilme ayrıcalığına sahip, ermişler ve nihayet sonuncu grupta da Tanrı ile birleşmiş olanlar yer alır. İşte Bektaşilikteki bu dörtlü inanç biçimine, "Dört Kapı Öğretisi" denilmektedir. Bir Bektaşi, bu dört kapıdan geçmeden Kamil İnsan olamaz.&lt;br /&gt;İlk kapı, ortodoks dinsel yasaların öğretildiği Şeriat kapısıdır. Bunu, tarikatın gizli pratik ve sembollerinin verildiği Tarikat Kapısı ve mistik Tanrı biliminin öğretildiği Marifet Kapısı izler. Bektaşi için gerçek ancak dördüncü kapı olan Hakikat Kapısı ile gözler önüne serilir.&lt;br /&gt;Dört kapının her biri on basamaktan oluşmaktadır ve kişi derviş olmak niyetindeyse, bu basamakları tırmanmak zorundadır.&lt;br /&gt;Şeriat kapısında İslam dininin temel ilkeleri, Aleviliğin genel koşulları ile "Allah- Muhammed- Ali" üçlemesinin gizemi öğretilir. Bu kapının (derecenin) müdirlerine "Beloğlu" ya da "Aşık" denir. Aşık henüz nasip almamış kişidir. Şeriat kapısının 10 basamağı şöyle sıralanır:&lt;br /&gt;1- İman etmek,2- Kuran öğrenmek,3- Namaz, oruç, zekat, haç gibi zorunlu görevleri yerine getirmek (bu zorluluklar bir sonraki kapıda kalkar),4- Dürüst davranmak,5- Evlenmek,6-Cinsel yaşamdaki yasakları bilmek,7- Muhammed'e ve onun cemaatine uymak,8- Herkese şevkatli davranmak,9- Her türlü temizlik kaidesine uymak,10- Emirler ve yasaklara itaat etmek.&lt;br /&gt;Şeriat kapısı koşullarını tam olarak uygulayan ve mürşidinin de onayı ile ikinci dereceye, Tarikat Kapısı'na geçen müride verilen unvan artık "Yol Oğlu" ya da seven bir dost anlamına gelen "Muhip"tir. Bir muhip ilk iş olarak Pir'e bağlılık yemini etmek ve bundan önceki tüm günahları için tövbe etmek zorundadır. Bundan sonra muhip, mürşidi tarafından tarikat kuralları hakkında eğitilir ve bu kuralları anladığını, kabul ettiğini göstermek üzere saçlarını kestirerek, giysilerini sadeleştirir. Bu kapının dördüncü basamağını çok sıkı bir çalışma ve disiplin terbiyesi, beşinci basamağını da mürşide ve tüm kardeşlere hizmet oluşturur. Altıncı basamakta muhip alçak gönüllü davranmak ve Tanrıdan korktuğunu ihsas etmek durumundadır. Yedinci basamakta Tanrı korkusundan ona sığınarak kurtulan muhip için daha sonraki sekizinci aşama, dikkatli ve ölçülü davranmayı öğrenmektir. Dokuzuncu basamakta maneviyat ve sevgi üzerine bilgisini yoğunlaştıran muhip son basamakta sevginin Tanrısal yönünü tanımakta ve bir üst dereceye geçmeye hak kazanmaktadır. Görüldüğü gibi, İslam şeriatına uyma zorunluluğu daha ikinci derecede sona ermektedir. Kadın ve erkeklerin birlikte katıldıkları bu derecede yapılan törenlere "İkrar ayini" ya da "Ayin'i Cem" adı verilir.&lt;br /&gt;Üçüncü derece, Marifet Kapısıdır. Derece saliklerine "Derviş" adı verilir. Marifet Kapısı töreninin adı "Vakfı Vücut" törenidir. Dereceyi almak için bazen on yıl dahi bekleyen Derviş'e bu törende tarikatın resmi tacı giydirilir.&lt;br /&gt;Marifet kapısında insanın, Tanrının, evrenin gizemleri, değerleri ve anlamlan üzerinde durulur. Doktrinin önde gelen öğretisi olan "Birlik Yasası"nın gizemine varılır.&lt;br /&gt;Dervişin bu kapıda aşması gereken on basamak şöyle sıralanır:&lt;br /&gt;1- Ahlaki davranış disiplini,2- Hoşgörülü ve alçakgönüllü olmak,3- Kendini kontrol etmek ve sürekli özeleştiride bulunmak,4- Sabırlı olmayı bilmek,5- Cinsel yaşamda temiz ve disiplinli olmak,6- Herkese karşı cömert davranmak,7- Kibirli olmamak,8- Batıni bilimin ayrıntılarını incelemek,9- Batıni bilimi uygulama aşamasına sokmak,10- Kendini tanımak ve bilmek.&lt;br /&gt;Kendisini tanıyan ve kendisini, dolayısıyla da Tanrıyı bilen kişi Bektaşi öğretisinin de son aşamasına geçmeye hak kazanmış kişidir. Bektaşiliğin son derecesi, Yesevilikte olduğu gibi, Kamil İnsan derecesi de denilebilecek, "Baba" unvanının elde edildiği "Hakikat Kapısı"dır. Hakikat Kapısı'na özel bir törenle eriştirilen Baba, Mürşid olma hakkını da elde eder. Bektaşi tekkelerinin yöneticileri Baba'lar arasından tayin edilir. Bektaşi Babaları'nın da on görevi vardır:&lt;br /&gt;1- Toprak ile bir olduğunu kavramak,2- Diğer inanç biçimlerine hoşgörülü olmak,3- Doğayı ve doğal dengeyi bozacak eylemlerden kaçınmak,4- Dünyayı tanımak ve dünya ile varlık birliğini kavramak,5- Tanrının yüceliği önünde eğilmek,6- Dereceye ait sırları yalnızca diğer Baba'lar ile tartışmak ve dışarı sır vermemek,7- Tanrıyı ruhsal varlığı içinde hissetmek,8- Tanrısal Nuru görmek,9- Tanrıya, Tanrısal Nur içinde erimek amacıyla yakınlaşmak ve;10-Tanrıyla bir olmak. İşte bu aşamada Bektaşi Babası Tanrısal bir varlıktır, Kamil İnsandır. (27)&lt;br /&gt;Bektaşilerin en önemli düsturu, "Gelme gelme, gelir isen dönme"dir. Bu düsturdan da anlaşılacağı gibi, tarikate girecek kişi son derece sıkı biçimde denetlenir. Bir kez üye olundu mu da tarikatten çıkma söz konusu değildir. Bektaşiler birbirlerini tanımak için özel cümleler, işaretler ve semboller kullanırlar. Bektaşiler için Hallac-ı Mansur çok önemli bir Kamil İnsandır. Enel Hak ilkesi için yaşamını feda etmekten çekinmeyen Mansur'a Bektaşiler borçlarını, törenlerin yapıldığı salonun tam ortasında bulunan bölüme "Dar-ı Mansur" adını vererek ödemeye çalışmışlardır.&lt;br /&gt;Bektaşilik özellikle, yanına çekmeyi başardığı Yeniçerilerin askeri gücü sayesinde Sünni Osmanlı yönetimine dahi direnebilmiş, Yeniçerilerden çekinen Sünni Halifesi Osmanlı hükümdarları Bektaşi tekkelerine dokunamamışlardır (28).&lt;br /&gt;Yeniçeriler, Osmanlılar tarafından işgal edilen Hristiyan topraklarından toplanan çocuklardan kurulu bir ordudur. Bu Hristiyan kökenleri nedeniyle, katı Ortodoks Sünni inançlara bağlanmak yerine, Bektaşiler'in özgür inançlı ve sadece ve görünüşte Müslüman sistemini kabul etmişlerdir. Osmanlı ordusunun bel kemiğini oluşturan bu kuvvet sayesinde Bektaşiler, Yavuz Sultan Selim döneminde Osmanlılar'ın Sünni İslam dünyasının liderliğini ele geçirmiş olmalarına karşın, varlıklarını sürdürebilmişler ve yer yer de etkili olmayı başarmışlardır. Yeniçeriliğin 1826'da kaldırılması ve tüm Yeniçerilerin öldürülmelerini takip eden dönemde Bektaşilere de büyük darbeler indirilmiş ve tarikat neredeyse Anadolu'dan tamamiyle silinmiştir (29). Sünnilerin bu yoketme dalgasından sadece, bir bakıma Osiris Mabedi ve İskenderiye Okulu'nun da devamı sayılabilecek, Mısır'daki "Kaygusuz Tekkesi" kurtulabildi. O yıllarda Mısır'ın İstanbul'dan bağımsızlığını nispeten almış olması sayesinde Osmanlı yönetiminin şiddet kampanyasından kurtulan Kaygusuz Tekkesinde halen çok değerli tarihi eserler korunmaktadır.&lt;br /&gt;Osmanlı topraklarındaki Bektaşiler, tekkelerinin büyük bölümü harap edilmiş olmasına karşın, iyi örgütlenmişlikleri ve toplum arasında kendilerini destekleyen önemli bir Alevi kitlesinin bulunması sayesinde çabuk toparlandılar ve çok daha zor koşullar altında da olsa faaliyetlerini sürdürdüler.&lt;br /&gt;Yaklaşık 700 yıl Sünni yönetimin baskısı altında yaşayan Aleviler ve Bektaşiler, Mustafa Kemal ile birlikte bu baskılardan kurtulma şansı doğunca, buna dört elle sarıldılar. Atatürk, Kurtuluş savaşı sırasında bir yandan İttihat ve Terakki cemiyetinin ardılları olan Türk subaylarınca, diğer yandan da Bektaşi ve Alevilerce desteklendi. Atatürk, milli mücadeleyi başlatmadan hemen önce, 1919 yılının 25 Aralık'ında Hacı Bektaş dergahını ziyaret ederek, Bektaşi ve Alevilerin desteğini istedi. İnançları bakımından laik sisteme zaten yüzyıllardır yatkın olan Aleviler, Kuvayı Milliye'ye tam güçleri ile destek verdiler (30). Bunun da ötesinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde Atatürk'ün önde gelen destekleyicileri Alevi milletvekilleriydi. Onların lehteki oyları sayesinde Hilafetin kaldırılması mümkün oldu.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;AHİLİK&lt;br /&gt;Batıni doktrinin Anadolu'daki bir diğer kurumlaşması da, Ahilik örgütü vasıtasıyla meydana gelmiştir. Daha önce görüldüğü gibi eski Mısır loncalarının devamı niteliğindeki İsmaili Fütüvve örgütü Türkler arasında Orta Asya'da yaygınlaşmış ve "Ahilik" adını almıştı. Anadolu'ya Yesevi dervişleri ve İsmaili Dai'leri ile birlikte gelen Ahiler, meslek örgütü mensubu olmaları nedeniyle kırsal alanlardan ziyade, şehirlere yerleştiler. Ahilik, bir meslek örgütü olmanın yanısıra, giriş-davranış töreleri ve sırları olan Batıni bir kuruluştur. Anadolu Ahilerinin örgütlü bir güç haline gelmelerini, Horasan erenlerinden olan Ahi Evren Veli sağlamıştır (31). Ahi Evren'in şeyhliği altında 13. yüzyıl başlarında Ankara'da yeniden yapılanan Ahilik teşkilatı kısa sürede tüm Selçuklu şehirlerine yayılmış ve Babailer İsyanı sırasında Batınilere elden gelen tüm yardımı yapmıştı. Ahiler, daha sonraki dönemlerde de kendilerine en yakın kişiler olarak Alevileri, Bektaşileri ve Mevlevileri gördüler. Osmanlı devletinin kuruluşunda Ahiler oldukça önemli bir rol oynadı. Bazı kaynaklar, devletin kurucusu olan Osman Gazi'nin, oğul Orhan Gazi'nin ve 3. sultan Birinci Murat'ın Ahi teşkilatı üyesi olduklarını belirtmektedir. Ancak Osmanlı devleti genişlemeye ve imparatorluğa dönüşmeye başlayınca sultanlar, kendilerinden önceki Türk yöneticilerinin yolunu seçmiş ve kitleleri yönetmekte yöneticilere çok daha fazla imkan sağlayan Sünni tarikatlara girmişlerdir.&lt;br /&gt;Ahilikte temel ilke, örgüte üye olanların kesin eşitliğidir. Üyelerin hepsi birbirinin kardeşidir. Ancak, aşama bakımından küçükten büyüğe doğru sonsuz bir saygı vardır. Ahiliğe girecek olanlarda belli nitelikler aranır. Üyelik için kişinin, örgüt bünyesinden birisi tarafından önerilmesi zorunludur. Küçültücü işlerle uğraşanlar, çevresinde iyi tanınmayanlar, örgüte kötü söz getirebileceği düşünülenler Ahi olamazlar. Örneğin insan öldürenler, hayvan öldürenler (kasaplar), hırsızlar, zina ettiği ispatlananlar örgüte katılamaz. Kasapların insan öldürenler ile aynı kategoriye konulması Batıni inançtan kaynaklanmaktadır.&lt;br /&gt;Örgüte giriş, diğer Batıni tarikatler gibi, özel bir tören ile olur. Törende adaya kuşak bağlanır ve tüm insanlara karşı sevgi dolu, saygılı olması, doğruluk ve yiğitlikten ayrılmaması öğütlenir. Üyelerden kesin bağlılık, sonsuz itaat ve ketumiyet istenir. Dinsizler örgüte kesin giremez ancak, sofuların da Ahiler arasında yeri yoktur. Ahilik'te de bilgi edinme, sabır, ruhun arındırılması, sadakat, dostluk, hoşgörü yasaklara uyma gibi vasıfların verildiği aşamalardan geçilir. Bu vasıflara sahip olmanın dışında Ahiliğin önde gelen altı ilkesi şunlardır:&lt;br /&gt;1-Elini açık tut,2- Sofranı açık tut,3- Kapını açık tut,4- Gözünü bağlı tut,5- Beline sahip ol,6- Diline sahip ol.&lt;br /&gt;Ahilik'te üç aşamalı ve 9 dereceli bir inisiasyon sistemi uygulanır. Birinci aşama olan Şeriat kapısında müride mesleki bilgiler, Kuran bilgisi, okuma yazma, Türkçe, matematik ile, örgütün anayasası niteliğinde olan Fütüvvename öğretilir. İkinci aşama olan Tarikat kapısında mesleki bilgi en üst düzeye ulaştırılır, tasavvuf bilgisi, müzik, Arapça ve Farsça üzerine eğitim yapılır. Bu aşamada mürid ayrıca askeri eğitim de alır. Şeyh mertebesine erişilen üçüncü aşama, Marifet kapısıdır. Bu aşamada müridden Tanrıya inanması, benliğini öldürmesi, ululara hizmet etmesi ve cehalet karşısında susması istenir. Ahilik anayasasına göre ancak bunların tamamlanmasından sonra Hakikate ulaşılması, insanın Kemale ermesi mümkün olur. Takipçisi olduğu Fütüvve gibi Ahilik de 9 dereceli bir sisteme dayanır. Her kapı üç dereceyi içerir. Bu dereceler şöyle sıralanır:&lt;br /&gt;1-Yiğit,2- Yamak,3- Çırak,4- Kalfa,5- Usta,6- Ahi,7-Halife,8- Şeyh,9- Şeyh ül Meşayıh.&lt;br /&gt;Ahiler yalnızca ekonomik bir örgütlenmeyi değil, Ortaçağ Avrupasının Şövalye Tariketleri gibi dini-askeri bir örgütlenmeyi de gerçekleştirmişlerdi. Örgüte kabul edilen müride, bir profesyonel asker kadar değilse bile, kendisini savunmayı bilecek kadar silah kullanma sanatı öğretiliyordu. Bu gelenek, Mısır'da ilk kurulan Fatimi Fütüvve örgütünden bu yana devam etmekteydi.&lt;br /&gt;Selçuklular döneminde, sultanların düzenli orduları dışında ülkedeki en güçlü silahlı örgüt, genç kalfa ve ustalardan oluşan Ahi müfrezeleriydi. Moğol istilaları sırasında sultan kuvvetlerinin yenilip kaçtığı sırada pekçok kenti Ahi müfrezeleri savunmuştu.&lt;br /&gt;Kendilerini paralı askerler vasıtasıyla koruyan beyler, emirler bile Ahilerden çekinirlerdi. Moğolların kesin zaferinden sonra, valilerin ve beylerin kentlerden kaçmaları üzerine, onların görevlerini de Ahiler yürütmüşlerdi. Bu dönemde, Selçukluların güçlü veziri Pervane dahi, Ahilerin gücü karşısında boyun eğmiştir.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;MEVLANA&lt;br /&gt;Varlığını ve ününü bir ölçüde Ahilerin destek ve yardımlarına borçlu olan, dönemin ünlü bir sufisi, Mevlana Celaleddin Rumi'dir (32). Celaleddin de diğer birçok Türk mutasavvıfı gibi Horasan'da doğdu ve Anadoluya göç etti. 1207'de Horasan'da doğdu, 1273'de Konya'da öldü. İlk derslerini, kendisine "bilginler sultanı" sıfatı layık görülen babası, ünlü mutasavvıf Bahaeddin Veled'den aldı.&lt;br /&gt;İkincisi hocası, babasından el almış olan Seyyid Burhaneddin Tırmızi oldu. Batini doktirin ile iç içe büyüyen Celeleddin, bir İsmaili Daisi ve Ahi yoldaşı olan Şems Tebrizi ile karşılaşınca, yavaş yavaş kendi ekolüyle ortaya çıktı (3).&lt;br /&gt;Celaleddin Rumi'nin en önemli özelliği, onun bugün dahi birçok mecliste anılmasını sağlayan, Batini doktrini şiirlerle anlatma yöntemidir. Şiirlerinin yer aldığı eseri Mesnevi'de Celaleddin Tanrı, insan, evren, ruh, sevgi, ölüm ve ölümsüzlük gibi konulara sıkça yer vermiştir (34).&lt;br /&gt;Mevlana Rumcayı çok iyi okuyup, yazabiliyordu. Eflatun'un tüm yapıtlarını kendi dilinde okudu. Ayrıca, Konya'daki Rum Ortodoks kilisesi rahipleriyle, Eflatun ve görüşleri üzerine pek çok tartışmada bulundu. Tasavvufun ve Batini inancın Yunan kökeni hakkında böylesine derinlemesine inceleme yapan Celaleddin, şiirlerinde tasavvuf sanatının doruğuna ulaştı:&lt;br /&gt;"Dalı öncesizliktedir aşkın, kökü sonrasızlıkta.Bu ululuk, şu akla, ahlaka yakışır değil.Yok ol, varlığından geç. Varlığın cinayettir.Aşk, doğru yolu buluştan başka birşey değildir"...(35)&lt;br /&gt;Celaleddin Tanrıya ulaşmak için insandaki en büyük gücün aşk olduğu fikrini daima savundu. Celaleddin'e göre varolan herşeyin kökeni aşktır. Bir bitki, bir hayvan da sevebilir. Ancak, hem bedeniyle, hem bilinciyle, hem düşüncesiyle, hem belleği ile sevebilen yegane varlık insandır. Aşk, ışıktır, nurdur, "Işk"tır. İşte aşkların en güzeli bu bilince ulaşıldığı zaman raks, tüm dünya ile aşkta birleşmek, onun evrensel dönüşüne ayak uydurmaktır. Semah sırasında ellerinin birinin gökyüzüne dönük, diğerinin yeryüzüne bakar durumda olması da, Tanrıdan aldığı aşkı tüm dünyaya sunmaktan başka birşey değildir.&lt;br /&gt;Ruh Tanrıdan fışkırmadır, ölümsüzdür. Gövdeden önce de vardı, gövdeden sonra da var olacaktır. Ruh ilk çıktığı kaynağa, Tanrıya dönmenin özlemi içindedir. "Ney"den çıkan ses, ruhun acı dolu, yakınmalı özlemini ifade eden sestir. Ölüm, gövdeyi meydana getiren elemanların çözülmesi, ruhun kurtulmasıdır.&lt;br /&gt;Dinler, içindeki çelişkiler ile Tanrısal varlıkla bağdaşmayacak kurumlardır. Mevlana hac için:&lt;br /&gt;"Ey Hacca gidenler, nereye böyle ?Tez gelin çöllerden döne döne,Aradığınız sevgili burada,Duvar bitişik komşunuz.Durun, gördünüzse suretsiz suretini onun,Hacı da sizsiniz, Kabe de, ev sahibi de" demekten kendini alamamıştır.&lt;br /&gt;Tanrı önsuz, sonsuzdur. Salt ışık, salt us, salt ruhtur. Mevlana için;&lt;br /&gt;"Hep odur var olan da, yok olan da.Odur kaynağı acının da, kıvancın da.Yok görecek göz sende, yoksa görürdün.Yalnız o var baştan aşağı senin varlığında"...&lt;br /&gt;Evren, Tanrının engin varlık alanıdır. Evreni yöneten sevgidir. Bu sevgiyi gönül gözü ile görebilen kişi kendini bilir, Tanrıyı bilir, "Hak ile hak olur". Onun dizeleriyle, "Ey Tanrıyı arayan, aradığın sensin"...&lt;br /&gt;Celaleddin Rumi, bütün insanların kardeşliğine inanırdı. O ünlü çağrısı,&lt;br /&gt;"Gel ne olursan ol, gel.İster Tanrı tanımaz, ister ateşe tapar.ister bin kez tövbeni bozmuş ol.Bizim dergahımız umutsuzluk dergahı değil,Gel ne olursan ol, gel",dizeleri kardeşlik inancının en güzel göstergesidir.&lt;br /&gt;Dünya tüm insanların barış içinde yaşamaları gereken bir yerdir. Bütün insanlar özdeştir. Önemli olan insanların, insanlığın tekamülüdür. Celaleddin'in bu düşüncesinin insanları nasıl etkilediği ölümünde de görülmüş ve eczanesine Mevlevilerin ve Ahilerin yanısıra, Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudiler de katılmıştır.&lt;br /&gt;Mevlana, kadına büyük değer vermekteydi. Fihi Ma Fih adlı eserinde, sofu Müslümanlara bu konuda ders verirken, "Sizler kadının kapanmasını istedikçe, herkesde ona görme isteğini kamçılamış olursunuz. Bir erkek gibi, bir kadının da yüreği iyiyse, sen hangi yasağı uygulasan da o iyilik yoluna gidecektir. Yüreği kötüyse, ne yaparsan yap, onun hiçbir şekilde etkileyemezsin.&lt;br /&gt;Kıskançlık denen şeyi bilme. Cahillerdir kadından üstün olduklarını sananlar. Cahiller kabadır. Sevgi ve güleryüz nedir bilmezler. Bunlar hayvani niteliklerdir. Ancak hayvan erkekler kadından üstündür. Seven erkek ise, kadınla eşittir" demektedir.&lt;br /&gt;Mevlana Celaleddin Rumi'nin Şemsettin Tebrizi ile karşılaşması hayatında bir dönüm noktası oldu. Bir İsmaili Daisi iken, Moğol istilası ile İsmailliler'in dağılması üzerine İran'dan ayrılan ve Anadolu'ya, Ahiler'in yanına gelen ve bir Ahi yoldaşı olan Tebrizi, Ahiler arasında kendi engin bilgisini paylaşabilecek nitelikte kimseyi bulamayınca, çoktandır ününü duyduğu Mevlana Celaleddin'in yanına Konya'ya gitti (36).&lt;br /&gt;Tebrizi'nin Batıni düşüncelerindeki berraklık ve, darkafalılığın her türlüsüne karşı çılgınca mücadele etme azmi Mevlana'yı etkilerken, Mevlana'nın Tanrı ve insan sevgisi de Tebrizi'yi aynı oranda etkiledi. Hakikatin gerçek sırrına erebilen insanların az bulunabildiği ortamda iki Kamil İnsanın biraraya gelmesi, yüzyıllar boyunca sürecek bir Batini ekolün de doğmasına yol açmıştı. Her ikisi de birbirlerinde kendilerini buldular. Karşısındakinin birer Tanrısal sevgili olduğunu gördüler. Ayrılmaz bir ikili oluşturmaları yobaz kafalarca maksatlı olarak yanlış yorumlandı. Yoğun dedikodular, üzerlerinde husumet bulutları toplanmasına neden oldu. Halkın tepkisinden korkan Tebrizi Konya'dan birkaç kez ayrıldıysa da, Mevlana'nın yoğun ısrarları üzerine geri dönmek zorunda kaldı. Terbizi'nin korktuğu sonunda başına geldi ve fesat çevrelerince doldurulan Mevlana'nın küçük oğlu, Tebrizi'yi öldürdü.&lt;br /&gt;Bu durum Mevlana'yı çok sarstı. Ancak bir süre sonra bir başka Kamil İnsanla, Ahi şeyhi Sadrettin ile karşılaşınca kendini toplayabildi. Sadrettin, Kamil İnsan mevkiine Ahilik'de ulaşmıştı. Terbizi gibi arkası zayıf birisi değildi. Selçuklu başkenti Konya Ahilerinin şeyhiydi. Selçuklu yönetimi dahi onun gücünden çekinirdi. Tebrizi hakkında çıkartılan dedikodular, Saddettin hakkında çıkartılanı adı. Celaleddin'in Sadrettin ile yakın dostluğu sayesinde bütün Ahi teşkilatı Mevlana'yı izledi ve ona uydu.&lt;br /&gt;Moğol istilaları döneminde,&lt;br /&gt;"Senin küfrüne karşı iman da neymiş?Zümrüdü Anka huzurunda bir sinek.At için eğer neyse, O'dur din için de iman,Ama neylesin atı, yolu Aşk olan" diyerek, gerçek gücün dinde değil halkın kendisinde olduğunu belirtti ve halka büyük moral kaynağı oldu.&lt;br /&gt;Mevlana'nın öğrencilerine "Kitap-el Esrar" (Sır Katipleri) denirdi. Bu öğrenciler arasında her kesimden Müslümanlar, Yahudiler, Hristiyanlar, Rumlar, İranlılar, Araplar, Ermeniler, Türkler bulunmaktaydı. O güne kadar, bu denli farklı din ve milletten insanları mürid edinen bir başka ekol olmamıştı. Mevlana'nın şiirleri ve söylevleri işte bu öğrencileri, sır katipleri tarafınan derlendi ve bugünlere ulaştırıldı.&lt;br /&gt;Mevlana'nın kendi tekkesi dışında en huzur bulduğu ortam, Sille'deki "Bilge Eflatun Manastırı'ydı. Ünlü sufi bu manastırda bazen haftalarca kalırdı.&lt;br /&gt;Celaleddin, kehanette bulunur gibi, "Tanrı tanığımdır, şiirlerim doğudan batıya tüm dünyayı dolaşacak. Tapınaklarda, şölenlerde, toplantılarda her dilden okunacak, söylenecek" demişti.&lt;br /&gt;Celaleddin'in ölümünden sonra büyük oğlu Sultan Veled, babasının ekolünü kurumlaştırdı. Tarikat üyelerine, Mevlana'nın yazım dili olarak kullandığı Farsça'da "Dönen" anlamına gelen Mevlevi denildi. Ancak, kullanılan dilin Farsça, öğretinin de zor kavranır olması nedeniyle Mevlevilik hep aydın çevrelerinde sınırlı kaldı ve halka inemedi.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;YUNUS EMRE&lt;br /&gt;Batıni doktrini halka kendi dilinde anlatan ve sevdiren, bu anlamda da Mevlana'nın gerçek varisi olduğu söylenebilecek kişi Yunus Emre oldu (37).&lt;br /&gt;Baba İlyas, Hacı Bektaşi Veli, Ahi Evren, Celaleddin Rumi ve Yunus Emre'nin aynı dönemin, aynı koşulların insanları olmaları tesadüf değildir. Nitekim daha sonraki yüzyıllarda, ana kaynak değişmemesine rağmen düşünce yapısı değiştiği için Türkler arasından bu denli etkili düşünürler çıkmamıştır.&lt;br /&gt;Hacı Bektaş'ın Baba İlyas'ı tanıdığı bilinmektedir. Yine Hacı Bektaş, Mevlanayı yüz yüze tanımamış olmasına rağmen düşüncelerini dikkatle izlemiştir. Bazı kaynaklar, Şemsettin Tebrizi'nin Konya'ya gitmeden önce bir süre Hacı Bektaş'ın yanında kaldığını ve onun bir müridi olduğunu öne sürmektedirler. Bu kaynaklara göre Tebrizi, Mevlana'nın düşüncelerini etkilemek üzere Hacı Bektaş tarafından görevlendirilmiş ve Konya'ya gönderilmiştir.&lt;br /&gt;Aynı dönemin bir diğeri dehası Yunus Emre de, Mevlana'nın ölümünden kısa bir süre önce Konya'ya gelmiş ve ondan ders almıştır. Yunus Emre;&lt;br /&gt;"Mevlana sohbetinde,Saz ile işaret oldu.Arif maniye daldı,Çünbiledür ferişte" derken, Celaleddin Rumi'nin derslerine katıldığını belirtmektedir.&lt;br /&gt;Ayrıca Yunus,&lt;br /&gt;"Mevlana hüdavendigar bize nazar kılalı,&lt;br /&gt;Anın görklü nazarı gönlümüz aynasıdır" diyerek, üstadına olan saygısını ve gönül birliğini dile getirmiştir.&lt;br /&gt;Yunus Emre 1245 yılında Ankara yakınlarındaki Sarıköy'de doğdu. Yunus Emre Horasan'da doğmamıştı ama doğduğu köyde yaşayanların hepsi, Horasan'dan göç eden, Yesevi tarikatına bağlı kişilerdi. Bazı kaynaklar bu köyün "Hacı İsmail Cemaati" olduğunu, dolayısıyla köylülerin Türkmen İsmailliler olduğunu öne sürmektedir. Yunus Emre'nin babasının ismi olarak yakıştırılan İsmail adı da, İsmaili inancına bir atıf olarak verilmiş olabilir (38).&lt;br /&gt;İsmaili olmasa dahi, Yesevi inançlarıyla büyüyen Yunus gençliğinde, tasavvuf ilmini öğrenmek amacıyla dönemin en ünlü sufi büyüğü Hacı Bektaş'ın yanına gitti. Ancak çok yaşlanmış olan Hacı Bektaş, Yunus'u, kendisi gibi bir Yesevi Babası ve Bektaşi olan "Baba Taptuk"un, diğer adıyla Taptuk Emre'nin yanına gönderdi.&lt;br /&gt;Baba Taptuk, Hacı Bektaş'ın halifesi Sarı Saltuk'tan el almıştır. Sarı Saltuk yandaşları ile birlikte, Dobruca'ya göç edince Anadolu'daki Bektaşi tekkelerinin şeyhliğine Barak Baba ve Taptuk Emre getirilmişlerdir. Taptuk'un yanında 30 yıl geçiren Yunus, Hakikat Kapısından aynı dergahta geçtiğini şöyle dile getirmektedir:&lt;br /&gt;"Vardığımız illere,Sol safa gönüllere,Baba Taptuk manasın,Saçtık Elhamdülillah.&lt;br /&gt;Taptuk'un tapısında,Kul olduk kapısındaYunus miskin çiğ idik,Pişdik Elhamdülillah"...&lt;br /&gt;Yunus'un büyüklüğü, diğer Bektaşi erenleri gibi şiirlerinde Türkçeyi kullanması ancak bunu son derece maharetle, halkın anlayacağı kadar basit bir dille gerçekleştirmesindedir. Yunus Emre, şiir dili kullanarak halka en derin felsefi konuları bile anlatabilmiş, felsefesinin yüzyıllar boyunca sevilmesini ve dilden dile söylenmesini sağlamış ve ayrıca, bu yolla ana dilinin, Türkçe'nin yok olup gitmesini engellemiştir. Onun şiiri Batini doktrinin Öztürkçe ile anlatımdır. Şiirleri ölümünden 70 yıl sonra derlenmiş ve "Divan" adı altında yayımlanmıştır. Ölümü konusunda bazı çelişkiler vardır. Kimileri onun doğal yoldan öldüğünü bildirirken, kimileri de, bir dini tartışma, hatta ayaklanma sırasında öldürüldüğünü iddia etmektedir.&lt;br /&gt;Yunus, Taptuk Emre'nin yanında dört kapıdan geçerek, Kamil bir İnsan haline geldi. Önce Şeriat kapısında tüm dinlerin içeriğini öğrendi. Yunus bunun, "Dört kitabın manasın, okudum hasıl ettim" şeklinde ifade eder.&lt;br /&gt;Mantık, felsefe, Yunan fizoloflarının yapıtları, Arapça ve Farsça, Taptuk tekkesinde öğrendiği diğer bilimlerdir. Yunus, devrinin mümkün olabilecek en iyi eğitimini almıştır. Onun, "ne elif okudum, ne cim" demesi. Batıni bilmin yanında zahiri olanlara değer vermemesinden kaynaklanmaktadır.&lt;br /&gt;Yunus için Aşk, ya da onun tercih ettiği deyimle "Işk" herşeydir. Tanrı Işk'tır, Doğa Işk'tır. İnsan Işk'tır. Yaşam ve ölüm, yokluk ve varlık hep Işk'ın eserleridir (39).&lt;br /&gt;"Kitap hod Işk kitabıdır,&lt;br /&gt;Bu okunan varak nedir?" diye gerçek kitabın Işk olduğuna, diğer tüm kutsal kitapların önemsizliğine dikkat çeken Yunus, Tanrıyı hem seven, hem sevilen, hem de sevginin (Işk'ın) kendisi olarak görmektedir. Ona göre, kendisi Işk olan Tanrı, aşık ve maşuk olması sıfatıyla tüm varlıkları, evreni ortaya çıkarmıştır. Bütün varlıklar gibi, insan benliği de Tanrısal aşkın yansımasıdır. Varoluş, ilahi aşkın dalga dalga yayılıp, genişlemesinden başka birşey değildir ve sürgit devam etmektedir. Nitekim Astronomlar, evrenin devamlı büyümekte olduğunu günümüz teknolojisi ile de doğrulamaktadır.&lt;br /&gt;Diğer sufiler gibi Yunus da, gerçek aşk sayesinde insanın giderek Tanrıya yaklaştığını ve sonuçta Tanrıyı kendi içinde bulacağını savunmaktadır. İnsan, Tanrıyı kendi içinde görmesi ile tekamül etmiş olur. Ruhun ölmezliğine inanan Yunus, şu çok ünlü dizeleriyle ruhun daima çıktığı ana kaynağa dönmesi çabası içinde olduğunu dile getirmiştir.&lt;br /&gt;"Işkın aldı benden beni,Bana seni gerek seni.Ben yanarım dünü günü,Bana seni gerek seni.&lt;br /&gt;Ne varlığa sevinirim,Ne yokluğa yerinirim.Işkın ile avunurum.Bana seni gerek seni.&lt;br /&gt;Işkın aşıklar öldürür,Işk denize daldırır.Tecelliyle doldurur.Bana seni gerek seni.&lt;br /&gt;Işkın şarabından içem,Mecnun olup dağa düşem,Sensin dün ü gün endişem.Bana seni gerek seni.&lt;br /&gt;Eğer beni öldüreler,Külüm göğe savuralar,Toprağın anda çağıra,Bana seni gerek seni.&lt;br /&gt;Yunus durur benim adım,Gün geçtikçe artar odum.İki cihanda maksudum,Bana seni gerek seni."&lt;br /&gt;İnsan-evren-Tanrı birliğine inanan ve var olanın yalnızca Tanrı olduğunu söyleyen Yunus, çeşitliliğin sadece görüntüden ibaret olduğunu, Tanrısal sudur neticesinde ortaya çıkan evren ile insan'ın yapılarının, ilkelerinin özdeşliğini belirtir. Bu düşünce Yunus Emre'nin şu dizelerinde dile gelmiştir:&lt;br /&gt;"Ay oldum aleme doğdum,Bulut oldum göğe yağdım,Yağmur olup yere yağdım,Nur oldum güneşe geldim "...&lt;br /&gt;"Nur olup güneşe (Işka) ulaşmak"... İşte Yunus'un da gerçek hedefi budur. Ölüm yoktur, yüce kaynağa dönüş vardır. Onun deyişi ile,&lt;br /&gt;"İkiliğe terk et,Birlik makamı tut.Canlar canın bulursun,Birlik içinde"...&lt;br /&gt;Yunus Emre, yetiştiği tekkenin öğretilerine uyarak, Tanrısal imanda üç derece kabul eder. Bunlardan ilki ve en alt dereceli olanı "İlm-el Yakin İman"dır. Akıl ve ilim yoluyla oluşur. Bu tür imanın yeri akıldır ve alimlerin imanı bu türdendir. İkinci derece iman, "Ayn-el Yakin İman"dır. Yeri kalptir. Hakikatin Nurunu henüz görmemiş olan dervişler bu tür imana sahiptir.&lt;br /&gt;Üçüncü ve en yüksek dereceli iman ise, "Hakk-el Yakin İman"dır. Ruhsal sezgi gücüyle elde edilir. Sadece Kamil İnsanlara has imandır. Dinin imanla hiç ilgisi yoktur, Yunus için. O:&lt;br /&gt;"Din ü millet sorar isen,Aşıklara din ne hacet.Aşık kişi harap olur,Işk bilmez din, diyanet" der.&lt;br /&gt;Yunus için dinsel ibadetler gereksizdir. Hatta, Tanrıya ulaşmayı engelledikleri için zararlıdır bile;&lt;br /&gt;Oruç, namaz, gusülü hac hicap aşıklara,Aşık ondan münehhez halis heves içinde.Ey aşıklar, ey aşıklar Işk mezhebi dindir bana,Gördü gözüm dost yüzünü, yas kamu düğündür bana.Oruç, namaz, zekat, hacc cürmü cinayettir,Fakir bundan azaddır, hassı heves içinde"...&lt;br /&gt;Yunus Emre, gerçeğin dinde veya onun kurallarında değil insanın kendini bilmesinde yattığını savunur. O,&lt;br /&gt;"İlim, ilim bilmektir,İlim kendin bilmektir.Sen kendini bilmez isen,Ya nice okumaktır" diyerek, özellikle Kuran hıfzedenlere çatmıştır. Yunus,&lt;br /&gt;"Dört kitabın manasın,Okudum hasıl ettim.Işka gelince gördüm,Bir uzun hece imiş" diyerek, tüm dinlerin Batıni doktrin karşısında ne denli zayıf olduklarına işaret etmiştir.&lt;br /&gt;Yunus Emre sadece bağnazlığa ve yobazlara karşı çıkmakla yetinmemiştir. O, Tanrı tanımazları da Batıni doktrini öğrenmeye davet etmiştir:&lt;br /&gt;"İnanmayan gel sineme,Dost adım söyle, çağır.Kefen donum pare kılıp,&lt;br /&gt;Toprağından duru gelem" diyen Yunus, beden yok olsa dahi ruhun her seferinde geri geleceğini, doğru yoldaysa bu geri gelişlerin her seferinde ruhun daha da arınmış olacağını belirtmiştir (40).&lt;br /&gt;Türk dilinin yanısıra, Türk şiir sanatı da, büyük ölçüde Alevi-Bektaşi ozanlar ile günümüze ulaşmıştır. Yunus ve Hacı Bektaş gibi devlerin yanısıra, onların ardılları niteliğinde olan Karacaoğlan, Pir Sultan Abdal gibi ozanların öz dillerine sıkıca sarılmaları sayesinde Türkçe günümüz Türkiye'sinin resmi dili olabilmiştir.&lt;br /&gt;Bu kısa hatırlatmadan sonra Anadolu Batıniliğinin gelişimini noktalayalım ve bu doktrinin batı dünyasındaki yansımalarına göz atalım.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Kaynakça&lt;br /&gt;1- Dursun Turan, "Din Bu" - Kaynak Yayınları - İstanbul 1991 Cilt 2 Sf. 125.2- SEVER Erol, "Yezidilik ve Yezidilerin Kökeni" - Berfin Yayınları - İstanbul 1993-Sf. 33.3- Dursun T. - ie- Cilt 2, Sf. 234- EYÜBOĞLU İsmet Zeki - "Tasavvuf - Tarikatlar - Mezhepler Tarihi" - Der Yayınları - İstanbul 1990 - Sf. 116.5-Eyüboğlu İ.Z.-ie-Sf. 130.6- Eyüboğlu Sebahattin - "Hayyam - Bütün Dörtlükler" - Cem Yayınevi - İstanbul 1991 -Sf. 73.7-Dursun T.-ie-Cilt 2. Sf. 17.8- URAZ Murat "Türk Mitolojisi" - Mitologya Yayınları İstanbul 1992 - Sf. 125.9- Uraz M. -ie- Sf. 298.10- Dursun T. -ie- Cilt 3 Sf. 101.11- ARSEL İlhan, - "Arap Milliyetçiliği ve Türkler" - İnkilap Yayınlan - İstanbul 1990 - Sf. 62.12- KÖPRÜLÜ Fuad - "Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar" Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları - Ankara 1984 - Sf. 13.13- ARSEL İ. -ie-Sf. 64.14- KÖPRÜLÜ F. -ie- Sf. 6.15- OCAK Mehmet Yaşar - "Babailer İsyanı" - Dergah Yayınları İstanbul 1980 Sf. 52.16- Eyüboğlu İ.Z. -ie- Sf. 277.17- Eyüboğlu İ.Z. -ie- Sf. 343.18- DİERL Anton Josef - "Anadolu Aleviliği" - Ant Yayınları İstanbul 1991 Sf. 39.19-Uraz M.-ie-Sf. 13.20- Çamuroğlu Reha - "Tarih, Heterodoksi ve Babailer" - Metis Yayınları İstanbul 1990-Sf. 153.21- Ocak M.Y. -ie-Sf. 133.22- BİRGE John Kingsley - "Bektaşilik Tarihi" - Ant Yayınları İstanbul 1991- Sf. 48.23- ZELYUT Rıza - "Öz Kaynaklarına Göre Alevilik" - Yön Yayıncılık - İstanbul 1992-Sf. 27.24- Dierl A.J. -ie- Sf. 83.25- Eyüboğlu İ.Z. -ie- Sf. 182. ;26-Birge J.K.-ie-Sf. 109.27- SEZGİN Abdülkadir - "Hacı Bektaş Veli ve Bektaşilik" Sezgin Neşriyat-İstanbul 1991 - Sf. 155.28-Birge J.K. -ie-Sf. 85.29- Birge J.K. -ie- Sf. 97.30- Şener Cemal - "Alevilik Olayı" - Yön Yayınları - İstanbul 1989 - Sf. 135.31- FİŞ Radi - "Bir Mutasavvıf, Bir Ahi Hümanisti, Celaleddin Rumi Mev-lana" - Yön Yayınları - İstanbul 1990 - Sf. 218.32- Eyüboğlu İ.Z. -ie- Sf. 24033- Dierl A.J. - ie- Sf. 47.34- Mevlana Celaleddin Rumi - "Mesnevi" - Devlet Kitapları İstanbul 1973.35- Fiş R. -ie- Sf. 85.36-Fiş R.-ie-Sf. 178.37- GÖLPINARLI Abdülbaki - "Yunus Emre" - Varlık Yayınları İstanbul 1971 Sf. 8.38- ERGÜVEN Abdullah Rıza - "Yunus Emre" 
