Tanıtım amaçlıdır, Lütfen yazarın kitabını satın alarak destek olunuz.
Çok sayıda –milyarlarca– insan, Türk diliyle konuştu ve konuşuyor. Karlı Yakutistan’dan Orta Avrupa’ya, Sibirya’dan sıcak Hindistan’a kadar. Hattâ, Afrika’da bile Türk dilinin çınladığı yerleşim yerleri vardır.
Türk dünyâsı, büyük ve olağanüstü. Bu dünyâ içinde en kalabalık olanlar ‘Türkler’. Onlar, dünyânın her köşesinde tanınan büyük bir ülkede, Türkiye’de yaşıyorlar. Kendi halkıyla, eski töreleriyle, yüksek ve emsâlsiz kültürüyle. Bu millet hakkında binlerce kitap ve makâle yazıldı.
Tamâmı birkaç yüz kişiden ibâret olan Tofalar hakkında ise, aksine, çok şey anlatamazsın. Onlar çok az tanınıyorlar. Issız ve sık Sibir taygasında, iki-üç köyde yaşıyorlar. Buna karşılık, en eski ve en temiz Türk dilini, belki, asıl Tofalar muhâfaza ettiler. Onların hayatları, yüzyıllarca, diğer kavimlerle hemen hemen hiç temas olmaksızın akıp gitti. Dillerini hiçbir şey kirletmedi.
Gerçekten de, Türk dünyâsı büyüktür... Çok muammâlı... Bu dünyâ, bir pırlanta gibi; onun her yüzü, her kenârı bir millet. Âzerbaycanlılar, Altaylılar, Balkarlar, Başkırlar, Gagauzlar, Kazaklar, Karaimler, Karaçaylılar, Kırgızlar, Kırım Tatarları, Kumuklar, Tatarlar, Tuvalılar, Türkmenler, Uygurlar, Özbekler, Hakaslar, Çuvaşlar, Şorlar, Yâkutlar; hepsini bir anda hatırlamak mümkün değil.
Türk dünyâsı onlarca halkı birleştiriyor; hepsi aynı kökten ve hepsi kendilerine özgüdürler. Farklı nüanslı sesleri ve mânâlarıyla, dilleri kendilerine özgü. Bâzan aynı kelime, farklı topluluklarda, tamâmiyle başka bir mânâya geliyor. Bu da normal! Çünkü, bunda Türk dilinin sonsuzluğu, onun hayret verici sâdeliği ve eskiliği bulunuyor.
Fakat her zaman böyle olmadı. Vaktiyle, çok eski zamanlarda, Türkler, herkesçe anlaşılan, tek bir dille konuşuyorlardı. Takrîben iki bin yıl önce, dilleri –sâdece kendilerinin anladıkları– lehçelere (diyalektlere) ayrılmaya başladı. Fakat, umûmî dil, uzun süre unutulmadı. Çok çok uzaklardan gelen tüccarların toplandıkları pazarlarda ve fuarlarda, eskiden olduğu gibi, onunla görüştüler.
Bu umûmî dil, edebiyat diline başlangıç verdi. Şâirler ve masalcılar / hikâyeciler, bütün Türk dünyâsının zevk alması için, her kelimeyi, eserlerinde iyice işlediler. Asker toplayan, vergi tahsil eden devlet memurları, hâlâ umûmî dili konuşuyorlardı... Bütün devletler, o sıralar, Türkçe konuşuyorlar ve yazıyorlardı!
Bir Türk milletini diğerinden ayıran şey, esas dil midir? “Türk dünyâsı” diye isimlendirilen o pırlantanın sırrı, dillerin çok çeşitliliğinde değil midir?
Heyhat! Her şey çok karmaşık, çok çetrefilli.
Görülüyor ki, yeryüzünde, bugün Türk olduklarını bile bilmeyen kavimler vardır. Bu husustan şüphe edilmiyor... Düşmanlar, onları esir aldılar ve ölümle tehdit ederek ana dilde konuşmayı yasakladılar. Böylece insanlar dillerini unuttular. Bunun netîcesi olarak da, atalarını ve eskiden olan her şeyi unuttular... Hâfızasız kavimler olarak kaldılar; kendileri, kendilerinin gerçek geçmişleri hakkında bilgi sâhibi olmadan yaşıyorlar.
Ne yazık ki, dünyâ târihinde hep böyle olageldi.
Onlar, bu insanlar, tabiî ki, eski zamanlardaki gibi, yüz olarak, atalarına benziyorlar (başka türlü olması mümkün değildi). Avusturyalılar ve Bavyeralılar, Bulgarlar ve Bosnalılar, Macarlar ve Litvanyalılar, Lehler ve Saksonlar, Sırplar ve Ukraynalılar, Çekler ve Hırvatlar, Burgundlar ve Katalonlar... tam böyledirler. Onların yarısından çoğu, mâvi gözlü, açık / sarı saçlıdırlar (eski Türkler gibi!) ve hiçbir şeyi hatırlamıyorlar. Bayağı şaşırtıcı.
Amerikalılar, İngilizler, Ermeniler, Gürcüler, İspanyollar, İtalyanlar arasında, akrabâ olduklarını unutan Türkler hiç de az değildir. Ve bilhassa İranlılar, Ruslar ve Fransızlar arasında. Onlar da eski Türklerin dış görünüşlerini pek güzel muhâfaza etmiş ve dahi her şeyi tamâmen unutmuşlardır.
Hüzünlü bir târih. Ne yazık ki, onu, asıl böyle yaptılar; hüzünlü, daha doğrusu, ayrıntısız, tam aydınlatılmamış.
Kazaklar (Ukraynalılar) bu hususta ayrılıyorlar; millet desen millet değil, kabile desen kabile değil. Anlayamazsın. Yerine bir masal uydurarak, onların da gerçek târihlerini gizliyorlar. Ukraynalıların, zamânın yol ayrımında bir yerde, sanki kayboldukları, işte böyle çıktı: Kendilerini Slav asıllı sayıyorlar; fakat, hâlâ ana dil Türkçe’yi unutmadılar. Bâzı Kazaçik köylerinde, eskiden olduğu gibi, asıl onunla konuşuyorlar (gavaryat: gutoryat, balakayut). Gerçekten, kurnazca bir şekilde, onu “ana” dil olarak değil, “ev” dili olarak isimlendiriyorlar.
Ben, uzun süre, Türk dünyâsının bu kadar az bilinmesinin sebebini anlamaya çalıştım. Bu, bir tesâdüf eseri miydi?.. Hiçbir dil, Türkçe gibi, bu kadar ayrıntıya, nüansa ve lehçeye (diyalekte) sâhip değildir: İnsanların kanları aynı, ataları aynı, târihleri aynı, fakat dilleri farklı ise, kendileri de farklı milletler oluyorlar. Niçin?
Cevâbı, asıl târihte, yüzyılların sisli derinliklerinde buldum. Kıpçaklar, veya Türklerin Eski Târihi kitâbı, hikâyenin başlangıcı. Onu, diğer iki kitap –Oğuzlar, veya Türklerin Ortaçağlar Târihi ve Türklerin Yeni Târihi– tâkip edecek.
Çev. Fahri UNAN
İÇİNDEKİLER
Giriş
Millet Nedir?
Niçin Böyle Konuşuyoruz?
Yüzyılların Kalın Perdesi
Sessiz Odada Yapılmış Keşif
Taşlar Neyi Anlatıyorlardı?
Altay’dan İlk Göç
Eski Altayı Nasıl Keşfettiler
Çam Bayramı
Eski Alday’daki Resimler
Bir Üstün Keşfi Nasıl Yaptılar?
İskitler –Esrârengiz Bir Halk mı?
Hediye Edici Tengri
Gök Tanrı
Türkler Hindistan’da
Türkler İran’da
Ünlü Han Erke
Bozkırdaki Yollar
Büyük Kavimler Göçü
Han Aktaş
İdil
Kafkas
Türkler ve Hristiyanlık
Avrupa Mâbedleri Üzerindeki Haç
Türkler ve Bizans
İmparator Konstantin’in İhâneti
Don Nehri İçin Savaş
Türkler Avrupa’da
Roma’nın İkiyüzlülüğü
Avrupa Altay’da Başladı
Attila – Türklerin Başbuğu
Bizanslı Prisk’in Gözleriyle Türkler
Birleşik Avrupa Ordusuyla Meydan Savaşı
Attila’nın Ölümü
Yeni Deşt-i Kıpçak
Ek
0 yorum:
Yorum Gönder